Eklenme Tarihi : 01.07.2011
Okunma Sayısı : 3235
Yorum Sayısı : 12
Etiketler
HayrettinYazcı
HayrettinYazcı
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Daha Ölüler Ölmeden
Daha Ölüler Ölmeden



Bir tırpan gibi
Önce yaralı yanlarımdan döv beni
Gökekin gözlerime bakarak biç
Bırak git devrildiğimi görmeden
Ölmüştüm zaten ben
Daha ölüler ölmeden

Sonra münadi çıkar sesi güzel olsun
Ben bakarken uzak yazlardan
Irgat topla bindallı giyen kızlardan
Omuzlarında turna boyunlu küzeler
Çatlak dudaklarında soğuk gözeler
Ağızlarında en sıcak türküler
Biribirine karışsın öyküler
Destelesinler bütün ayrılıkları
Gümüşten olsun orakları

Söyle artık incitmesinler

Yeniden dövecekler nasılsa
Dişleriyle ezecekler bir gemin
Güvenip koca dağlara
Savuracaklar rüzgara
Sevabım bir yana, günahım bir yana
Esamen okunmazken senin

Bir tek öptüğü yer kalacak annemin

Ben senin için büyüdüğümü sanırdım oysa
Zamansız çıkmış bu yasa

Bir örs
Bir çekiç
Ve kocaman bir hiç



Hayrettin YAZICI
EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 27.02.2012 )
ŞAİR’DEN:


Dünyaya gelirken bana soru sormadılar; nasıl bir yeryüzüne doğacağımı da ben tayin etmedim. Günüm gelince; kurak, yalın, acımasız ve uzun kış gecelerinin çaresizlik ikliminde sütüm mayalanmış ve bir temmuz sıcağında güneşle birlik doğmuşum. Elbette, yükselişim ve düşüşüm güneş gibi olamazdı, o tekti ve onu avutan mehtap gibi bir yavuklusu vardı.1958 yılında Bayburt'un Söğütlü köyünde doğmuşum, ümit ve sükûtu bırakıp hayırlara vesile olsun diye, adımı babaannem koymuş; "HAYRETTİN" ve kaderimize uygun bir soy isim miras kalmış; "YAZICI" her ikisini de sevdim… Nece hayırlara vesile oldum-olacağım bilemem; ancak kitaba ve kaleme dost bir aileye mensup olmam, soy ismimi anlamlı kılıyor. Belki yokluklar içinde, ama hür bir çocuk olarak doyasıya koştum ve oynadım… Gözlerim hep göklerde olmuştur. Köyümün karşısında ki dağa, güneşi yakalamak için yola çıktığım da sadece altı yaşındaydım. İlk şiirimi yazdığımda on bir, şairliğe ve şiire yatkın bir ruhum olduğunu keşfettiğimde on altı, ilk şiirim yayınlandığımda yirmi iki yaşındaydım… İlginçtir, komün yerleri hiç sevmezdim, ancak hayatım hep komün yerlerde geçti! Ortaokulu Bayburt Vakıflar Talebe Yurdu’nda, liseyi yine komün bir yer olan Koçaş Tarım Meslek Lisesi’nde okudum. 1976 yılında bitirip aynı yıl Kayseri Teknik Ziraat Müdürlüğü’nde genç bir teknisyen olarak göreve başladım. Gönlüm ve yüreğim hep edebiyat, illa da şiir dediyse de edebiyatla ilgili eğitim yapmam mümkün olmadı. Mesleğimin devamı niteliğinde yüksekokul okudum, bir fakülteyi son sınıfta terk etmek zorunda kaldım! Erzurum Tekman, Tortum; Samsun Bafra ve Bursa Karacabey görev yerlerim oldu. Evet mesleğim ziraat, ben edebiyata aşığım, edebiyat illa da şiir… Beni çeken şiirin o efsunlu sesi. Günahımla sevabımla bu ülkenin çocuğuyum. Ruhumla, imanımla, milli kültür ve coğrafyamdan devşirdiklerimle işte buradayım; insan ruhunun inişli-çıkışlı haritasında gezindim, düşman aramaya çıkmadım, ancak, çağımızda kolu çok uzun, üzgünüm; ülkeler, insanlık… Dostluk atıl müessese, düşmanlık aktif, dost aleni düşman sinsi… Düşmanlık bozulan pazarlıklardan, dostluk yarına ve yaşanacak olana doğar. Düşmanlık bölünmeyle çoğalır, dostluk doğumla... Bölünmede bir parçamız kopar acı duyarız, doğumlarda sevinç... Az seviyoruz ve suçluyoruz... Şiir, içimizden bir çağrıdır zamanın izdüşümüne...

Çeşitli dergilerde yayınlanmış otuz-kırk şiirim oldu, ulusal çapta düzenlenmiş nesir dalında yarışmalara katıldım, ödül aldıklarımda oldu. 1997 yılında kendi imkânlarımla yayımladığım "ATEŞLE GÜLÜM SULANIR" adıyla bir şiir kitabım oldu. Halen çeşitli sitelerde yazmaya devam ediyorum.

Bir yüzüm sevdadır, bir yüzüm hüzün
Yalnız seni sevdim ey iki gözüm
Ölür de inan ki tutarım sözüm
Tanrım beni sevdalara karmış hey
Doğarken de bir yüzümde hüzün varmış hey

-Hayrettin YAZICI-


TAHLİL:

Zamanın akışına kendimizi bırakıp hayat yolunda ilerliyoruz; her zamankinden sıra dışı ya da her zamankinden monoton… Ancak işin içine şiir girdiği vakit, her şey değişiyor, bambaşka duyguların yelpazesinde ilerliyoruz... Yine bir haftalık ayrılıktan sonra bir şiir kritiğinde daha sizlerle birlikteyim… Bu hafta kendimi yağmurun bulutlardan kâinata bırakışı gibi suskunluğa ve içsel çelişkilerin kollarına bıraktım. Ve kritikte ele alacağım konunun ruh haline ister istemez teslim oldum… Şiir yazılıp panoya asıldıktan sonra şairin olmaktan çıkıyor, okuyana kritik yapana mal oluyor… Bu duygularla defalarca şiirin mısralarında gezindim… Hepimizin zaman zaman hissettiği o bulutlu ve kasvetli görüntü içinde bulunduğum tabloyu fevkalade özetledi… Bu noktada şairimizin şiirini başka başka iklimlerden okuyup ve değerlendirme fırsatı buldum.

Sezar’dan bahsetmek istiyorum sizlere… Elimde Ergun Göze’ye ait “Meşhurların Son Sözleri” isimli 1983 basımlı yıllara meydan okumuş bir kitap var. Kritik esnasında bu kitabı karıştırma fırsatım oldu. Aradığımın ne olduğunu bilmeden uzun bir süre okudum. Ve karşıma Sezar’dan bir bölüm çıktı. Bazen ne aradığınızı bilmeden bir yolculuğa çıkarsınız, yolculukta rastladığınız bir manzara aslında size ne arıyor olduğunuzu gösterir. Sezar’la karşılaşmam böyle bir hisse kapılmama vesile oldu. Ergun Göze şöyle diyordu:

“….İhanet insan kalbinin nefretini şiddetle celbeden bir hadisenin aynasıdır. Sezar’ın diktatörlüğe gidişini önlemek için birçok Romalı anlaşmışlardır. Bu anlaşma nihayet bir suikast planına kadar müncer olur. Sezar üzerine hücum edenlere karşı kendisini müdafaa eder. Ne var ki, hançerle hücum edenlerin arasında kendi oğulluğu Brütüs’ü görünce, müdafaadan vazgeçti, ölümü kabullendi. Yalnız kendisinden sonra her ihanet hadisesinde tekrarlanacak olan şu sözü haykırdı:

-Sen de mi Brütüs? “

Şiir başından sonuna kadar okunduğunda çeşitli ruhsal ve duygusal çıkmazlara sürüklüyor okuyanı… Hayal kırıklığı, ihanet ve cevapsız beklentilerle dolu mısralara rastlıyoruz. Bu noktada şairin şiirdeki anlamı oluştururken Sezar gibi ihanetle köşeye kıstırılmasa dahi okuyana hissettirdiği duygu yoğunluğundan kırıklarını ve ummadığı bir sevgiden umulmadık anılar topladığını mısralarında görebiliyoruz.

Bu noktada şiiri okuduğumda Sezar’ın sonsuz güven duyduğu Brütüs’le arasındaki ilişkinin boyutu bende sizlere tarihi bir hatırlatma yapma gereği doğurdu. İdealleri uğruna babasını bıçaklayarak öldürmeyi göze alan Brütüs… Ve bu ideale saygı duyarak kör bir hançer gibi yüreğine saplanan ihanete göğüs açan Sezar…

Herkesin hayatında bir Brütüs olmuş mudur bilemem? Bunu baba-oğul ilişkisi olarak düşünmeyin bu sevgili, eş, dost da olabilir. Yani sorgulamadan yargılayan, yargılayarak suçlayan, suçlayarak ihaneti uygun gören bir Brütüs… Kendisine sırtını dönenleri hançerleyen…

Ve herkes bir ihanete karşı Sezar’ın duruşunu sergileyebilir mi, bunu da bilemem… Bağrına kazınan darbelere karşı dimdik ayakta kalmak, sevdiğinden gelen her türlü kötülüğe göğsünü açmak, çirkefleşmeden karşındakinin hatasını fark etmesini beklemek, ölüme bile bu uğurda razı gelmek…

Hani şairimizin dediği gibi “ Ölmüştüm zaten ben, daha ölüler ölmeden…” diyebilmek… Ve herkesin hayatında bir kâhin var mıdır bilemem… Uyaran, korumaya çalışan, ama pek de ciddiye alınmayan… Öylesine bağlanılır ki Brütüs’lere kâhinin kâhinliği boşuna… Çok sonra fark edilecek içimizdeki yaralar şairin dediği gibi “Bir tek öptüğü yer kalacak annemin” Canımız inatla yanacak annemize, bize kâhinlik görevini bir hayat boyu gönüllü üstlenen annemize öptüreceğiz acımız dinsin diye… Oysa boşuna, Brütüs’ler hep olacak hayatımızda…

İÇERİK:

Hece şiirleri ve özgün kafiyeleriyle tanıdığımız Hayrettin Yazıcı, bu şiirinde köy hayatından izlenimlerle adeta sevgiliye bir yakarışta bulunmuştur. “Tırpan, gök ekin, ırgat, bindallı giyen kızlar, küze (testi), soğuk göze (pınar), destelemek, orak, buğdayı dövmek, rüzgâra savurmak” gibi köy hayatı ve hasat zamanını çağrıştıran ifadeler şairin pastoral şiirin havasını teneffüs ettiğini ve okura da bunu hissettirmeye çalıştığını gösteriyor. Her ne kadar şair şiirini hüzün şiiri olarak eklese de pastoral şiir olarak da ekleyebilirdi diye düşünüyorum.

Temel motif şairin sevgiliye sitemi olsa da bu duyguyu sevgiliye canını fedaya hazır “boynu bükük buğday” benzetmesiyle vermesi şiire farklı bir hüzün duygusu veriyor. Özellikle şiirde geçen “gök ekin” ifadesi Yunus’un şiirinde geçtiği üzere genç yaşta ölen yiğitleri çağrıştırdığı için özellikle insanın içini acıtıyor. Yunus bu şiirinde dünyadan nasibini almadan göçüp gidenleri şöyle tasvir eder:

“Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi”


Şairimiz de:

“Bir tırpan gibi
Önce yaralı yanlarımdan döv beni
Gök ekin gözlerime bakarak biç
Bırak git devrildiğimi görmeden
Ölmüştüm zaten ben
Daha ölüler ölmeden”
derken sevgilinin karşısında bir sükûtu hayal yaşadığını, çaresiz olduğunu, artık ölmeye hazır olduğunu hatta katlini caiz gördüğünü, ifade ediyor. Burada şairin biçare bir şekilde ölüme razı oluşu sevgiliyle ilgili bir beklentisinin kalmamasıyla ilgilidir. Artık yaşayan bir ölüdür. Sevgilinin şairin yaralarını acıtması, hırpalaması; sonra bir tırpan gibi biçmesi, hatta arkasına bile bakmadan çekip gitmesi şairin ölümü çoktan kabullendiğini göstermektedir. Şair öyle büyük bir hayal kırıklığı içerisine girmiştir ki bu acının benliğinde yer edinmesi onu zaten ölümden öte bir kahırla baş başa bırakmıştır. Belki bu ruh hali şairin sevgisinde karşılık bulamaması sebebiyledir. Vuslat hâsıl olmayacaksa ölmek yeğdir. Belki bir ihanet acısıdır. Belki de şair sevgilisini herkesten kıskanmaktadır. Kıskançlık öyle bir noktaya ulaşır ki sevgilinin başkasına en ufak bir tevessülü, bir tebessümü şairi yıkmaya yetecektir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Kıskanç” şiirinde anlattığı âşık tasavvuru önce saldırgan bir ruh halini yansıtıyor gibi görünse de aslında fazlasıyla kırılgan, ölüme hazır bir insan profilini imler:

“Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur,
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur...

Dilerim Tanrı'dan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun,
Kan tükürsün adım candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!”



Pek tabi burada kıskanç âşık tipinde bir dinamizm, bir beklenti, bir sahiplenme söz konusudur. Hayrettin Bey’in şiirinde ise ana temadan uzaklaşmadan şunu belirtelim ki şairin anlattığı aşık profili kıskanç, agresif insan tipinden uzak; yıkılmış, bezgin, hayallerinden vazgeçmiş, idam fermanına razı, ölümü kabullenmiş bir mahkum görüntüsüne daha yakındır. Bu idam mahkûmu imgesini şairimiz biçilmeye hazır ekin teşbihiyle veriyor ve işte ikinci bentten itibaren pastoral tasvirlerle ölüm ve savruluş takdim ediliyor:

“Sonra münadi çıkar sesi güzel olsun
Ben bakarken uzak yazlardan
Irgat topla bindallı giyen kızlardan
Omuzlarında turna boyunlu küzeler
Çatlak dudaklarında soğuk gözeler
Ağızlarında en sıcak türküler
Birbirine karışsın öyküler
Destelesinler bütün ayrılıkları
Gümüşten olsun orakları

Söyle artık incitmesinler”



Bu mısralarda şairin tek dileği, idam mahkûmunun son arzusu misali artık acılarının son bulmasıdır. Aslında acılar son bulmayacak bir başka serüven daha başlayacaktır. Bu serüven tam bir savruluştur ve bu savruluşun neticesinde bir arınma gerçekleşecektir:

“Yeniden dövecekler nasılsa
Dişleriyle ezecekler bir gemin
Güvenip koca dağlara
Savuracaklar rüzgâra
Sevabım bir yana, günahım bir yana
Esamen okunmazken senin”


Bu arınma şairin aşkından tamamıyla sıyrılması yoluyla olacaktır. Burada hasat merasimi, başağın sapından ayrılması, sonra buğdayın samanından ayrışması için rüzgâra doğru savrulması umutsuz aşığın dünyasını anlatması bakımından manidardır. Ama şair:

“Sevabım bir yana, günahım bir yana
Esamen okunmazken senin”
derken bir anda ruhsal arınmayı tövbe boyutuna taşımaktadır. Bilindiği üzere İslam inancında günahlardan temizlenme tövbe ve nefis tezkiyesi ile gerçekleşmektedir. Şair sevgiliden uzaklaşırken, içinde böyle bir yıkım yaşarken bir nevi kendi özüne ulaşmaktadır. “Annemin öptüğü” yer sembolü bu öze dönüşü çok güzel anlatmaktadır:

“Bir tek öptüğü yer kalacak annemin
Ben senin için büyüdüğümü sanırdım oysa”


Görülüyor ki şair çocukluğuna, temiz günlerine atıf yaparken aslında sevgiliye adanmanın yanlışlığını da ifade etmektedir. Bu ifadede bir pişmanlık, bir “keşke” söz konusudur. Burada, hayal kırıklığı içinde bir itiraf cümlesiyle karşılaşıyoruz; şair artık sevgiliye yazıklanmakta, yanlışın nerede olduğunu karıştırmaktadır. Acaba sevgili için çocukluktan sıyrıldığını, büyüdüğünü, yaşadığını sanırken sevgiliden iltifat görmemesi şairin belleğinde bir “acaba” oluşturmuştur.

Son olarak şairin “çekiç ve örs” imgesiyle arada kalmışlık psikolojisini vermeye çalıştığı görülüyor:

“Zamansız çıkmış bu yasa
Bir örs
Bir çekiç
Ve kocaman bir hiç”


Âşıklar, çekiç ve örs arasında dövülen, ezilen bir ruh halini yaşamak zorunda mıdır? Böylesi bir sevmek kimseyi mutlu etmemektedir. Aslında bu yasanın böyle olması gerekmemektedir. Ortaya “kocaman bir hiç” çıkaran bu aşk anlayışına bir sitem ile şairimiz şiirine son vermektedir; yarım kalmış duygular, tamamlanamamış şarkılar eşliğinde…


ŞEKİL DİL VE ÜSLUP


Hayrettin Bey şiirlerinde gerek hece gerek serbest vezin olsun ses ve ahenk unsurlarına çok önem vermektedir. Hemen hemen bütün şiirlerini incelemiş biri olarak her şiirinde özgün kafiyelere ve ses unsurlarına rastladım. Bu şiirinde de şairimiz çeşitli kafiye ve ahenklerle şiirinin ritimsel kalitesini arttırmıştır. İlk pasajdaki gibi- beni, ben- ölmeden kelimelerindeki kafiye ve ses benzerlikleri ile ikinci pasajdaki yazlar-kızlar, küzeler- gözeler, türküler- öyküler, dağlara-rüzgâra-yana, gemin-senin, senin-annemin, oysa-yasa, çekiç-hiç gibi ses unsurları söz konusudur. Günümüzde birçok şiir yazan kişi bildik kafiye ve ayakların dışına çıkamıyorken Hayrettin Bey kelime cambazı gibi adeta tüm kafiyelerle her şiirinde ayrı bir orkestra kurmaktadır. Şiirde aynı zamanda çeşitli edebi söz sanatları ve benzetmeler mevcuttur. Şair mısralar arası bağlantıyı büyük bir ustalıkla kurmuştur… Tırpan, ırgat, bindallı giyen kızlar, türkü, orak gibi kelimelerin geçtiği imgeler mısraları birbirine bağlayan en önemli unsurlardandır.

Bu da şiiri dil, üslup ve ifade gücü bakımından çokça zengin bir hale getirmiştir. İmge ve betimler şiirselliği yüksek dozda okuyucuya sunmuştur. Şiirde kullanılan dil Türkçedir. Kelimeler günlük konuşma dilimizde yer alan kelimelerdir ve sade bir dille yazılmıştır. Her dönem okunabilir ve anlaşılabilir bir yapısı vardır.

Şiirde şairin üslubu her okuyucu tarafından farklı anlaşılıp fotoğraflandırılır şekildedir ve sevilene sesleniş söz konusudur. Baştanbaşa kendisiyle konuşur gibi sevilen kişiyle konuşulan bir üslup hâkimdir.

Duygusal yönü ağır lirik bir tarz söz konusudur.
Yanılma paylarımı şairin güzel hoşgörüsüne bırakıyor başarılar diliyorum…
Tüm şairlere sevgimle…



// Sevgi Özlem ÖZCÜ //
" gizLi özNe "




NOT:
Bu kritikten sonra;
Adem Efiloğlu- "Şiir İsterim" Mehmet Nusret Poyraz tarafından,
Müjgan Akyüz - “Ölüm İstanbul Olsa”
Mustafa Sade - “Gelmedin” isimli şiirlere // Sevgi Özlem ÖZCÜ // " gizLi özNe " tarafından kritik yapılacaktır.

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Daha Ölüler Ölmeden başlıklı yazı HayrettinYazcı tarafından 01.07.2011 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı