Eklenme Tarihi : 11.11.2017
Okunma Sayısı : 227Yorum Sayısı : 5
Etiketler
Y. GÜLÜM
Y. GÜLÜM
tarafından eklendi
11.11.2017
Günün Yazısı

Bu Yazı 12.11.2017 tarihinde
GÜNÜN YAZISI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Paylaş
SİTE BÖLÜMLERİ
Paradigma...
Paradigma...


 

Gönül gözümde anlık bir tufan,

Demediklerime mal etmediğim ıslak yangın.

Mahşer öncesi kelamda saklı aslında

Dirlik, düzen bir de sönmeyecek

Meşalesi aşkın.

 

Rabıtası yorgun bir telaffuz,

Kaygıları da çıkmışken arş-ı alaya

Sinemde koyu geceye yataklık yaptığım da tek kanıtı

Yanına çentik attığım her vazgeçiş:

Önce kendimden geçmişim de geçemediğim yollarda

Peşine düştüğüm metruk geçmişim.

Ne asılsız ne de soysuz;

Ne yalan ne de lafı doladığım kapanmaz yaram.

 

Sicilimde yetim bir günce:

İç güveysinden hallice ne ise biriktirdiğim,

Seyyahı şu yorgun kelamın hele ki bir de

Tetikledi mi sair gece yine inhisarında

Babadan miras solgun yürekli o diri lehçe:

Nasıl bir ihlal?

Nasıl bir soykırım?

 

Ya, sen kayıp zaman?

Ya, sen masumiyetin bekçisi

Başımın belası sessiz sevdam?

 

Umarları yığmaksa yüreğin sükûtuna sonra da depreşen sessizliği soluksuz içmekse…

 

Zamanın menfi müspet açılımı: bazen bir kuyunun açık yüzünde bazense akça pakça bir hatun tadındaysa kaderin seyri.

 

Tutuklu kaldığım sanrısıyla kuşatıldığım haddinden fazla bir ağırlık ve zamansız gidip gelişlerin döngü mahiyetinde bana kattıkları ama daha çok da çaldıkları.

 

Tufanlar da zamansız belki de mecalsizim çoğu insan gibi ve keşke kayıtsız olabilseydim de ama onlara benzeme kaygım olmadığı gibi kendimden de bıkkınım ve üreyen her yeni gün, ölen hangi hücremse beyan etmek istiyorum: Önce duyguların karnaval bellediği heybetli susuşlar sonra da zakkum çiçeklerine özenen sevgi bahçem ki çok bayat bir cümle kurduğumun da farkındayım lakin bitimsiz olduğu kadar eksilenlere de rahmet okuyup yeni mecralar bulmalıyım… Buldurmalıyım da ya da…

 

Kambersiz düğün misali, sevdiceğim hangi cümle ise ısıtan içimi ve hangi katman ise yine içinde evrildiğim sonra kâinat kutsandıkça her şafakta… Israrcı olmalıyım belki de ya da mütevazı kimliğimden taviz verip cazgır bir hükümle, kayıtlarını ifşa etmeliyim hüzün tefrikamın.

 

Zaman mahkûmu ama asla zaman fakiri olmadığım hele ki yaşsız varlığımı da altın tepside sunduğum ama sunulana hürmet etmeyip daha çok istediğim.

 

Bir veryansın mı?

 

Belki de.

 

Bir eksiliş mi?

 

Büyük ihtimalle.

 

Peki, ne mi istiyorum?

 

Aslında hiçbir şey ya da her şeyi içselleştirip varlığımı da hikmet bilip, bir pervazda konakladığım yetmezmiş gibi az evvel yavrusunu gagasıyla besleyen o anne serçe gibi kaygılı olma gerekçem. Tahammülsüz değil asla ama çok da hicap yüklü hele ki zanların metazori akımına tanık olup duraksadığım her satır başında, yâd ettiğim dün iken kalıbıma sığamadığım ve teğet geçen an iken yine yarına pelesenk… İşin aslı, üç bilinmeyenli bir denklem üstelik tek sabit veri ben olma ihtimalimi de yadsıdığım zira değişken bir kimliğin neresi sabit bir gösterge olabilir ki sonra da içinden çıkamadığım o kaosu baş tacı belleyip her yazıma ana fikir yüklediğim belki de babayiğit bir şiiri aşk belleyip tasavvur etmeyi bırakınız dünde takılı benliğin hayal-i sukuta uğrayan o cebelleşen minvali.

 

Örülü kimlikler ama örtüsü sadece hidayet.

 

Karmaşaların hükmünde de pervaz belleyip bir ara durağı sonlandırma gayretindense kısa molalarla montajlamak yine hayatı.

 

Ritmi kayıp aslında çoğu şeyin aslında peyder pey azalıp çoğalıyoruz sonra da asılı kaldığımız yetmezmiş gibi ikilem yüklü kimliklerimizi güncelleme gayretiyle sığınıyoruz: Önce birilerine sonra hiçliğin meşakkatli kollarına ve derken kendi kollarımızla boğuyoruz ömürlük mutluluk arayışımızı. Soyutlandığımız kadar soyutladığımız ki somut veriler sunma gayretine yenilip mağrur bir eda ile nüksediyoruz ansızın ve sızıların bitimsiz coşkusunu teyelliyoruz ara duraklarda nakşeden bir örtü kadar kapalı kimliklerimizi farklı farklı sunumlarla içselleştirip, biz bile inanırken kendi yalanlarımıza.

 

Sonra ne mi oluyor?

 

Kuytuda gergin bir yay ve sırdaş bir ok yine yüreğimizi hedef alıp aslında evreni bölerken tam da ortadan, bir elma misali belki de aradığımız o ruh ikizine peşkeş çekiyoruz acılarımızı üstelik bilip bilmeden içimizin coğrafyasına ektiğimiz tohumlarla üstelik sulamadan, peyda olacağını beklediğimiz umutlar ve asla gerçekleşmeyeceğini ummadan sadece yarılıyoruz yolu üstelik yaralanıp ama sevmeden de sevilmeyi bekliyoruz o metazori tınıda ve kayıtlar düşüyoruz günbegün.

 

Sınırların ihlal edildiği bir paradigma öyküsü belki de öykünmekle yetinmeyip kurgulama ihtimalini de göz ardı edemediğimiz.

 

Çürükleri de bir torbaya doldurup… inceden kalına bir nota aslında hezeyan yüklü derken not alıp da defterini dürdüğümüz bir yankıya meyyal için sessiz coşkusu. Kıvrımlar nakşeden, gönüllerde buse tadında ve harcandıkça gün ve gün.

 

Edimler belli ki bir reçete yine doğurgan kinin nefrete bulanmış yüzü.

 

Katsayılar da birer rabıta her rakımı çap; her yüreği kendimiz gibi bellediğimiz ve sayısız açılım gün bazında.

 

Korudukça.

 

Kardıkça.

 

Kösteklendikçe.

 

Ne çok yanılgı ne çok badire ve hiçliğin tok sesinde aç bir kurt uluyan.

 

Bizler ki evrenin asılı sahipleri; bizler ki sahipsizliğimize lime lime sükûtu derlediğimiz sonra derleyip toplayıp kırıkları bir göle nazire eden kuytu ve usullarda acılarımızı dindirmek adına.

 

Yoksul sevdalarda tırtıl benzeri nameler.

 

Yoksun yüreklerde çağ atlayan deyişler.

 

Ömür kadar noksan bir de kayıtsız kalmakla kendimizi ödüllendirdiğimize kani lakin yüce Yaratıcıyı kandıramadığımız.

 

Bir dolduruş babında hani olur da azıcı dudak payı kalır bardağın kenarında; hani olur da sırıtık bir yürek sesine nakşeder evren üstelik satılmış imge tadında hikâyeler derlerken bir o kadar içten pazarlıklı deyişler tüketip de demediklerimize hemhal.

 

Koyu çok koyu göğün rengi.

 

Açık olansa bakir bir ruhu biçen fırtınada hazır ola geçen üç beş beyhude sancı.

 

Kanıksadıkça ritüel bellediğimiz onca hayal kırıklığı…

 

Hayal kurdukça yaftalanmayı meziyet bildiğimiz bir tebessümden çıkıp da yola, el yordamı yönümüzü tayin ettiğimiz üstelik buhranlar yüklenmiş şimşeklerde tozutan insan ırkına da gönderme yapan şeytanvari bir kuple tadında ve her ne kadar rencide edilsek de reservesi yine gökte asılı hatta benlikte tapulu.

 

Zamandan da yorgun aslında zamansız vazgeçişlerin mealine dair bir şifre yine hicvi yürekte; sunumu ruhta bir de o derin iç çekişler…

 

Meziyetlerin sonu vurduğu, aşkın istilasında nazenin bir çiçekte biriken polen dolusu imgeler hele ki yok mu o yok mu aşkın fıtratına gizlenen teamülde bir de kaygan asfaltlarda düşüşe geçen sevda masalları…

 

İmrendiğiniz kadar imrendin o zaman ve kanıksamakla paylamak arasında gidip gelen o sarkacı da varsın ihlal etsin evren.

 

Dökümünde mi sebebiyet veren yüzsüzlüğünde mi saklı yoksa aşk?

 

Ve her nadide yüreği kutsayan evrenin salkım söğüt o durağan gel-git yüklü ikilemleri yok mu…

 

Beyhude olduğunu bilseniz de.

 

Bilinmese de yüreğin iksiri ve ruhun teberrüzünde nakşeden o sancı…

 

Sadece haykırın ama duyulmasına da izin vermeden.

 

Nasıl mı olacak?

 

Siz sevin gerisi Allah kerim.

 

Gerisin geri kaçışan haytalarını sağın solun kale almadan sevindirin üç beş yetimi hem belli mi olur yetim başınıza uzanır da dokunur evrenin naşında saklı o masumiyet yüklü hutbeler ve aklanırken yürek her ne kadar bir ömür ihlal edilmiş olsa da.

 

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Paradigma... başlıklı yazı Y. GÜLÜM tarafından 11.11.2017 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
Bu sayfadaki tüm yazı ve içerikler Y. GÜLÜM sorumluluğundadır. Y. GÜLÜM hakkında bilgi ve yazılarına ulaşabilirsiniz.
Yukarı/
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.