Eklenme Tarihi : 01.05.2011
Okunma Sayısı : 4590
Yorum Sayısı : 29
Etiketler
Ülkü AHISKA
Ülkü AHISKA
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
15.08.2011 : Ramazan Efiloğlu vefat etti

15.08.2012 : Müşfik Kenter hayatını kaybetti

Ölümsüz Aşklar
Ölümsüz Aşklar
Ölümsüz Aşklar
 
     Ak düşse de saçlara, duygular hiç paslanmaz.
Bakışlardan yüreğe, şimşek gibi akandır. 
        Tedavülden kalkmaz aşk,gönül asla yaşlanmaz
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.


Aşkın yaşı olamaz,nasıl gelir bilinmez.    
 Hançerini batırır,kolay kolay ölünmez.    
 Değeri çok yüksektir,para ile alınmaz.     
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.


 Zarar gelsin istemez saçının bir teline,    
 Cennet olur dünyası.sarılınca beline,       
 Aşkın gücü başkadır,herkesçe bu biline.   
 Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.


Yalanlara inanmaz,bakar yarin özüne.     
Sohbetinden hoşlanır, değer verir sözüne
Dalıp gider baktıkça,ışık saçan gözüne. 
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.


 Yaşlandıkça kalplere ,aşk balını sızdırır.  
Bestelenir şiirler, ne güfteler yazdırır.    
Ölümsüzdür isimler,ağaçlara kazdırır.    
  Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.  


Mecnun olur özlemle,düşer Leyla peşine.
Sakın kimse demesin,hadi var git işine. 
Yıldızları indirir,gönlündeki eşine,        
 Gerçek sevgi kor gibi yürekleri yakandır.


 Toz pembedir dünyası,kör etse de gözleri
 Ömür boyu silinmez, gönüldeki izleri.     
Yüreklerde saklıdır, dil de kalan gizleri.
  Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.


Sevenleri ayıran, bildiğimiz töreler.     
Ayrı adet yaşarlar farklı olan yöreler.   
Yıllar geçip gidince, beyaz saçın öreler. 
    Gerçek sevgi kor, gibi yürekleri yakandır. 


  Eremeyen vuslata,garip gönül haraptır. 
      Gizli kalan sevgiler,yıllanmış bir şaraptır.
      Sevdalının gözünde kavuşma bir seraptır. 
     Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. 


Ülkü Ahıska




EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 20.02.2012 )

ŞAİR’DEN:

Edebiyat öğretmeni, ressam şair ve yazarım. Liseden sonra iki yıl Ankara Hukuk Fakültesinde okuduktan sonra, Edebiyat eğitimimi İzmir de bitirdim.--BİR DAMLA SEVGİ--GÖNÜL DEĞİRMENİ--isimli şiir kitaplarımdan birincisi MEB’ den okullara tavsiye kararı alındı. 8 kez kişisel ve karma yağlı boya resim sergileri açtım. Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi’nde resimli biyografimi ve pek çok antolojilerde beni okuyabilirsiniz. On altı yaşımdan beri şiir yazar resim yaparım. Hikâye ve şiirlerim Anadolu’nun birçok illerindeki mahalli gazetelerde yayınlandı. Kütahya’da yılın öğretmeni seçildim. Aynı yıl “Bir Köy Düğünü” isimli öyküm ödül aldı. Şiirlerimden birçoğu bestelendi.
Evliyim bir kızım bir oğlum var. Yozgat doğumluyum. İzmir ve Eskişehir’de oturuyorum.
Bence şiir, insanda güzel duygular uyandıran, onu bir ruh hâlinden başka bir ruh haline götüren; ölçülü, kafiyeli (veya serbest) sanatlı sözlerdir.

TAHLİL:

Bir haftalık ayrılığımızdan sonra sizinle bir başka şiir kritiğinde tekrar bir araya gelmek beni son derece mutlu ve dingin hissettiriyor.
Bu hafta epeydir bahsetmediğimiz bir konu üzerine yoğunlaşacağız. Aşk ve aşkın şiddetinden, insanda bıraktığı çekim kuvvetinden ve aşkı içimizde hissettiğimiz andan itibaren bakış açımızdaki değişmelere Ülkü Hanım’ın bu güzel şiiri vesilesiyle değineceğiz.
Geçmişte yaşanmış ve kayıtlara geçilerek günümüze kadar ulaşan ölümsüz aşklardan örnekler vererek bir takım güzellikleri sizinle paylaşacağız.
İnsan, yaşam boyunca en az bir defa bu duyguyu yüreğinde hissediyor. Ve aşkın ruhunda bıraktığı olumlu ya da olumsuz etkisi ile yaşamını sürdürüyor.
Şairimiz şiirinde vuslatı olmayan aşklardan bahsederek aşkın karşısında hiç bir güçlüğe yer olmadığını, aşkı hisseden kalplerin her türlü zorluğu aşabileceklerini ifade etmektedir.
Bu noktada sizlere geçmişte yaşanan dünyaca ünlü aşk hikâyelerinden örnekler vermek istiyorum. Sonrasında kritiğimize başlayacağız.
Tarihte aşk için; ızdırap çeken, tahtını feda eden, ölümü göze alan çeşitli isimler yer alıyor. Bu duygu sevene her türlü çılgınlığı yaptırırcasına kuvvetli. Kuvvetli hislerle tutkuyu en yüksek dereceye getiren, sona ermesiyle de insanı derin bir yıkıma uğratan olaylara sürüklemektedir:



Mark Antony ve Kleopatra / M.Ö. 31
Roma ve Mısır:

Öyle güçlü bir aşk yaşadılar ki ayrılmaları için savaş başlatıldı. Mark Antony, Kleopatra’ya olan aşkı yüzünden karısı Octavia’dan ayrılınca, Octavia’nın erkek kardeşi Octaivan, Roma ordusunu onları yok etmek için Mısır’a götürmüştür. Fakat iki âşık ayrılmak yerine intihar etmeyi tercih eder; gerçek bir Romeo ve Juliet hikayesi!

“Var mı beni içinizde tanıyan?
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
Kalmasa da şöhretimi duymayan,
Kimliğimi tarif etmek zor benim... “

Ferhat ile Şirin:

Efsaneye göre Ferhat, Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun, kız kardeşi Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat, Sultan'a haber salarak Şirin'i istetir. Sultan, kız kardeşini vermek istemez. Ferhat'ı oyalamak için Elma Dağı'nı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat, sevdanın verdiği aşkla dağları delmeye başlar. Mehmene Banu, dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek, Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu külüngü havaya atar, düşen külünk Ferhat'ın başına isabet eder ver Ferhat orada ölür.

Ferhat'ın acı haberini alan Şirin korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir. Ferhat’ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak, orada can verir. Her iki sevgiliyi, can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler.

Derler ki, her bahar iki mezar üzerinde iki gül bitermiş. Tam birbirlerine kavuşmak üzereyken, mezarların ortasında bir kara çalı peyda olur, iki gülün kavuşmalarını engellermiş.

“Mısırlı Ramses de inanmıyordu aşk’a
Bu yüzden de gözlerini mumyalatmadı
Yüzyıllarca piramitleri dolaştı sessiz
Rastlayamadı aşk tanrıçası Kleopatra’ya.”

Firavunlar aşka inanmazlarmış. Bu yüzden piramitlerde mumyalanarak öte dünyaya uzanmayı düşlemişler. Nice savaşlardan, nice katliamlardan sıyrılıp piramitlere sığınan Firavunların hikâyesi hala giz dolu ve çözümlenememiş bir lahit gibi duruyor tarihin tozlu sayfalarında.

Ramses’in gözleri mumyalanırken açık bırakılmış. Aşk’a inançsızlığını göstermek için mumyacılar onu adeta cezalandırmışlar. Kum fırtınaları ile geçen günlerin ürpertici sessizliğinde Ramses asırlardır gönlünün sultanını aramış. Elleriyle gözlerine dokunacak ve onu sargılardan kurtaracak kadını beklemiş durmuş.

Nice güneşler doğmuş, on binlerce gece yarasa kanatlarında geçmişin derinliklerine dalıp dalıp çıkmış gün yüzüne. Nice savaşlar, barışlar görmüş bu garip küre. Yaşam her gün giyip giyip çıkarmış kirlenen entarilerini. Sevdanın gelgitlerinde onlarca güneş doğmuş sevenlerin yüreklerine.

Aşk tanrısı uğradığı ihanetleri sineye çeke çeke gaddar bir kişiliğe bürünmüş bir zaman sonra. Arenada aslanlarla gladyatörler güç gösterisi yaparken, kanlı mızraklar, çelikten kılıçlar ve balyozların sırları döktüğü kalkanlar kavurucu sıcakta parlarken, izleyenleri kan gölünde dans ettirmiş. Kazananlar alkışlanmış, kaybedenler bir kenara fırlatılmış.

Asırların hızlı döngüsünde aşk yolunda aşınan adımlar, çevrilen ruletler, kazanmayı ve kaybetmeyi beceremeyen insanları kollarına almış. Sevginin limanları her gün yeni yolcuları konuk ederek evrimini tamamlamış. Dalgalar bazen hırçın, bazen sakin vurmuş yaşam kayalarına.

Geçmişin karanlıklarından Ramses’in çığlıkları her duyulduğunda, her devrilen gün yeni bir güne merhabalar sunduğunda, aşk aynı elbiseyle görünmüş insanlara. Mevsimlerce hiç çıkarmamış kirlenmiş elbisesini. Saçları dağınık bir gece olmuş, fırtınalarda bile yelken açmış sonsuzluk ateşiyle yanan yüreklere.

Uzağı böylesine sevmenin tek açıklaması aşkın ütopyasındaki çözülemeyen sırlardır asırlardır anlatılmak istenen. Sevda için verilen canlar, dökülen kanlar, gözyaşlarının denizine dönüşmüş. Buruk olmuş tadı sevdanın ve acıları barındırmış koynunda. Hep açık dursa da kapıları acının harman vakitlerinde savrulmuş sevdalar rüzgârla birlikte yüreklerde.

Ramses’in gözleri de bu yüzden inanmıyordu aşk’a. Onun için gözlerini mumyalatmadı. Yüzyıllarca piramitlerde dolaştı, sessiz. Rastlayamadı Aşk tanrıçası Kleopetra’ya. Kırmızı şarap doluydu testisi Ramses’in ve sevdadan yananların şerefine kaldırdı kadehini içti doyasıya. Dağlara çıktı günlerce. Ne kral bıraktı, ne de cellât. Taşlara meydan okudu. Ayaklarının altında ezilen üzümlere kanını döktü ve yıkık sarayların mahzenlerinde canına kıydı.

Dağlar günlerce ağıt yakmış sonra. Yanardağlar hiddetinden lav usmuş yıllarca. Göller denize karışıp, denizler dağları yutmuş. Ramses’in gözleri o günden bu güne hiç açılmamış. Balıkçılar ağlarında onun gözlerini aramış durmuşlar. Uzaklarda, çok uzaklarda eski gömütler gün yüzüne çıkınca tarih haykırmış, hesap vermiş asırlar sonra. Ramses’in gözlerini bir akrep kemirmişti ve ‘Akrep Kral’ olmuştu günler.


Kerem ile Aslı:

Sururi Şah ile musahibi Keşiş Yahud’un çocukları olmadığından ikisi de dertlidir. Bir gün birlikte seyahate çıkarlar. Yolda eğer çocukları olursa birbirleri ile evlendirmeye söz verirler. Önlerine çıkan bir dervişe dertlerini açarlar. Dervişin verdiği elmaları hanımları ile yedikten sonra, Hatice Sultan bir oğlan, Keşiş’in hanımı da bir kız doğurur. Çocuklar büyür, Ahmed Mirza 15 yaşına gelir. Bir gün Mirza, avdan dönerken bir bahçede rastladığı gergef işleyen bir kıza tutulur. Bu kız ise Kara Sultan’dır. Ahmed Mirza kızla konuşup isimlerini değiştirirler. Mirza, Kerem Kara; Sultan da Aslı Han ismini alır. Daha sonra Kerem bu aşktan dolayı yemeden içmeden kesilir. Bunu babası duyar. Sururi Şah verdikleri sözü hatırlatarak kızı Keşiş’ten ister.

Keşiş’in kardeşi sihirbazdır. Aslı’nın kendisine bir bela getireceğini söyleyip Azerbaycan’dan Anadolu’ya kaçmalarını söyler. Aslı’yı Kerem’e vermeyi kabul etmeyen Keşiş ailece kaçar.

Kerem de vefalı arkadaşı Sofu ile birlikte Aslı’yı aramaya çıkar. Kerem ile Sofu köy köy, şehir şehir onların peşinden giderler. Bir keresinde Aslı ile buluşacağı sırada Keşiş türlü hilelerle Aslı’yı kaçırır.

Kerem onların Kayseri’de yerleştiklerini öğrenir. Keşiş’in görev yaptığı manastırı bularak orada kıyafet değiştirip hizmetçilik yapar. Ama kimliği anlaşılınca kovulur. Üzüntüden Kerem’in dişleri ağrımaya başlar. Aslı’nın anasının dişçilik yaptığını öğrenir. Kerem diş çektirmek bahanesiyle, Aslı ile buluşur. Kerem başı Aslı’nın dizinde 32 dişini çektirir. Ağzının kanını silerken daha önce verilen nişan mendilinden annesi onu tanır, Kerem’i oradan da kovarlar. Çektiği sevdanın bir kısmını Aslı’ya verip hak dine dönmesi için Allaha dua eder; duası kabul olur. Aslı uykuya dalar. Pirler aşk suyundan verir, hak dini kabul eder. Kerem elini yüzüne sürünce 32 dişi tekrar yerine gelir.

Evde pusu kuran beyin adamları Kerem ile Sofu’yu yakalarlar. Beyin kız kardeşi bu işi çözmek için, Aslı’yı da aralarına katıp 40 tane güzel kızı süsleyerek gül bahçesine salar. Bahçeye getirilen Kerem gözlerini Aslı’dan ayırmaz. Keşiş kızını tekrar kaçırır. Bu defa Kerem ile Sofu onları Halep’te bulurlar. Halep Paşasının arzusu üzerine Keşiş düğüne razı olur. Keşiş bu sefer de, gerdek gecesi kızına sihirli bir elbise giydirir.

“Aşıp geldim nice dağlar belinden,
Neler çektim ben bu aşkın elinden,
Kurtulamam elâlemin dilinden
Çöz aslım çöz göğsün düğmelerini.

Hain baban ne bey bilir ne kadı,
Sihirli fistanla elim bağladı,
Dillere düşmeden Keremin adı
Çöz aslım çöz göğsün düğmelerini.”

Gerdek gecesi düğmeleri çözüldükçe iliklenen bu elbise sabaha kadar açılmaz. Muradına kavuşamayan Kerem, imsak vakti yürekten bir ah çeker. Ağzından çıkan alev Kerem’i yakıp kül eder.

“Bir ateş düştü özüme
Dünya görünmez gözüme
Ölürsem gel mezerime
Yanarım Aslım yanarım.
Keremim söylenir adım,
Arşa dayandı feryadım,
Mahşere kaldı muradım,
Yanarım Aslım yanarım.”

Aslı, Kerem’in külleri başında 40 gün bekler. Küller dağıldıkça saçı ile dağılan külleri toplar.

“Ağa Kerem paşa Kerem han Kerem,
Ateş Kerem, tutuş Kerem yan Kerem,
İşte ben de yanıyorum can Kerem
Cennetinde buluştursun Rabbimiz.”

Kırkıncı gün külleri toplarken saçı tutuşur, Aslı da yanar. Onun külleri de Kerem’in küllerine karışır.


KONU:
Ölümsüz Aşklar isimli şiirinde şairimiz yıllar geçip gitse de kavuşma imkânı bulamamış bir sevenin adeta meydan okurcasına ilk günkü gibi yüreğinde taşıdığı duygulardan bahsetmektedir.

İÇERİK:

//Ak düşse de saçlara, duygular hiç paslanmaz.
Bakışlardan yüreğe, şimşek gibi akandır.
Tedavülden kalkmaz aşk, gönül asla yaşlanmaz
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. //

İnsan âşık olduğu zaman, yüreğinde aşkın coşkusunu, heyecanını bir defa hissettiği zaman hangi engelle karşılaşırsa karşılaşsın beslediği duyguları kaybetmiyor. Aradan yıllar geçse, çeşitli sebeplerle vuslata ermek mümkün olmasa bile taşıdığı duyguların sahibini özlemle ve aşkla anımsıyor. Tekrar karşılaşmak için ciddi bir arzu duyuyor ya da merak duygusu ile o yılları anımsıyor. Şair fiziksel olarak yıpranılsa bile aşkın kalpte asla eskimediğinden bahsederek gerçek sevginin hayatta var oldukça bitmeyen bir mucize olduğundan bahsediyor.

Duclos: "Aşk bıkılmayandır. Her şeyden bıkılabilir ama aşktan... hayır" diyor. İşte şairimiz de bu bölümde; zamana inat aşkı ruhunda, kalbinde tüm benliğinde hissederek tüm engellere inat yüreğinde kor gibi taşıyanlardan bahsetmektedir.

//Aşkın yaşı olamaz, nasıl gelir bilinmez.
Hançerini batırır, kolay kolay ölünmez.
Değeri çok yüksektir, para ile alınmaz.
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. //

Elif Şafak "Aşk" isimli kitabında: “ ‘AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde…” diyor. Şairimiz bu kıtasında aşkın mantıktan çok uzakta olduğunu aşkla mantığın bir arada yer almadığını, aşkın yaşının, zamanının ya da bir sınırının mümkün olmadığını belirtmektedir. Âşık olan insan hiç bir şeyden korkmaz, her şeyi göze alır ve duygularının sesini dinleyerek yaşamını sürdürür. Kişi içgüdüsel olarak normal şartlarda kendisini çevresel etkenlerden korur. Ancak âşık olduğu zaman bu koruma içgüdüsü değişime uğrar. Sevdiğini sahiplenerek, onu korumak ister bu noktada bu duygunun önemi ve değeri oluşur. Bir düşünün hayatımız boyunca bizi ailemizden başka kim bu kadar çok korur ki?.. Aşkın değeri, paha biçilmezliği bu noktada ortaya çıkar; bazen bizlere acı ve hüzün verse de...

//Zarar gelsin istemez saçının bir teline,
Cennet olur dünyası sarılınca beline,
Aşkın gücü başkadır, herkesçe bu biline.
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. //

Aşk, koruma içgüdüsünü de beraberinde getirir. Kendimizden vazgeçeriz bazen sevileni mutlu etmek için son gayretimizle mücadele ederiz karşılaştığımız zorluklarla. Mutlu olması için her türlü problemle savaşırız. Şair bu kıtada sahiplenme duygusunun oluşturduğu koruma içgüdüsüyle, maşuka karşı âşığın edindiği bu tutumdan bahsetmektedir. Yüz ifadesindeki en küçük bir buruk görüntüyü bile yakıştıramaz ve onun mutlu olması için elinden gelen her şeyi yapar sevdiğine insan. Her şeyin en iyisi, her güzelliğin başlangıcı sevdiğiniz olur ve siz dünyanızdaki insanın uydusu olursunuz bir anda.

//Yalanlara inanmaz, bakar yârin özüne.
Sohbetinden hoşlanır, değer verir sözüne
Dalıp gider baktıkça, ışık saçan gözüne.
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. //

Pascal: "Aşk iradenin ereğidir. Her çeşit dışsal emir ve baskılardan çok usa uymak gerekir. İradenin ereği olan bu aşktan başlayıp tutkuda sona eren bir yaşam mutludur. Bunlardan birini seçmem gerekse 'aşk’ı yeğ tutarım. Biz aşk karakteri ile doğarız. Aşk ruhumuz yetkinleştikçe gelişir ve bizi güzel görünen şeye sürükler. Bundan sonra artık bizim bu âlemde sevmekten başka bir şey için var olduğumuzdan kim kuşkulanır? Aşkın konusu güzelliktir ve insan evrenin en güzel nesnesi olduğu için dışarıda aradığı bu güzelliğin örneğini kendi içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca eskisinden bambaşka bir insan olduğumuzu anlarız.” diyor. Aşık olan kişi aslında âşık olduğu insanda kendisine ait izler bulur. Şairin bu kıtasında anlattığı gizi sevdiğinin özüne bakıp iki bedenin tek bir ruh olarak bütünleşmesine tanık oluruz. Bu noktada geçirilen keyifli dakikalar ve âşık olduğu insanla yaşadığı mutluluk âşık olmadan önceki yaşadığı sıradan hayattan daha kuvvetli ve özeldir. Aşk yalanlardan uzak, sahte ilişkilerden arınmış temiz duyguların oluşmasıdır şairimizin dediği gibi.

//Yaşlandıkça kalplere, aşk balını sızdırır.
Bestelenir şiirler, ne güfteler yazdırır.
Ölümsüzdür isimler, ağaçlara kazdırır.
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. //

Yaşanılan duygular zamanın hızına asla yenik düşmez diyor şair bu kıtasında. Aradan geçen zamanda hissedilen duygular; uzun süre giyilmeyen bir pantolonun cebinden çıkan bizim için çok önemli olan bir eşyaya dönüşür. Tüm yaz boyu aradığımız kaybettiğimizi zannedip üzüldüğümüz bir fotoğrafla yeniden canlanır duygularımız. Belki bir şiir, bir şarkının bizi en çok yaralayan nakaratıdır o. Unuturuz, belki unuttuğumuzu zannederiz ama duygular aslında hep olduğu yerdedir. Keşmekeş, koşuşturmacadır böylesine sürüklendiğimiz. Ve bir gün o ismi anımsatan bir olay ya da ortak bir tanıdık küllendiğini zannettiğimiz duygularımızı açığa çıkarıverir. Saklananları yerinden çıkarıveririz işte o an. Perdeyi aralarız. İhtiyacımız olduğu halde olmayışına mı üzülmeliyiz, yoksa onu anımsayıp hüzünle karışık bir mutluluğun gelmesine mi sevinmeliyiz? Ölümsüz duygularla sürüklenip geçiririz zamanımızı şairimiz gibi ve şiirimizin bu kıtasında anlatılanlar gibi.

//Mecnun olur özlemle, düşer Leyla peşine.
Sakın kimse demesin, hadi var git işine.
Yıldızları indirir, gönlündeki eşine,
Gerçek sevgi kor gibi yürekleri yakandır. //

Kays çeşitli yasaklar sonucunda Leyla'ya kavuşamaz. Ayrılık ızdırabıyla mahvolan Kays halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kâinat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta dedesi onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kâbe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Başkasıyla nikâhlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dâhil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Leyla ile Mecnun hikâyesinden alıntıladığım bu bölüme gönderme yapmaktadır şairimiz şiirinin bu kıtasında. Âşık olunan kişiyi görme arzusu, kısa bir sürede onunla olma isteği, engeller pahasına da olsa bu arzuyu gerçekleştirmek için çabalar... Âşık, içindeki duyguların sevgili yönünde ilerlemesine engel olamaz. Ve her şeyi aşk için, aşkı için yapar.

// Toz pembedir dünyası, kör etse de gözleri
Ömür boyu silinmez, gönüldeki izleri.
Yüreklerde saklıdır, dil de kalan gizleri.
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır. //

Gerçek sevgi “İyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde azalmayandır.” der bir düşünür. Gerçekte de öyledir. Gerçek sevgi duruma, olaya ve menfaate göre değişmeyen kutsal bir gerçekliktir. Onun için gözler kör olsa da o hayata sevgi gözleriyle bakar. Dilde kalan gizler, içinde var olan izler o kadar işlemiştir ki yüreğe, hayatın her anında sürekli olarak tozpembe bir tablo çizer sevgiye ve sevgiliye dair. Kor gibi yürekler yansa da bundan asla şikâyet etmez. Çünkü gerçek sevgi yakmayan, yanan yürekler ister.

//Sevenleri ayıran, bildiğimiz töreler.
Ayrı adet yaşarlar farklı olan yöreler.
Yıllar geçip gidince, beyaz saçın öreler.
Gerçek sevgi kor, gibi yürekleri yakandır. //

Tarihte sevip de birbirine kavuşamayan nice nice âşıklar vardır. Şair buna dem vurarak aslında kanayan bir yaraya da parmak basmış oluyor. Yukarıda bu konuyla ilgili örnekler vermiştim. Tekrar vermeye gerek yok ancak gerçek anlamda sevenlerin kavuşmalarının pek mümkün olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Bu ayrılıkların nedenlerinden birisi de törelerdir. Şair ilk mısrada buna dikkat çekmektedir. Çağımızda bile hala bu kültür farklılığının yansıması olan töreler yüzünden birbirine kavuşamayan nice âşıklar vardır. Avrupa’daki aşklar incelendiğinde onlarda da buna benzer törelerin aşkların önünde engel olduğu gözükecektir.


//Eremeyen vuslata, garip gönül haraptır.
Gizli kalan sevgiler, yıllanmış bir şaraptır.
Sevdalının gözünde kavuşma bir seraptır.
Gerçek sevgi kor gibi, yürekleri yakandır.//

Hep açıklamaya çalıştığımız gibi vuslat gerçek anlamda sevenlerin ilk adresi olmaktadır. Kavuşamayan gönüllerin nasıl da kül olup kavrulduğunu birinci mısradan anlayabiliyoruz. Nedir o? Gönlün harap olmasıdır. Hem sevmekten, hem beklemekten hem de vuslat anının heyecanıyla yürekler tabiri caizse çöl olmuştur, harap olmuştur. Sevginin gizli kalmasının yıllanmış bir şarap olması ise sevginin maşuka duyurulamaması değil gerçek anlamda var olan sevgilerin hiçbir zaman kesintiye uğramadan yıllanmış şarap gibi devam etmesine delalet etmektedir.


DİL VE ŞEKİL:

Dil: Şair yalın bir konuşma Türkçesine yer vermiştir. Türkçeyi kurallarına uygun olarak kullanmış olup dil sapmalarına yer vermemiştir. Ayrıca kendisiyle konuşur gibi muhatapla konuşma ve ben diliyle duygularını anlatma üslûbunu tercih etmiştir.

NAZIM ŞEKLİ VE AHENK

Kafiye düzeni ilk dörtlükte çapraz, diğerlerinde düz uyak şeklindedir. Ayrıca İlk dörtlüğün son mısrası diğer dörtlüklerin sonunda nakarat şeklinde tekrarlanmıştır.

a/ paslanmaz
b/ akandır
a/ yaşlanmaz
b/ yakandır
1. ve 3. mısralar:
-lanmaz: redif (-lan: İsimden isim yapan ek, -maz: olumsuzluk eki)
2. ve 4. mısralar:
-andır: redif ( -an: sıfat fiil eki, -dır: ek fiil geniş zaman eki)
-ak: tam kafiye
* Görüldüğü üzere ilk dörtlükte 1. ve 3. mısralarda kafiye yok, ahenk redifle sağlanmış.

c/ bilinmez
c/ ölünmez
c/ alınmaz
b/ yakandır
-inmez: redif (-in: fiilden fiil yapan edilgenlik eki, -mez/maz: olumsuzluk eki)
-l: yarım kafiye

d/ teline
d/ beline
d/ biline
b/ yakandır
* ilk üç mısrada iki isim köklü sözcük ile bir fiil köklü sözcük alt alta sıralandığı için kafiye, isim köklü kelimeleri tek bir sözcük kabul edip alttaki fiil köklü kelime ile karşılaştırarak incelenmelidir. Yani, "teline/beline - biline" eşleştirmesine göre:
-line: zengin kafiye olarak değerlendirilmelidir.

e/ özüne
e/ sözüne
e/ gözüne
b/ yakandır
-üne: redif ( -ü: 3.TK iyelik eki, -n: kaynaştırma harfi, -e: yönelme hal eki)
-öz: tam kafiye

f/ sızdırır
f/ yazdırır
f/ kazdırır
b/ yakandır
-dırır: redif ( -dır: fiilden fiil yapan ek, -ır: geniş zaman eki)
-z: yarım kafiye

g/ peşine
g/ işine
g/ eşine
b/ yakandır
-ine: redif ( -i:3.TK iyelik, -n: kaynaştırma, -e yönelme hal eki )
-ş: yarım kafiye

ğ/ gözleri
ğ/ izleri
ğ/ gizleri
b/ yakandır
-leri: redif ( -ler: çoğul eki, -i: belirtme hal eki)
-z: yarım kafiye

h/ töreler
h/ yöreler
h/ öreler
b/ yakandır
* yine iki isim, bir fiil ile kafiye oluşturduğu için kafiye isim köklü kelimeleri tek bir sözcük kabul edip alttaki fiil köklü kelime ile karşılaştırarak incelenmelidir. Buna göre:
töreler/yöreler-öreler: tunç kafiye'dir.

ı/ haraptır
ı/ şaraptır
ı/ seraptır
b/ yakandır
-tır: redif ( ek fiil geniş zaman eki)
-rap: zengin kafiye

Bu haftaki kritiğimiz vesilesiyle aşk konusuna değindik... Şairimizi bu güzel şiirinden dolayı kutlarken, bir sonraki hafta görüşmek ümidi ile sizi Üstün Dökmen'in güzel bir yazısıyla baş başa bırakıyorum. Herkese saygı ve sevgiyle...

"Yere düsen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insani tekmeleyen çok kişi gördüm" diyor... Saygılı olmaktaki kusurlarımızı şöyle anlatıyor:
- Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var:
Avrupa'da yaşayan vatandaşımız, orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule'den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor diyor. Kendi fikri olmayan insanın duruma göre hareket etmesidir bu.
İkinci hatamız, adama göre davranmamız. Karşımızdaki adam iriyarıysa, 'Buyur Abi', diyoruz, ufak tefekse, 'Ne var lan!' diyoruz. Oysaki insanların onuru birbirine eşittir.
Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken 'Merhaba millet' diyoruz, değilse surat asıyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasın insanlara saygılı davranmak zorundayız.
Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara.
Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet değil mi?"




// Sevgi Özlem Özcü //
" gizLi özNe "




Bu Kritikten Sonra;
Hayrettin Yazıcı------------Daha Ölüler Ölmeden Şiirleri // Sevgi Özlem Özcü // “ gizLi özNe “ tarafından yapılacaktır...





Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Ölümsüz Aşklar başlıklı yazı Ülkü AHISKA tarafından 01.05.2011 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı