Eklenme Tarihi : 06.10.2011
Okunma Sayısı : 3666
Yorum Sayısı : 50
Etiketler
Kardelen
Kardelen
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Günün Yazısı

Bu Yazı 07.10.2011 tarihinde
GÜNÜN HECE YAZISI
olarak seçilmiştir.
Özellik
Yıldızlı Yazı

Bu Yazı 07.10.2011 tarihinde
YILDIZLI YAZI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri
15.08.2011 : Ramazan Efiloğlu vefat etti

15.08.2012 : Müşfik Kenter hayatını kaybetti

Sensiz Bir Hiçim
Sensiz Bir Hiçim
Tövbe ettim artık, aşka sevgiye
Usandım nazından, hazlar da bitti
Lâyık değil bu aşk, hiç bir övgüye
Doyurdu sözlerin, cüzler de bitti
 
 
 
Bir rüzgardın sanki, estikçe estin
Canımdan bezdirdin, soluğum kestin
Bende bir bendin sen, kalbimde sestin
Usandım canımdan, özler de bitti
 

 
Aşkın bir alevdi, közümde söndü
Oysa mutluluğum, geldiğin gündü
Mevsimler değişti, kışlara döndü
Bu aşkın yolunda, düzler de bitti

 

Gidişin yağmurdu, seldi gözümde
Sönmeyen aşkını, yaktım özümde
Yapraklar sarardı, düştü güzümde
Sonunda baharlar, yazlar da bitti
 
 

Şimdi yokluğuna, çare ararım
Onulmaz yaramı, sensiz sararım
Bu çileyi nasıl hayra yorarım?
Senden, aşktan yana, uzlar da bitti
 
 

Sendin oysa dalım, kırıldın, soldum
Çölünde vahayken, bir serap oldum
İçindeki nefes, yoluna yoldum
Bir garip şairdim, feyzler de bitti

 
Kardelen
Serap Sönmez
EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 19.04.2012 )
TAHLİL’E GİRİŞ:

Can YÜCEL: “Şiir bir mutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız dünya için bir söz. Çünkü kâğıt bir umutsuzluktur. Boş kâğıt... Tuğlalar, briketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur. (...) Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de... Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllığı, uslanmadan akıllığı anlamaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisiyim." diyor. Elbette ki bu sözlerde toplumun şiire bakış açısının hafifliğinden kaynaklı bir humor ve ince bir nükte olduğunu fark etmemek mümkün değil…

Şiirin bizler için ne kadar önemli bir yer teşkil ettiğini şiirin içinde olan herkes eminim çok iyi biliyordur. Herkesin şiiri sevdiği ve şiir yazanların hızla tükendiği bir dönemde şiir kitaplarının zor şartlarda basılıp kimsenin şiir kitaplarına dönüp bakmaması bile beni hep düşündüren bir konu olmuştur.

Estetik olan her sanat dalının seyircisinin bu işi yapandan daha az oluyor olması gibi bir fikre sahip olmalı mıyız? Örneğin estetik spor dallarından golf, su balesi, eskrim gibi alanların seyircisinin ne kadar az olduğu gibi… Ancak şöyle bir ayrıntıdan bahsetmek mümkün şiir için; özellikle gençlik yıllarında çok yoğun ilgi duyuluyor ve yazılıyor ama iş o kültürü uzun soluklu kılmaya ve geliştirmeye gelince çok az insan kalıyor bunu başarabilen. Eski yılların şiir tutkunları üretmeseler de şiir kitabı satın alırlar diye düşünüyoruz ancak bu konuda da rakamlar hayal kırıklığı yaratacak kadar düşük kalıyor. İnsanlar satın almayınca şairler de aklınıza gelebilecek her türlü işi yapmak zorunda kalıyorlar. Şairlikle geçinen var mı? Oysa istiyoruz ki şairler başka işle uğraşıp kirlenmesin. Peki bu mümkün mü? Cumhuriyetin ilk şairlerinin devlet memuru olmasını kınamamak gerekir; ama bunu bilmek de rahatsız ediyor doğrusu insanı. Her şairin Necip Fazıl ve Nâzım gibi olmasını beklemek haksızlık olsa da, medya kartelleri arasına sıkışmış şairleri gördüğümüzde bir terk edilmişlik duygusunu da üstümüzden atamıyoruz.

Şiirin hep içinde barındırdığı duygulardan bahsediyoruz. Şiiri kendimize göre yorumluyoruz, oysa şiirin ülkemizde sosyal olarak insanlar tarafından oluşturulan problemlerini görmezden geliyoruz. Şiir burun kıvrılan, insanları küçük düşüren bir uğraşmış gibi muamele gördükçe ülkemizde şiir adına gelişmeler tek bir pirinç tanesinin boyu kadar bile olmaz diye düşünüyorum. Biliyorum böyle bir kritik yazısında bunlardan bahsetmem okuyucu tarafından abes karşılanabilir. Ancak ben konu şiirse eğer şiirin sadece salt bir övgü ya da duyguların akıp gittiği bir nehrin tasviri olarak iyi yanlarını size sunma taraftarı değilim. Çünkü şiirler benim çocuklarım. Ve nasıl ki siz çocuklarınızın problemlerini çözmek için son gayretinizle çaba gösteriyorsanız ben de bu alanda meydana gelen sorunları yazmak ve anlatmakla mükellef hissediyorum kendimi. Burada amacım şiirdeki prangaların ve derebeyliklerinin ortadan kaldırılmasıdır aslında. Ve buradaki en ince nokta; bunca toz duman arasında şiir yazmak için yaratılmış, birikim sahibi ve yetenekli insanların heba olmamasıdır.

Günümüzde şiir yazmak hele hele yazılan bir sanat eserini sosyal medyada, basımı için bir yayın evinde ya da tanıtım için bir dergiye sunmak artık eskisi gibi masum değil. Bülent Top bir yazısında bahsettiğim bu şiir skandalını çok güzel ifade etmiştir:

“Türkiye’de şiir ağırlıklı birçok dergi yayınlanıyor. Bu dergilerin büyük kısmı İstanbul’da çıkıyor. Çok satan dergilerin medya holdingleriyle hem finansman, hem de dağıtım açısından bağlantıları var. Hatta bizzat bu holdinglerin yayın organları olarak çıkıyorlar. Bu dergilerde şiirler yayınlanıyor. Her sene ödüllü yarışmalar yapıyorlar. Şiir adına söyleşiler yapıyorlar. Şiir adına toplanıp kafaları çekiyorlar. Şiir üzerinden toplumsal bir kimlik elde eden insanlar yaratıyorlar. Güzel şeyler değil mi? Oysa ödülleri kendileri verip kendileri alıyorlar. Dergilerinde benim, bizim anlam veremediğimiz garip -sözüm ona- şiirler yayınlanıyor. Sahip oldukları güçleri kullanarak kendi şiir kitaplarını yayınlıyorlar. Ben bunlara “şiir klanı” diyorum. Bu klanın merkezi de İstanbul’da. Dışarıdan bir insanın bu klana girmesine pek sıcak bakmazlar. Kendilerini bir dağın tepesinde görüp şiir yazan insanları küçümserler. Gerçek sohbetlerinde birbirlerinin arkasından sarf ettikleri sövgüleri bir yazıda, bir söyleşide birbirlerine övgüye dönüşür. Birbirlerini de hiç sevmezler. Büyük bir aşkla şiire tutkun insanlar, Anadolu’nun dört bir yanından şiirlerini ulaştırır onlara. Onları görmezler. Kendisinden daha iyi şiir yazan biri onlara ancak düşmandır. Bu klanı sarsacak bir yeni oluşuma asla izin vermezler. Şiir yazmak, şiir eleştirmek, şiir yayınlamak ancak onların tekelinde olacaktır, yoksa rahatsız olurlar.”


Yukarıda anlatılanlar aslında benim şiir konusunda ciddi anlamda olmasını istemediğim fakat sıklıkla rastladığım konuların başında geliyor. Lafı daha fazla uzatmak niyetinde değilim. Amacım çözümsüz sorunlar yaratıp kenara çekilmekte değil. Sadece ve sadece şairleri, şiir severleri kışkırtmayı amaç edindim bu yazıda. Sitemlerimi kim üstüne alındıysa, kim hak verdiyse hepsine sağlık olsun diyorum. Her insan şiir gibi yazar, ama her insan şiir gibi yaşayamaz. Şiir gibi yaşayan insanlara merhaba diyor bu haftaki kritiğimize Sevgili Serap Sönmez Hanım’ın (Kardelen) güzel bir şiiriyle şiir kritik yolumuza devam ediyorum.


KONU:

Şiir biten bir ilişkinin ardından, insanın iç dünyasında meydana gelen hayal kırıklıklarının vermiş olduğu etkiyle yoğun bir kasvetinde yarattığı ruh haliyle sevgiliye sitemkâr söyleyişler sunarak okuyucunun hislerine hitap ediyor. İnsan sevgi ve aşk duygularının kuvvetiyle hayatını hep aynı mutlulukta devam edeceğini sanıp çeşitli beklentiler, değişik planlar kuruyor. Fakat bir takım etkenler hayal edilenlerin, umutların ve beklentilerin gerçekleşememesini ve kişinin hüsrana uğramasını sağlıyor. Aslında bu hemen hemen herkesin yaşadığı durumu şairimiz şekil ve mana bütünlüğünü de elden bırakmadan başarılı bir şekilde ifşa etmiştir.

İÇERİK:

//Tövbe ettim artık, aşka sevgiye
Usandım nazından, hazlar da bitti
Lâyık değil bu aşk, hiç bir övgüye
Doyurdu sözlerin, cüzler de bitti //

İnsan, hayatında yer verdiği ya da hissettiği duygulara neden tövbe eder? Başına bir olumsuzluk gelmesi en büyük sebebidir bunu yapmak için elbette ki. Ama bu olumsuzluğu, bu sıkıntıyı bir şekilde atlattıktan sonra insanın yeni baştan aynı duyguları yaşamak istememesinin başında tekrar eskiden tattığı keder ve melankolik ruh halini yeniden yaşama korkusundan kaynaklıdır. Aşk acısı çekenler bilirler; ateşlerde yanmak gibidir. Aşığın terk edilmesinden bahsediyorum, beklemediği veya istemediği bir anda sevgilinin çekip gitmesinden.

Sevdiklerimizden geçici olarak ayrı kalmak bile, duygusal olarak bizi sarsar, onları özleriz ve bir an önce kavuşmak isteriz. Peki ya öteki yarımızı buldum dediğimiz, ruh eşim dediğimiz, idealize ettiğimiz, onsuz nefes dahi alamayacağımızı düşündüğümüz, dünyayı neredeyse onun gözünden gördüğümüz, onunla yatıp onunla kalktığımız, taktığımız da taktığımız... Bu takıntıdan hiç de rahatsız olmadığımız, bir olduğumuz, bir olunca "ben"in ağırlığından kurtulduğumuz, mükemmelimiz, dünyanın bütün dertlerini bize unutturan aşkımız; bizi terk ederse ne olur?

Şairimiz şiirinin bu ilk kıtasını yeni bir ayrılığın başlangıcında sevilene bağlı yaşanılan sıkıntıların birikimiyle sevdiğine sitem ederek, tüm yaşanlara inanacak takatinin ve güveninin kalmadığını ifade eder. Abdurrahim Karakoç bir şiirinde bu duruma çok güzel değinmektedir.

“Ben nefret eyledim sizin gerçekten
Yalanı severim, yalanı gayri
Tiksindim bülbülden, gülden çiçekten
Yılanı severim, yılanı gayri”

//Bir rüzgardın sanki, estikçe estin
Canımdan bezdirdin, soluğum kestin
Bende bir bendin sen, kalbimde sestin
Usandım canımdan, özler de bitti//


Şair bu katısında giden sevgiliyi bir rüzgâra benzeterek birçok sebeple sevilenin sevenden uzaklaştığını anlatmak istiyor. Uzaklaşmalar sevginin ifade edilmesindeki güçlükle olabileceği gibi sevilene aşırı düşkünlük kaçan kovalanır deyiminde ki mananın gün yüzüne çıkmasıyla da gerçekleşebilmektedir.

//Canımdan bezdirdin, soluğum kestin
Bende bir bendin sen, kalbimde sestin//

Cengiz Özbey'in 'Aşkın Psikolojisi' isimli kitabı, birbirlerini sevdikleri halde ayrılan çiftlerin yaptığı hatalara ayna tutuyor. "... Aşka rağmen ayrılan sevgililer dayanılmaz acılar çeker, özellikle terk edilenler daha da ağır ruhsal çöküntüler yaşar. Kişi bu acıdan kurtulmanın yollarını arar, bildiği duyduğu her yolu denemeye çalışır, her çareye başvurur. Ayrılık sonrası veya terk edilmeden sonra çoğu âşık yaptığı hatalar yüzünden aşk acısından kurtulmak bir yana, içindeki aşkı saplantılı hale getirir.” Şairimiz bu mısralarda seven ile sevilenin arasında oluşan sevgi problemi ve çiftlerin özellikle sevenin beklentilerine ulaşamamasından kaynaklı sıkıntıları okuyana yansıtmaktadır.

//Aşkın bir alevdi, közümde söndü
Oysa mutluluğum, geldiğin gündü
Mevsimler değişti, kışlara döndü
Bu aşkın yolunda, düzler de bitti//

Aşk insanı bambaşka duygulara sürükleyen bir duygu. Hepimiz yaşadık, filmler seyrettik, efsaneler okuduk, geçmişte yaşanan örneklere ulaştık. Bana göre kor aşk aşkın son halidir. Şair bu bölümde aşkın kor halinden bahsediyor. İnsanı tasavvuf sınırlarına sürükleyen ve aşık olunana karşı bambaşka bir sınırda kalıp o duyguların yoğunluğunu yaşarken, sevilen bu duygulara karşılık vermeyerek sevinin içinde hissettiği aşkı kedere dönüştürmüştür. Son dizede artık yokuşlar çıkıyorum zorlu patikalara sürüklendim diyerek sevilene sitemlerine devam etmiştir.

//Gidişin yağmurdu, seldi gözümde
Sönmeyen aşkını, yaktım özümde
Yapraklar sarardı, düştü güzümde
Sonunda baharlar, yazlar da bitti//

Giden sevgilinin ardından hissedilen duyguların bir özeti niteliği taşıyor beklide şiirin bu bölümü… İnsan sevdiğinin hayatından gitmesine ne kadar sağduyulu bir tepki verebilir ki. Verse de ne kadar tutarlı olabilir. Her insan yara almıştır ayrılıklardan ve biten aşkların ardından oluşan ayrılıklar bile sızlatır insanın içini… Şair bu bölümünde bahar ve yaz benzetmeleriyle insanın içinde hissettiği o sıcak ve mutlu duyguların ayrılık sonrasında hüzne ve kedere dönüştüğünü ifade etmektedir. Bakınız Ümit Yaşar Oğuzcan bir şiirinde ayrılığın kederinin derinliğine işte böyle değinmektedir:

“Ayrılığın bir ağrıdır vurur şakalarımda
Ve büyür gözlerimde bir okyanus kadar
Derinden ses verir içimde bir tel
Sonra, birdenbire kırılır, kopar”

//Şimdi yokluğuna, çare ararım
Onanmaz yaramı, sensiz sararım
Bu çileyi nasıl hayra yorarım?
Senden, aşktan yana, uzlar da bitti//

İnsan aşk acısıyla karşı karşıya gelince önce kabullenmekte güçlük çeker olayları çeşitli psikolojik mekanizmalarla gidermeye çalışır ve sorgulamalar yapar. Bu kısa şaşkınlık dönemini atlattıktan sonra suçluluk dönemi başlar. Bu hem kendisini hem de karşı tarafı suçlamak ile devir daim yapan dönemden sonra artık bazı şeylerin gerçekten bittiğine kendini inandırdığı acıya alışma devresi oluşur…

Bağlanma kuramı üzerine yazan Bowly; sevilenin kaybına ilişkin öfkeyi "Bağlanılan nesnenin yeniden kazanılmasına yönelik bir mekanizma" olarak görür. Yas tutmak yani sevilen kişinin kaybının ardından yaşanan belli aşamalar vardır. Bu aşamalardan sağlıklı bir şekilde geçilebilmesi için, kişinin yas tutabilme kapasitesinin olması gerekir. Aksi halde terk edilme dönemi sonrası, duruma uygun olmayan baş etme davranışları, kişide daha büyük yaraların açılmasına sebep olur. Kişisel gelişimin yolunu tıkayan sonuçlar doğurur.

Yas tutma sürecindeki ilk aşama, ayrılığı kabullenmeyip karşı tarafı yeniden elde etmeye yönelik davranışlar göstermektir. Karşı tarafın söylediği insani bir iyi söz bile bir umut ışığı doğurur ve birlikteliğin devamı için yollar aranır hatta kimi zaman fazlasıyla ısrarcı bile olunabilir.

İkinci aşama öfkedir; "Bunu bana nasıl yaparsın?" şeklinde düşünmenin yarattığı duygu aşırı öfkedir, bu öfke nefret boyutuna kadar gider. Terk edilen kişideki narsisistik öfke, benliğin zedelenmesi ile ilgilidir ve açılımı şöyledir; "Bana rağmen beni terk ediyorsun... Hiç mi değerim yoktu? Beni hiç mi sevmemiştin... Hiç mi değer vermemiştin... Senin için yaptıklarımı nasıl olur da görmezsin... Her şey yalan mıydı?" Aşık bu dönemde kendi varlığının değerli bulunmadığını takıntılı bir biçimde yaşayıp, yatıp kalkıp ilişkisini ve ayrılık sürecini düşünür.

Giderek çaresizlik duyguları hissetmeye başlar, giden kişiyi geri getiremeyeceğini anlar ve derin bir acı ve üzüntü yaşar. Kaybedilen kişiyi geri getirmek mümkün olmadığı için suçluluk yaşanır. Bu dönem depresyon dönemidir.

Son aşama kabul dönemidir, kaybedilen kişinin artık gelmeyeceği yavaş yavaş kabul edilir ve kişi gündelik ilişkilerine döner. Kişi normal duygularını tekrar yaşamaya, yeniden sevinmeye, merak etmeye, üzülmeye başlar.

Şairimiz bu bölümde bu aşamadan bahsetmektedir. Acıya alışıp bu acıdan kurtulmak için çareler üretmek ve bir an önce aşk acısı çeken kişinin eski mutlu hayatına geri dönme arzusunun kaleme almaktadır. Bu süreç herkesçe farklı yaşanır ve farklı değerlendirilir. Şair tek başına sevgiliden uzakta geçireceği hayatını sürdürme girişimlerine bu bölümde atmaktadır.


//Sendin oysa dalım, kırıldın, soldum
Çölünde vahayken, bir serap oldum
İçinde ki nefes, yoluna yoldum
Bir garip şairdim, feyzler de bitti//

Bu bölümde benim ilk dikkatimi çeken şairin kendi ismini söz sanatının güzellikleriyle kıtalara yer etmesi oldu. Hem divan edebiyatında sıkça rastladığımız şiirin son kıtasına kendi isminin yazılmasıyla oluşan koşma tarzı bir şiir yaratılması hem de sanatlı bir cümle oluşturulması bakımından hem de şairin kendisine atıfta bulunması bakımında çok zekice buldum. Tüm güzellikler seninle vardı, yazdığım her şiir seninle bir bütündü sen gittin ben artık bambaşka bir kişiye dönüştüm diyerek şairimiz şiirini sonlandırmıştır. Ben burada anlam olarak bir eleştiri yapmak istiyorum bir önceki kıtada çareler arama dönemine geçmişti bu bölümde tekrar bir önceki mekanizmaya geri dönmüş. Bence bu kıta şiirin beşinci kıtası olacak anlama haiz ve beşinci kıtada şiirin son kıtası olabilecek mana ve güçte. Güzel şiirlerde buluşmak üzere, aşka layık âşıklar edinmek dileğiyle…

ŞEKİL:
Şiir 6+5=11’li hece ölçüsüyle yazılmış. Koşma tarzı kafiye kullanılmış. Duraklara dikkat edilmiş. Ayak olarak kullanılan hazlar-cüzler-özler-düzler-yazlar-uzlar-feyzler sözcüklerindeki –z yarım kafiyesidir. –lar ve ler ekleri redif olmuştur.

Tövbe ettim artık, aşka sevgiye
Usandım nazından, hazlar da bitti
Lâyık değil bu aşk, hiç bir övgüye
Doyurdu sözlerin, cüzler de bitti

Sevgiye-övgüye sözcüklerinin kökü sevgi ve övgü’dür burada –vgi, ü sözcükleri zengin kafiye oluşturmaktadır. –ye sesleri rediftir.

Bir rüzgardın sanki estikçe estin
Canımdan bezdirdin, soluğum kestin
Bende bir bendin sen, kalbimde sestin
Usandım canımdan, özler de bitti

Estin-kestin-sestin sözcüklerinin kökü es-kes ve ses’tir burada –e,s harflerinden tam kafiye yapılmıştır. –tin sesleri rediftir.

Aşkın bir alevdi, közümde söndü
Oysa mutluluğum, geldiğin gündü
Mevsimler değişti, kışlara döndü
Bu aşkın yolunda, düzler de bitti

Söndü-gündü-döndü sözcüklerinin kökü sön-gün ve dön’dür.ö,n-ü,n sözcükleri tam kafiye oluşturmuştur. –dü sesleri rediftir.

Gidişin yağmurdu, seldi gözümde
Sönmeyen aşkını, yaktım özümde
Yapraklar sarardı, düştü güzümde
Sonunda baharlar, yazlar da bitti

Gözümde-özümde-güzümde sözcüklerinin kökü-göz-öz- ve güz’dür. –ö,z ve –ü,z sesleri tam kafiye -ümde sesleri ise rediftir.

Şimdi yokluğuna, çare ararım
Onanmaz yaramı, sensiz sararım
Bu çileyi nasıl hayra yorarım?
Senden, aşktan yana, uzlar da bitti

Ararım-sararım-yorarım sözcüklerinin kökü -arar-yor-sar’dır. Burada –r sesi yarım kafiye –ım sesleri rediftir.

Sendin oysa dalım, kırıldın, soldum
Çölünde vahayken, bir serap oldum
İçinde ki nefes, yoluna yoldum
Bir garip şairdim, feyzler de bitti

Soldum-oldum-yoldum sözcüklerinin kökü –ol-sol-yol’dur. Burada –ol sesleri tam kafiye –um sesleri rediftir.

Not: Divan şairlerinin ve halk şairlerinin kalın sesliler ( a, ı, o, u) ve ince seslileri ( e,i,ö,ü) kafiye saydıklarını unutmayalım yani ( sar, sır, kor, kur: yani ar, ır, or, ur tam kafiye sayılır) veya hatta sesli harflerin tümünü kafiyeli saydıkları da dikkatten kaçmamalıdır yani avare, çaba, sarı, kuru vb kafiyeli sayılır. Bunun nedeni Osmanlıcada sesli harfleri karşılayan sadece ü seslinin ama dilimizde sekiz seslinin bulunması ile ilgilidir.Arap alfabesinde ( o,u, ö,ü sesleri sadece vav harfiyle, ı,i (ye) harfiyle, a, e nin de ( he) Sesi ile gösterilebilmesi sebebi iledir.

Kafiye ile ilgili meraklısına bilgi: Mısra sonlarında, farklı kelimelerdeki ses (harf) benzerliğidir.Ama benzerliği sağlayan,ek veya hece farklı görevde ve anlamda olmalıdır. Kafiye mutlaka rediften önce gelir. Redif ise kafiyenin tersi olarak kafiyeden sonra gelen aynı görevli ve aynı anlamlı ve aynı şekilde yazılan, ses, hece veya kelimelere denir.

a) kelimeler farklı anlamda ama aynı seslerle bitmelidir. Kitap, bitap, hitap, Arap, çorap, şarap(ap) kafiye
b) Kelime kökleri ve eklerle de sağlanabilir ama yazım aynıyken görev ve anlam farklı olmalıdır. göz(üm), üzüm, tut(um) üzüm, kök, göz(üm) deki üm sahiplik eki, tut(um) fillden isim yapan ek, yan, üzüm, tutum ve gözüm de -üm sesleri anlam ve görevce farklı yazım olarak aynıdır.
Bu tariflere uygun veya farklı uygulamaları görelim.

Altın da bir pula olur mu kabil
Ehli ile konuş olasın ehil
Cahille konuşma olursun cahil
Kişi ayarından düşer mi düşer

Yukarıdaki şiirde 'il' seslerinde kafiye vardır.

Sen bir ceylan olsan ben de bir avcı
Bulunmaz dermanı yoktur ilacı (A.Veysel)

Kökler av, ve ilaç tır. Köklere gelen -cı ve - ı ekleri farklı görevlerdeki eklerdir.-cı meslek yapım eki-ı belirtme durumu eki Dolayısıyla avcı ve ilacı kelimelerindeki (-cı )sesleri Tam kafiyelidir.

Gül büyütenlere mahsus hevesle,
Renk renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!(N. Fazıl)

Kökler, heves, bes(i düşmüş) ses, tir tir. O halde - le ekleri aynı görevde olduğuna göre REDİF OLACAĞINDAN kafiye heves, ses ve bes(i) köklerindeki ES seslerindedir.


Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık mabedin içini
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini ( F. Nafiz)

ARA_r da, DUVAR-da( r yarım kafiye, da lar redif)

Bugün nişanlansan, yarın evlensen
Benden başka bin bir kişi sevsen
Hepsiyle ayrı ayrı izdivaç görsen
Bir gün dönersin diye bekleyeceğim (A. Hamdi Tanpınar)

Kökler: EV- len-se-n, SEV-se-n, GÖR- se-n ( -se, dilek şart eki, - dönüşlülük) ev, sev, gör köklerinde kafiye olmadığı, -se-n eklerinin de aynı görevde olduğunu görüyoruz. Bu durumda kafiye hatalı kurulmuş redif kafiye kabul edilmiştir. Aydın şairlerimizin pek çoğunda bu tip kafiye hataları gözükmektedir. A.H.Tanpınar Edebiyat profesörü olan tanınmış bir şair ve romancımızdır.

Bağın kapısını açtım
Sanasın cennete düştüm
Doldurdum badesin içtim
Ne bağ duydu ne bağbancı ( Gevheri)

Şiirde farklı bir uygulama vardır. Kafiye aç-, düş-, iç, kökleri üzerine gelen( -t_im, um, üm) eklerindedir. Bu ekler şahıs ekidir.( iç-ti-m: ti, dili geçmiş zaman eki, -m=şahıs eki, yani geçmiş zaman da suyu içen benim) Kısaca- ti-m ekleri aynı görevde ve anlamda olduğu için kafiye değildir. Kafiye aç, düş, iç kelimelerindeki sert sessizlerde düşünülmüştür. Ama bu sesler göz açısından kafiye sayılmazlar kulak açısından birbirlerine yakın sert sessizlerdir.
Yüreğinize nice güzel şiirler yağsın…




// Sevgi Özlem Özcü //
“ gizLi özNe “





Bu kritikten sonra;
Safiye Samyeli, Yağmur ŞİMŞEK, Şükran Aydoğan, Huma (Sevda Gasimova) üyelerimizin bir şiiri değerli editörümüz //Sevgi Özlem ÖZCÜ // " gizLi özNe " tarafından kritik yapılacaktır.



Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Sensiz Bir Hiçim başlıklı yazı Kardelen tarafından 06.10.2011 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı