Eklenme Tarihi : 08.10.2010
Okunma Sayısı : 8053Yorum Sayısı : 64
Etiketler
AdemEFİLOĞLU
AdemEFİLOĞLU
tarafından eklendi
08.10.2010
Son Yazıları
Paylaş
SİTE BÖLÜMLERİ
Eski Bir Hikayeden Geçer Bu Şiir / Azat Ediyorum
Eski  Bir Hikayeden Geçer Bu Şiir / Azat  Ediyorum

Eski bir hikâyeden süzülür bu şiir tarihin tanıklık ettiği

Gönül  hücrelerimize satır satır ilişen

Bir  ucu Kays’ın  ilmiğinden geçer Leyla  suretinde

Bir  ucu İbrahim’in bıçağıdır  Mina’da  İsmail’in boğazında

Ve bir ucu Adem’in  kaburgası  kadar  yakındır Havva’ya…

 

Ben bir yıldıza tutulmuştum

Zühre’mi dersiniz  adına varsın olsun

Ne  önemi  varsa  bir  ad koymanın kaybolmuşluğa

Yıldızımı kaybettim şimdi onu arıyorum…

 

Karışmıştır  geceye  bütün gündüzlerim

Elimde parçalanmıştır haritam

Nereye dönsem bir Yusuf kuyusundan geçerim

Nasır tutan ayaklarım sürükler beni seraplara

Bir  derviş  edasında acıyı sineye çekerim…

 

Şiir  dediğin  tutkuysa , bir  içim  suysa

Umutsa  yarına  dair , şairin katığıysa işte..

Üç  kesik  feryat gönderiyorum bulutlanan gökyüzüne

Üç kesik  feryat  kaybettiğim  yıldızıma

Ömrüm  kadar  uzun  bir  korkudur bu tamı tamına…

 

 

///Bu hikâye de gözlerimde bulutlar kara ve dolu

Ve ay güneşe küsmüş, güneş karanlıklarla dolu///…

 

Sen  bir  yıldızdın, üç kelime tek heceydin

Bazen ellerimden kayıp giden tutamadığım

Ve  bazen tutmuş olsam da tutunamadığım…

 

Şiirleri sıraladığım yedi  tepe zindanlarının kuytusudur

Sana  hayallerimin yangınını bıraktığım ayak izlerimle

Geceye yalınayak meydan okuduğum kendimin duyduğu…

 

///Sabrı  katık etmedim desem yalan ömrüme

Ömür ki  yaşadım mı  diye  sorduğum kendi  kendime///…

 

İçimden  geçenleri yakıyorum

İmzamı attığım seccademde derviş sükût’u

Bin yıllık tarihin yasını tutmaktayım

Küçülmüş dünyamda artarken kalp ağrılarım

Bulana kadar yıldızlarımı inzivaya çekiliyorum…

 

Kabil’in taşına sorgusuzca uzatırken başımı

Habil’im devri saltanatı tek kalemde silen

Bir  Şebnem,bir  Leyla, ya da  bir  Sidre hatırına…

 

Anne rahminde umudu yenilenen ceninim

Yepyeni  yıldızları bulup işlediğim gök haritama

Şimdi  sorgusuzca  umuduna tutunuyorum

Ve  sakın unuttum  sanmayın

Kaybettiğim yıldızlarım

Sizi de azat ediyorum.

 

 

 

adem efiloğlu / bir garip ademoğlu

 

 

EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 10.01.2013 )

Bu hafta hep beraber değerli yöneticimiz kalem dostumuz hatta diğer bir tabirle “Adem babamızın” şiirinin satırları arasında gezineceğiz hep birlikte..Onun dünyasına girip, bu şiirin çıkış noktalarını beraberce yakalamaya çalışacağız..Ne kadar başarırım bilemiyorum..Serbest teknikle yazılmış, ustaca işlenmiş çok güzel bir şiir… Aynı zamanda genelde yazılmış olan şiirlerden farklı çok bir şiir bu… Konu biraz da satırlar arasına saklanmış durumda..Okuduğumuz ilk anda bu şiirin konusu “hasret,aşk,vatan… vs ” diyemiyoruz…Eski bir hikayeden süzülen bir şiir olduğuna dair şair ip ucu vermiş bize..Fakat birkaç tane eski hikaye diyebileceğimiz olgu var şiirin için de, bu farklı hikayelerin ortak çıkış noktasını yakalayabilirsek şiirin temayı da bulmuş olacağız zannederim…

Ya Allah Bismillah diyerek başlayalım bir garip ademoğlu şirini incelemeye…Bakalım Adem beyin şiiri yazarkenki düşünce noktasını ne kadar yakalamış olacağız..Sanırım bunun cevabını Adem bey sonrasında bizlere verecektir…




Eski bir hikâyeden süzülür bu şiir tarihin tanıklık ettiği

Gönül hücrelerimize satır satır ilişen

Bir ucu Kays’ın ilmiğinden geçer Leyla suretinde

Bir ucu İbrahim’in bıçağıdır Mina’da İsmail’in boğazında

Ve bir ucu Adem’in kaburgası kadar yakındır Havva’ya…

Vikingler diye bir çizgi film vardı çocukluğumuzda..Viki burnunu kaşır “buldum “diyerek ayaklarını havada iki kez birbirine tabanından vururdu…Bu bölümü kopyalayıp ayrıntısına girmek için sayfanın bu bölümüne yapıştırdığım anda “buldum” dedim bende Viki gibi zıplama kapasitemi yaklaşık 1 yıllık süreçte dizimde yaşadığım bir sakatlıkla kaybetmiş olsam da bulmak beni çok mutlu etti..Bulduğum
A Ş K’ tı …Şiir aşka tanıklık ediyordu..

Eski bir hikâyeden süzülür bu şiir tarihin tanıklık ettiği

Gönül hücrelerimize satır satır ilişen

Bir ucu Kays’ın ilmiğinden geçer Leyla suretinde



Evet Kays ile Leyla’nın aşkı hikayelerin biriydi sadece..Bu nasıl bir aşktı, dilerseniz beraberce hatırlayalım…Kays, kara kuru bir kız olan Leyla’ya tutulduktan sonra kendini aşk ülkesinde büyük bir yalnızlık ve o derece çokluk içinde bulur.Çöllerde yalnız başına geçirdiği zamanlar aslında sevgilisi ile dolu dolu yaşadığı zaman dilimlerine dönüşür.baktığı her yerde her şeyde Leyla’yı görür.

Aklın gönle olan teslimiyetidir aşk gönlün gıdasıdır. Aşkı tatmayan yahut inkâr eden bir gönlün çevresine veya diğer varlıklara karşı sevgi saygı merhamet hoşgörü gibi… erdemlerinin bulunduğu söylenemez.aşkın son noktası en olgun şekli ise mecnunluktur.Leyla, leyl kelimesinden türemiştir anlamı “gece” dir..Mecnun’un Leyla’sı geceler gibi kara gözlü aynı zamanda kara bahtlı bir kızmış..Leyla her ne kadar geceler kadar kara kaşlı, kara gözlü olsa da Kays, Mecnun’a dönüşürken Leyla’nın aşkının ateşiyle, aşkın nuruyla geceleri de nurlanmıştır, aydınlanmıştır..

Leyla ile Mecnun’un hikayesinde bildiğimiz gibi başlangıçta aşk vardı, sonra ayrılık doğdu;Bu aşk zaman içerisinde ilahi aşka , beden ötesi bir aşka dönüştü..Ve Mecnun gerçek aşka tutuldu bu dünyadan, geçici olandan vazgeçmeyi öğrendi yanına gelen aşkıyla yandığı Leyla’yı bile zaman geldi tanımadı.Oğlunun bu durumuna üzülen babası Mecnun'u Kâbe'ye götürür aşk illetinden kurtulsun diye. Ama Mecnun'un duası, 'beni aşktan kurtar' şeklinde değil, 'beni aşktan kurtarma' şeklinde olur. Ve artık o beşeri aşktan geçip İlahi aşka kavuşmuştu.

Bir ucu Kays’ın ilmiğinden geçer Leyla suretinde….Bizler ,Kays’ı öldüren kendinden geçiren dünya ile alakasını geçiren Leyla suretinde tanırız bazen aşkı

“Bir ucu İbrahim’in bıçağıdır Mina’da İsmail’in boğazında ”Evet aşkın bir diğer şekli bu mısrada anlatılmak istenen hikayede karşımıza çıkıyor..Burada Kuran-ı Kerim de izah edilen kurban olayına bakmak gerekir ki bu cümlenin manasına varmış olalım…

İbrahim oğluna; ‘Ey oğlum! Rüyamda gördüm ki; ben, seni Allah’a kurban ediyorum. Bak! Bu konuda sen ne düşünürsün? Dedi. Oğlu İsmail(AS) de ona; Babacığım! Sana ne emredildiyse onu yap! İnşallah beni sabredenlerden bulursun. Dedi.” (Saffat-102)

Oğlu İsmâil’den ummadığı güzel bir cevap alan Hz. İbrahim’in gönlü rahatladı. Her ikisi de Rablerine karşı tam bir teslimiyet göstermişlerdi. Ama bu defa şeytan İsmail’e gelerek ona vesvese vermeye ve babasını bu işten vazgeçirmeye davet ettiyse de buna muvaffak olamadı.
Rivayete göre şeytan İsmâil’e üç defa insan suretinde geldi ve ona vesvese vermeye çalıştı. Her gelişinde İsmail Aleyhisselam ona yerden topladığı küçük taşlarla onu oradan kovdu. İşte bugün Hacılarımızın Mina’da ki şeytan taşlama fiiliyatı buradan gelmektedir.
Bu hikâyede. Sadakat ve teslimiyetin en güzel örneğini görmekteyiz. .Hz. İbrahim’in (AS) Allah’a sadakat ve teslimiyetini, Hanımı Hacer’in Kocası İbrahim Aleyhisselam’a teslimiyetini ve sadakatini, İsmâil Aleyhisselam’ın babasına sadakat ve teslimiyetini, ama her üçünün de temelde Allah’a ve O’nun emrine olan sadakat ve teslimiyetini İlahi aşkı görüyoruz. Yani Aşk’ın ucu bu mısra ile de İlahi aşka bağlanmıştır…

“Ve bir ucu Âdem’in kaburgası kadar yakındır Havva’ya…”

Hz Âdem yaratılış icabı kendi cinsinden arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak istedi. Şüphesiz istediği kendi gibi bir insandı. Kendi gibi bir olan başka bir kalbi arzu ediyordu yanında. O’na arkadaş olacak olan ilgiyle, sevgiyle bağlı kalacağı, Cennet'te el ele, göz göze yürüye bileceği, Cennet'in güzelliklerini her daim paylaşacağı biri olmalıydı. Bu hisler ona verilmemiş olsaydı veyahut bu arzular yaratılışında bulunmasaydı, bunları ne hissederdi ne de düşünürdü.
Ve Allah, Havva'yı Hz Adem'in sol kaburga kemiğinden yarattı O sırada Hz Adem'i hafif bir uyku tuttu Bir müddet sonra uyandığında Hz Havva'yı gördü İlk anda şaşırdı, sonra çok sevindi O hep hissettiği sol yanına dair boşluğun Havva ile dolduğunu hissetti..Aşktı bu..Aşk, insanın var oluşandan, yok oluşuna kadar devam edecek zorunlu bir ihtiyaçtı. Kimse bunu inkâr edemezdi. İnsan için yaratılmış tutkunun,, arzunun, heyecanın ta kendisi ve en önemlisi de, ilki de Havva ile Adem'in aşkıydı. Bu aşk, diğer bütün duyguların da ilki anlamına geliyordu. Şairin anlattığı hikâyede şairimizin Âdem ile Havva aşkına da tanık ettiğini anlıyoruz.


“Ben bir yıldıza tutulmuştum

Zühre’mi dersiniz adına varsın olsun

Ne önemi varsa bir ad koymanın kaybolmuşluğa

Yıldızımı kaybettim şimdi onu arıyorum…”

Öncelikle şiiri daha iyi anlamak için Zühre yıldızının hikayesini beraberce okuyalım
“Rivayete göre; Hârût ve Mârût adında iki melek, insanların dünyadaki kötü hâllerini görüp Tanrı’ya yakarmışlar, Tanrı, “Onlara şehvet verdim; size de verseydim siz de onlar gibi olurdunuz” demiş ve onlara da şehvet verip yeryüzüne indirmiş. Gündüz dünyayı dolaşıp, gece olunca ism-i azam-ı okuyup göğe ağarlarmış. Derken, dünyada bir kadın sevmişler, kadın onlardan sürekli farklı farklı isteklerde bulunuyormuş. Hârût ve Mârût gün geçtikçe bu kadına daha çok bağlanmış. Bir gün kadın, ism-i azam-ı kendisine de öğretmeleri şartıyla onlara râm olacağını söylemiş. İsm-i Azam-ı öğrenen kadın, duayı okuyup göğe ağınca, Tanrı, ceza olarak Hârût ve Mârût’u bir kuyuya baş aşağı bırakmış. Ama büyücüler onları rahat bırakmamış, kuyunun ağzına gelip onlara büyü öğretmelerini istermiş. Kadını ise bir yıldız yapmış. İşte, Zühre yıldızı, bu kadınmış. Güneş ışınlarını tamamen aksettirecek beyazlıkta olduğu için çok parlak olup bazen güneş doğmadan önce, bazen güneş battıktan sonra görülebilir. Bu yüzden halk arasında Çoban yıldızı ya da Akşam yıldızı isimlerini almış.”

Türk mitolojisinde de bu, Kutup yıldızından sonra, en fazla önem kazanan bir yıldız olmuştu. Türklere göre bu yıldız, çok güzel bir kız idi. Batıdaki Venüs ve Zühre de, daima kadın güzelliğinin bir sembolü olmuşlardı. Zühre de aşkın bir simgesi olarak bu mısrada kullanılmıştır…
Mısraları bir arada değerlendirdiğimizde şairin de aşkı aradığını aşka tutulmak dileğinde kendini tıpkı bu hikâyelerde sözü edilen aşkın içinde bulmak gayesinde olduğunu fark ediyoruz…

“Karışmıştır geceye bütün gündüzlerim

Elimde parçalanmıştır haritam

Nereye dönsem bir Yusuf kuyusundan geçerim

Nasır tutan ayaklarım sürükler beni seraplara

Bir derviş edasında acıyı sineye çekerim…”



Şair “ellerimde parçalanmıştır haritam” derken aşka gidecek yolu bulamayışından şikâyetçidir.Yol ararken aşka, ihanetlerle karşılaşmıştır.Tıpkı Yusuf’un kardeşlerince ihanete uğrayıp kuyuya atıldığı gibi..Fakat uğradığı ihanetler acılar onun aşkı aramasına engel olamamıştır..Acıyı “dövene elsiz gerek/ sövene dilsiz gerek/ derviş gönülsüz gerek” dizelerinde tanımlanan derviş gibi sineye çekmeyi yeğ tutmuştur.

Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün Müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibariyle "muhtaç, fakir" anlamlarına gelir, Tasavvufi mana itibarı ile Allah fakiri, Allah'a Muhtaç olduğunu hisseden, Allah'ı talep edendir. Bu bağlamda şair aşka taliptir

“Şiir dediğin tutkuysa , bir içim suysa

Umutsa yarına dair , şairin katığıysa işte..

Üç kesik feryat gönderiyorum bulutlanan gökyüzüne

Üç kesik feryat kaybettiğim yıldızıma

Ömrüm kadar uzun bir korkudur bu tamı tamına…”


Burada öncelikle neden şiir yazarız sorusunun cevabını vermemiz gerekir diye düşünüyorum… Kendimden cevap vereyim; belki de pek çok arkadaşımız benim düşüncelerime katılacaktır. Anlatmak istediklerimizi anlatmaya kalkıştığımızda körler ve sağırlar senfonisine kendimizi anlatamayınca, duygularımızı biriktirip düşlerimizi paylaşmak istediğimizde, hayat sahneleri içerisindeki yerimizi yazmak istediğimizde, isyan için, düş görmeye devam için, paylaşmak için… Sebepleri çoğaltabiliriz…Yazıp kalemi kenara koyduğumuzda bir yudum sunun insana kattığı iç serinliğini hissetmez miyiz hepimiz? Evet dediğimiz gibi düşlerimiz, umutlarımız, beklentilerimiz, yenilgilerimizdir satırlar arasına düşürdüklerimiz..

Neden üç kesik feryat ..Bir değil, iki değil. Sanırım burada suyu üç yudumda içmek gibi, kapıyı üç kez çalmak gibi alışkınlıklarımız söz konusudur en iyisini şair bilir…Feryatlarımız aradığımızı bulamamak adına atılan çığlıklar değil mi, o aşkı yakalayamamak yaşanan med cezirin yansıması değil midir? Ömür kadar aramıştır içinde kaybolmak istediği aşkı şair..ya yaşadığı ömrü kadar bir zaman daha sürecekse aşkı arayışı …Gel de feryat etme…



“///Bu hikâye de gözlerimde bulutlar kara ve dolu

Ve ay güneşe küsmüş, güneş karanlıklarla dolu///…


Sen bir yıldızdın, üç kelime tek heceydin

Bazen ellerimden kayıp giden tutamadığım

Ve bazen tutmuş olsam da tutunamadığım…”



Umutsuzluğun rengiyle dolmuş şairin gözleri.güneşin aydınlığı ruhun düştüğü karanlığı aydınlatmaya yetmiyor..Aşk denilen üç harf, tek hece sözcük ruhun arzusuysa, ellerinden geçip gitmişse , tutamamışsa onu, yakalar gibi olup her defasında umutları tekrar tekrar maviliğini yitirmişse; şair gibi bizim de dünyamız karanlık bir bulutla çevrelenmez mi?




“Şiirleri sıraladığım yedi tepe zindanlarının kuytusudur

Sana hayallerimin yangınını bıraktığım ayak izlerimle

Geceye yalınayak meydan okuduğum kendimin duyduğu…”


Bazen elde edemediklerimiz, çaresizliklerimiz, beklentilerimizin elinin ayağının olmayışı, ya da ona ulaşacak dermansızlığımız bir zindan mahkumu kisvesine bürür bizleri, ayaklarımıza birer pranga geçmiştir,düşlerimiz topallıyordur..Umutlarımız yakıyordur yüreğimizi tükenen ömrün seyrinde bakarken..yangınlarımız gecenin karanlığında daha da üstümüze gelmez mi, daha bir yakmaz mı şair gibi içimizi …


“///Sabrı katık etmedim desem yalan ömrüme

Ömür ki yaşadım mı diye sorduğum kendi kendime///…”

“sabrın sonu selamettir” diye inanmazsak sabra tevekkül eder miydik? Akşam sabaha çıkmazsa karanlığa boyun eğer miydik? Kış bahara erişmeseydi, kuru dallara umutlarımızı yeşerir diye asar mıydık? Hep yaptık şairin de yaptığı gibi sabır dedik, geçer dedik acılarımıza… Sabredelim buluruz aradığımızı, beklediğimizi dedik… Karanlıklarımızın günün birinde tan vakitleri aydınlığına erişmesini bekledik..Ömrümüzden,yaşanmıştan saymadık içimizi yakan yaşamasaydık,olmasaydı dediğimiz anlarımızı…



“İçimden geçenleri yakıyorum

İmzamı attığım seccademde derviş sükût’u

Bin yıllık tarihin yasını tutmaktayım

Küçülmüş dünyamda artarken kalp ağrılarım

Bulana kadar yıldızlarımı inzivaya çekiliyorum…”


Dervişin biri, yine bir dervişler topluluğu içerisine gelip, selam vererek oturduktan sonra, topluluk gelen dervişe
"Merhaba!!" yerine
"Aşk olsun!!" dermiş...
Derviş de "Aşkınız cemal olsun Efendim!!" diye mukabele edermiş...
Bu sefer topluluk "Cemaliniz nur olsun!!"
Dediğinde, derviş "Nurunuz ayn olsun!!"
Dermiş ve böylece selamlaşma bitermiş

Tasavvufta aşk o derece içselleştirilmiş, o derece özümsenmiş ki Selamlaşma bile aşk üzerine kurulmuş... Sonrasında her biri kendi sükûtunda, aşk âleminde tefekküre dalarmış
Evet; hiçbir söz, sükût ve amel kadar tesirli olamaz. Kalbe sözden çok sükûttan manalar akar. İnsan evrendeki sükûtu anlayabilseydi, kim bilir belki de söz olmayacaktı... İnsanlar sükûtun dilinden anlayacak, derin ve manalı bakışlarla konuşacaklardı ve ses, sükûtun heybetini bozamayacaktı. Üzerinde tefekküre daldığı seccadesi üzerinde aşka teslimiyet değil midir dervişin sükûtu..

Bin yıllık bir tarih penceresinden baktığımızda aşkı gün be gün yitirdiğimizi görürüz… Dünya küçüldü artık teknolojik imkânlarla, yollarla, uçaklarla, bilişim teknolojisi ile… Dünya küçülürken aşka dair duygularda maalesef küçüldü.Artık aşk değil, madde yaşamın ön planına gelip yerleşti..küçülme manen de yaşanır oldu maalesef …Bunun sancısındadır şair..yitirdiklerine yanmaktadır tüm gönlüyle yitirilen aşka… Bu aşk maneviyattan beslenen aşktır..Beşerin büyük kısmı bu aşkın arayışında yaşayışındaydı bir zamanlar ya şimdi….
Şair arayacaktır aramaya devam edecektir o eskinin nezih,maneviyattan beslenen sükuti aşklarını bulana kadar, adını aşk koyduğu yıldızlarını kuytularına saklayacaktır…


“Kabil’in taşına sorgusuzca uzatırken başımı

Habil’im devri saltanatı tek kalemde silen

Bir Şebnem, bir Leyla, ya da bir Sidre hatırına…”


“Aşk budur işte” dedirten dizeler ,dövene elsiz sövene dilsiz….Dilerseniz beraberce hatırlayalım yeryüzünün bu ilk cinayetini..Habil’in neden sorgusuzca ilahi aşka teslimiyetle, kardeşi Kabil’in elindeki taşa sorgusuzca başını uzatışını..Kuran-ı Kerimde açıklandığı üzere;
Habil: "....Eğer sen, beni öldürmek için elini kaldırsan bile, ben seni öldürmek için elimi kaldıracak değilim.. Çünkü ben Rabbu'l-Âlemîn olan Allah'tan korkarım...." Maide-47

Habil ile Kabil

Kıyamete kadar, kişi, millet ve ülkelerce o ilk yaşanan sahneler tekrarlanacak..
Kabiller kaybedecek, Habiller kazanacak
İnsanaysa seçmek kalacak duruşunu:
Kabil mi?
Habil mi?
Hayır mı?
Şer mi?

Kıyamete kadar o ilk yaşanan sahneler hep tekrarlanacak. Şairin dediği gibi ya tek kalemde Kabil’in karanlığını insanoğlu tek kalemde silecek ve aşkın aydınlığına tutulacak, ya da karanlığa giden yolu seçecektir…

Şair aşkı seçmiştir… dilemiştir aşka taliptir gül içinde biriken bir damla su olan şebnem hatırına, Leyla’nın ilahi aşka yol olan aşkı hatırına,ya da aşkla ikiye bölünen cennet sınırı sidre ağacı hatırına; dileğinin kabulünü istemektedir şair…

Sidret ul münteha yedinci kat gökte olduğu bilinen Hz Muhammed’in (SAV) miraç’ta ulaştığı en son makam olmakla beraber, bir de sidre ağacı olarak anılan Arabistan da yetişen bir kiraz ağacı cinsi vardır.. Bu ağaç bir gece zifiri karanlıkta at sırtında giden peygamberimizin (SAV) önüne çıkmıştı..Peygamberimiz (SAV) nerede ise zifiri karanlıkta o ağaca çarptı çarpacak, o koca ağaç peygambere saygısından koca gövdesini ikiye ayırarak ona yol açıyordu yerlere seriliyordu..Daha sonraları peygamberimizin (SAV) duaları ile bu sevgi aşk sembolü ağaç yüzyıllarca bu şekilde ömrüne devam edecekti…Aşkın sembolü olan bu ağaç hatırına da şairin dilediği gibi aşk dilenemez miydi?


“Yürek,
Gönlün latifliğinde bir dilek ağacı
Mirac, Sevgiliye giden bir merdiven...
Durak,
Sidretu'l Münteha'nın gölgesi
Varlıklara nazar eden son sınır ağacı...
Aşk,
Perdeler ötesinden nurdan elbiseler eşliğinde
Bakın hediyelerle geliyor 'O' ...”(internetten alıntı)


“Anne rahminde umudu yenilenen ceninim

Yepyeni yıldızları bulup işlediğim gök haritama

Şimdi sorgusuzca umuduna tutunuyorum

Ve sakın unuttum sanmayın

Kaybettiğim yıldızlarım

Sizi de azat ediyorum.”


Evet şiirin son kısmında yeniden doğuşa hazır bir şairin varlığını görüyoruz, umutsuzluklarla dolu da olsa aşkın yolu, heybesinde duaları, dilekleri ile, yeni ümitlerle nakşettiği yıldızları vardır artık şairin gök haritasında…Felek belki de yeniden özlediği yıldızlarla bezenecektir..Umut var oldukça, aşka giden kapının bir gün açılacağını düşünmekten vazgeçmeyecektir şair…Umutlardan bir iple tutunmuşken tüm yüreği ile aşka, kaybettiği yıldızları kendi zamanlarının güzelliğinde okumaya, onları kendi yerinde görmeye kabullenmeye de hazırdır…

Derin bir şiirdi ..Çok daha fazla derinlere de inilebilirdi…Zorlanmadım dersem yalan söylemiş olurum..Ancak keyifliydi, öğreticiydi, aşka dair hasret konusunda uyarıcıydı…Şairle beraber dualadım kendimi de “Bir Şebnem, bir Leyla, ya da bir Sidre hatırına…”aşk dedim beni de bul…Ne gariptir ademoğlu yanmak diler,ateşe pervane misali tutkundur..yandıkça kendini bulur…

Çok değerli yöneticimiz, tanıdığım güzel insanlardan biri olan aşk adamı Adem beyin bu şiirini kendimce yorumlamaya çalıştım…Dilerim başarabilmişimdir..O Derinliğin ancak kıyısı belki inebildiğim nokta…Bunu da bize,kritikteki başarım nispetinde Adem bey teyit edecektir..Değerli kalem dostumuzun “Adem Babamızın” başarılarının devamını diler,haftaya bir başka şiirde buluşmak dileği ile tüm sen de yaz ailesine sevgilerimi selamlarımı sunarım….
Esen Kalın….

Perihan TUNÇOK KILIÇ
ESMİZE
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Eski Bir Hikayeden Geçer Bu Şiir / Azat Ediyorum başlıklı yazı AdemEFİLOĞLU tarafından 08.10.2010 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
Bu sayfadaki tüm yazı ve içerikler AdemEFİLOĞLU sorumluluğundadır. AdemEFİLOĞLU hakkında bilgi ve yazılarına ulaşabilirsiniz.
Yukarı/
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.