Eklenme Tarihi : 07.11.2018
Okunma Sayısı : 59Yorum Sayısı : 1
Etiketler
Y. GÜLÜM
Y. GÜLÜM
tarafından eklendi
07.11.2018
Son Yazıları
Paylaş
SİTE BÖLÜMLERİ
İnsanlığa Mektup...




Kükreyen iç sesin yalnız ve ölçüsüz hüznünde, anlatmaktan yorgun düştüklerimiz…

 

Yol yakın ya da uzak belki de anlam atfettiğimiz anlamsızlığın iç bükey acıları.

 

Zaman kirli bir tabaka bırakıyor her gidişinin ardından ve sadece hayata ve zamana yükleniyoruz.

 

Hangi gölgeyi sahiplenebilir ki insan ve büyüklerimizin hep dediği gibi: insan eti ağırdır.

 

Boyutsuz bir maruzat:

 

Neden?

 

Neyden ileri geldiğini bilmediğimiz geniş ölçekli bir nefret dalgası ve huzursuz bünyeler.

 

Korunaklı olsa keşke her birimizin dünyası ve koruyucu imgeler gibi her gün başı yaptığımızda korunsak… elbette tek sahibimiz sadece O ve ilk koruyucumuz O iken…

 

Elbette dinleyip asla şikâyet etmeyen ve bizden elini çekmeyen de…

 

Göçük ertesi varlığın iz düşümü şekil A’da yordadığım; şekil B’de sebep-sonuç ilişkisi aradığım ve şekil C’de olduğu gibi hiçliğin resmi.

 

Bir resim.

 

Bir miat.

 

Bir milat.

 

Bir çöküş.

 

Anlaşılma güdüsünden arda kalan yine o mahcup ve mazlum fıtrat.

 

Sebepli sebepsiz sevmek için at koştururken kimi insan… ve arda kalan diğer çoğunluk?

 

Adı üstünde: tekil varlığımız ve üçüncü çoğul şahısların bizden götürdükleri.

 

Detaylar boğarken insanı ve genelinde resmin hala eksik kalan parçalar.

 

Bir anne yüreğinde nasıl konuşlu ise yine aynı beklenti ile hizmet verdiğimiz sevginin geri dönüşümü yok iken.

 

Yine de sevgiyi maruzat belleyip sığınmak sadece sığamamak yere göğe ve tepkisizliğin iz düşümünde yüksek voltajlı bir akım.

 

Varlığın yoklukla kıyası.

 

Varlığın hiçliğe tekabül ettiği aslında her birimiz eşit ve yalın iken genel kabul görmüş kurallar çerçevesinde her nedense kendimizi üstün görmek diğerlerinden.

 

Diğerleri… bazal metabolizmanın çalışma hızına ivme kazandıran hüznün sebebiyet verdiği dışlanmışlık hissi oysaki sevdiklerimiz iken bize yetmesi gereken ve bizim yetemediğimiz inancı ile yaşanan tükenmişlik sendromu.

 

Sayısız teori.

 

Psikolojik düzlemde: kaygı-durum bozukluğu.

 

Sosyolojik anlamda soyutlanma gerçeği.

 

Ve dini bütün bir insan tarafınca anlaşılmak istemi ile Yaratandan dolayı yaratılmış tüm canlıları sevme ihtiyacı.

 

Sevmek mi bir ihtiyaç yoksa sevilip el üstünde tutulmak mı?

 

Elbette günümüz dünyasında hangi paradoks bunu gerçeğe dönüştürebilir ki?

 

Sevmek… boyutsuz bir farkındalık.

 

Sevilme ihtiyacı… göreceli bir yoksunluk ve asla emin olamadığımız.

 

Bir gök gürültüsünden korkup yağmurdan kaçmak gibi sevmek ve yaşama sevinci ve her şeyi çürüten tek bir teori: ölüm gerçeği.

 

Ansızın hâsıl olan bu kaygı düzeyi ne kadar yüksek bir eşikte kişiye yansıyor ve kişi de bunu yansıtıyorsa görünen o ki; siz çoktan mutlu olma hakkını yitirdiniz.

 

Soluduğumuz havadaki ölüm denen neşriyatın eşliğinde ölmekten mi korkmak en kötüsü sevdiğimiz insanları kaybetme korkusu mu ağır basan?

 

Hele ki ölümle yüzleşmişseniz.

 

Belki de sevgisizlik yine mahkûm kılındığımız ölüm kadar can yakan.

 

Hangi gölgedir aşkı reşit kılan?

 

Hangi yürektir sadece kendisi için atan?

 

Atıp tuttuklarımız ve alttan alıp sustuklarımız.

 

Caydırıcı bir etmek yine yaşama sevincinize kök söktüren.

 

Ölümü düşünmek en azından bunu gerçek manada yaşamak ve yaşama ihtimalini yüreğinin kuytularında barındırmak.

 

Çok yaşa!

 

Mademki hapşırdık ve önerilen bu… ya iç sesiniz size çabuk öl, diyorsa.

 

Bu da yetmezmiş gibi sevdikleriniz iken yokluklarını aklınıza bile getirmek istemediğiniz…

 

Genelde bir çöküş.

 

Mücadele.

 

Yaftalan kimliğiniz üstelik belirsiz bir istikamette siz sevgi gibi muteber bir duyguyu dillendirirken aşka hizmet eden evrenin bekçilerine karşı gelip nefreti soluyorsa çoğunluk.

 

Gerekli gereksiz koşuşturduğunuz ve bile bile lades dediğiniz.

 

Sabır ve metanet.

 

Akabinde gününüzü bile güzel değerlendirip beterinden korunmak adına dualarınızı eksik etmediğiniz.

 

Kaybolmuşluğun faturası da sadece size kesiliyorsa oysaki siz hiçbir şeyinizi ve vasfınızı kaybetmemişken.

 

Makamlarca şarkı.

 

Şarkılarca çalınan hüzün.

 

Hüzün tarafından tırtıklanan benliğiniz.

 

Benliğiniz yüzünden çıkmaza girdiğiniz.

 

Aslında çıkmazın ölçüt olduğu bir yörüngede kaybolmayı son sürat becerirken…

 

Kelam ya da kimlik; sevgi ve hoş görü ve özeliniz.

 

Bazen bir alışkanlık bazen bir rutin bazense gözünüz görmeden hiçbir şeyi sadece umuda yolculuk yaparken…

 

Umudun diğer adı mı?

 

Yarına bir isim koyarsak belki…

 

İsmi olmayan bir duyguya rast gelip aslında kendimizi tanımlarken.

 

Kendimiz başkaları tarafından tanımlanırken…

 

Ama en önemlisi değil mi insanın kendini bilmesi ve yine Yaradan nezdinde bilinmesi.

 

Saydamsanız.

 

Saygılıysanız.

 

Zararsız bir fani iseniz…

 

Ve tüm zararınız kendinize sadece bir şarkıyı mırıldanmak iken en büyük isteğiniz hatta ve hatta basit bir nakarat sadece sizin ve O’nun arasında…

 

Sanırım adına yaşama sevinci diyorlar üstelik defalarca çalınmışken ama siz sadece yüreğinizin şarkısını çalarken…

 

 

 


Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( İnsanlığa Mektup... başlıklı yazı Y. GÜLÜM tarafından 07.11.2018 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
Bu sayfadaki tüm yazı ve içerikler Y. GÜLÜM sorumluluğundadır. Y. GÜLÜM hakkında bilgi ve yazılarına ulaşabilirsiniz.
Yukarı/
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.