Eklenme Tarihi : 22.10.2011
Okunma Sayısı : 4600
Yorum Sayısı : 28
Etiketler
HimmetAYGÜT
HimmetAYGÜT
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Yıldızlı Yazı

Bu Yazı 23.10.2011 tarihinde
YILDIZLI YAZI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Şişeden Gemiler...
Şişeden Gemiler...
 
 
şair yüreği herhalde
herşeye yazıyor işte...
 
şimdi geldim
üstümde deniz tuzu
bacaklarımda egzoz kokusuyla...
 
bugün bir deniz çizdim senin için.
bir sandalyeyi boş bırakıp herhangi bir çay bahçesinde
biri yeşil iki çay söyledim,
sen salacak de, örneğin...
 
sonra bakışlarım düştü
sessiz bir bankın yalnızlığına.
gündüzü geçip geceyi çizdim elbet,
sonuçta aşk sarhoştu ve belki çok.
ve belki bundandı fark edememişliğin
dizinin dibinde sızmalarını...
 
çok korku büyütmüşüz meğer
sevdaya, özleme, ayrılıklara dair.
ellerimde gölgenle de geçmiştim bu yollardan
ve yine
senin yaptığın gibi türkülerle de geçtim ama,
sonuçta yaşanan suskunluktu be gülüm
her şıkta bizi bekleyen tüm sonlar gibi...
 
ne yapsam?
yaşa istiyorum elbet ama
çocukluğumu kaybettirdin büyüterek beni.
bulursam yeniden, söz!
hem onu hem seni öldüreceğim
tarabya sahilinde bir bankın şahitliğinde
şişeden gemilerde...
EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 24.04.2013 )
TAHLİL:


İnsan hayatını sadece makine gibi duygudan ve ruhtan ayırarak sırf somut ve katı kurallar çerçevesinde yaşamış olsaydı nasıl olurdu diye soruyorum bazen. Ve hayatımızı renklendiren onca güzel bulduğumuz olguyu düşünüyorum. Film izlemek, müzik dinlemek, bir resme bakmak, şiir yazmak, mısraları okumak… İnsanlarca güzel olarak nitelendirilen her şey geçiyor aklımdan bir bir… En basiti toz halindeki bir tohumdan oluşan güzel kokulu bir çiçeği seyretmek bile… Farkında mısınız değerli okurlar; hepsinin özüne indiğimizde bir üretimle karşı karşıyayız…

İnsanı doğadaki diğer canlı türlerinden ayıran bir özelliğin de sanat eseri üretmesinin olduğu söylenir. Kuşkusuz insan yaşamı, salt fiziksel gereksinimlerin giderildiği ve çalışmayla geçen bir süreç olsaydı, ne kadar da kuru, yavan, tatsız ve içi boşalmış olurdu. Sinema, müzik, edebiyat, heykel, resim, tiyatro gibi sanat eserlerinden yoksun bir yaşamda insan ruhu aç kalmaz mıydı?


Bu haftaki kritiğimize sitemizin değerli şairlerinden Himmet Aygüt’ün değerli bir şiirine konuk olacağız. Ama öncesinde biraz bizlerden bahsetmek istedim. Şiirin bende hissettirdiği duyguların ışığında ilerlerken kelimelerin oluşturduğu hamuru şekillendirip bir sanat eseri kıvamına dönüştürebilen sanatçı kişiliği ile çoğunluktan kendini ayıklamayı bilmiş ve üreten insan konumuna geçerek bambaşka bir ruh ile sanat yetisine sahip olmuşluktan söz etmeliyim.


Sanat asırlar öncesinden beri insanlığın hayatında var oldu. Bu bambaşka pencerenin ilk camını ve çerçevesini inceleyenlerden olan Aristoteles’in sanatı taklit (mimesis) olarak nitelemesi, sanatın insan ruhunun dış dünyadan içe yönelmesi, duygusal anlamda coşması, taşması, akıl ve mantığın baskısından uzaklaşması olarak tanımlanmaktadır. Fransız heykel sanatçısı Rodin’e göre sanat, dünyayı anlamak ve anlatmak isteyen bir düşünce çabası, Freud’a göre erişkinin, yaşam karşısındaki tavrı, oyun keyfi olarak yorumlanıyor.



Sanat eserinden bahsedecek olursak;
Sanat kavramının kapsamı içinde bulunan sanat eseri, en genel ifadeyle bir yaratıcıya (sanatçıya) bağlı, onun tekniğini, üslubunu, dünya görüşünü, insan anlayışını imleyen, özgün, tek ve yeni bir ürün olarak tanımlanabilir.

Sanat eserini yaratıcılığın psikoloji, psikiyatri ve felsefesi bağlamlarında irdeleyen, “Yaratma Cesareti” adlı kitabın yazarı R. May, sanat eserinin tanımlanmasında sanat ile özgün sanat arasındaki ayrımı ortaya koyar ve bir ürünün sanat eseri olduğunun kabul edilebilmesi için önce sanatçının, eserinin “sanat eseri” olduğunu kabul etmesi gerektiğini söyler.Bu düşünceye karşıt görüşe göre ise sanatçı, “Ben yaratıcıyım, benim eserim bir yaratı ürünüdür.” diyemez, dememelidir. Ancak alıcılar o sanatçıya, yaratıcı ve onun sanat eserine de yaratı sıfatını yükleyebilirler. Bu yükleme bazen yıllar, on yıllar alabilir, bazen de hemen gerçekleşebilir. Sanat eseriyle ilgili bir başka tanımlama da, “anlamsızlık korkusu”nun “ölüm korkusu”ndan daha yaman olduğunu bilen Soljenitsin’e aittir. Yazar, sanat eserinin, ölüm korkusunu sanatıyla aşmaya çalışan sanatçının ürünü olduğunu öne sürer.

Sanatçı ise yukarıda belirttiklerimin ve topladığım kaynakların ışığında;

Hayal kurma yetisi olan, bir duygu ve duyarlılık gücü bulunan kişidir, kuşkusuz. Ancak
onun kesin bir tanımlamayla sanatçı niteliğine bürünmesini sağlayan algılama biçiminin özgünlüğüdür. Her ürünün sanat eseri, her yaratıcı insanın da sanatçı tanımına sığmamasının nedeni burada yatmaktadır. Platon’dan beri “gerçek sanatçı” denildiğinde kastedilen, yeni bir gerçekliğe yaşam veren, insan bilincini genişleten, kendi varlığını ortaya koyan kişidir.


Hepimiz dünyaya farklı pencerelerden bakıyoruz. Fakat yıllardır süregelen bu farklı kişiliklerdeki sanatçıların içinde bulundukları yaşama bakış açıları aslında sanatçı penceresinin toplum içinde farklılık oluşturan bir pencere olduğundan kaynaklıdır.

Rus yazar A. Çehov, "Yaratıcının, yaratma sürecinde bir sorununun olması gerektiğini ve bunu bilinçli bir plan içinde yapmak zorunda olduğunu savlar. Yaratıcılığın ortaya çıkması için çarpılacak bir duvar olması” gerektiği söylemiyle, huzurlu ve mutlu bir yaşamın sanatsal yaratıcılığı tetiklemiyor olması olgusu, sanatçıların neden hep mutsuz insanlar oldukları genellemesine götürebilir mi?

Dostoyevski, Beethoven gibi sanatçılar ve eserleri üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda Freud, sanatçının baskı altında tuttuğu dürtülerini, düş gücü ve imleme ile doyuma ulaştırmaya çalıştığını öne sürer. Sanatçının yaratma nedenlerinin gerisinde yaşam öyküsü, kişiliği ve davranışları yatar. Örneğin, Dostoyevski’nin babasına olan nefreti, onun ölmesini istemesi ama bundan suçluluk duyması Karamazov Kardeşler adlı romanında yansımasını bulur. Freud, sanatçıyı içe dönük, içgüdüsel gereksinimlerinin baskısı altında, onur/güç/servet/ün ve kadınların sevgisini kazanma arzusunda, fakat doyumsuz biri olarak tanımlar; kendini doyumsuzluk içinde hisseden sanatçının, yaşamsal gerçekle bağını kopardığını ve böylece tüm dikkatini düş gücünün kapsadıklarını gerçekleştirmeye yönelttiğini söyler.


Bu bilgilerin doğrultusunda şairimizin;


//şair yüreği herhalde
herşeye yazıyor işte.../ dizelerini uzun uzun düşündüm. Ve sanatçı kişiliklerini elimdeki kaynaklar doğrultusunda araştırdığımda Doksat’ın Eski Yunan’dan bu yana sanatçıların ortak kişilik özelliklerinde: maceraperestlik, isyankârlık, bireycilik, oyunculuk, sadelik, inatçılık, otoriteye direnç gösterme, geleneksel olanın dışına çıkma eğilimi, duyarlı, sanatı söz konusu olduğunda tüm dikkatini ona odaklayan, sanatını tek amacı haline getirebilen, mükemmeliyetçi, ayrıntıcı, yabancılaşma ve yalnızlık duyguları içinde olduğunu belirten fikirlerine paralel bir dünyada yaşadıklarını ifade edilmiştir. May;"iyi-uyumlu" insanların büyük ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, mimarlar, müzisyenler olmalarının çok nadir olarak karşımıza çıktığı saptamasında bulunarak, yine de sanatçı insanın ayırıcı özellikler taşıdığını kabul eder. O’na göre sanatçılar, genellikle kendi iç dünyalarına dönük, yumuşak huylu bireylerdir. Ancak, tam da bu özellikleri (yumuşak huylu olmaları) onlara, baskıcı bir toplum açısından çekinilecek kişiler olma niteliği kazandırıyor. Çünkü sanatçı, doğası gereği “kafa tutma” gücünü kendinde görendir, “asi”dir. Sanatçıların gündelik, duygusuz ve sıradan olandan hoşlanmadıklarını, hep yeni arayışlar içinde bulunduklarını, yenidünyalara açılma fikrini benimsediklerini, böylece “soyun yaratılmamış vicdanı”nın yaratıcıları olduklarını savunan May, yaratma sürecinde sanatçının sıra dışı, yoğun bir süreç içinde bulunduğunu kabul eder. Kalp atışları hızlanır, kan basıncı yükselir, dikkati bir noktaya odaklanır, çevreyle bağlantısı kesilir, yemek, içmek, uyumak gibi fiziksel gereksinimlerini unutur, yorulmaksızın, kesintisiz çalışır. Sonuç olarak, burada söz konusu edilen saptamalarla birlikte, sanatçının kişilik özellikleri ve yaratma nedenleri olarak sıralanabilecek görüşlerden bazıları da şunlardır: Yaşamı bir oyun gibi algılamak, yaşamsal sorunlara şaka duygusuyla yaklaşabilmek, yaşama ve sanatına yukarıdan bakabilmek, yaşamsal çelişkileri fark edip dengeleme ve uzlaştırma olgunluğunda olmak, ölüme meydan okuma ve daha çok sevilme arzusunda olmak, kişiliğini bulabilmek, kendini dengelemek, yaşamını anlamlı kılmak için yaratmak, ilgi çekmek, önemsenmek.Şövalenin arkasındayken tüm dünyada tek başına olduğu duygusuyla, sakince, pür dikkat resmini yaparken son derece etkileyici bir görünüm sergileyen Sezan’ın, eserini ortaya çıkarmaktan başka hiçbir kaygısı olmasa gerektir. Bu düşüncelerle şiirimizin bu mısrasına derin bir göz attığımızda;


//şair yüreği herhalde
herşeye yazıyor işte...//



Şair yüreğinin yazma sanatını hayatının her döneminde gerçekleştiren sanatçının alışılmışın dışında ki kişilik ve yaratma gücüyle ortak bir ruh gücünde buluşarak belki imkansız gibi gözüken her türlü olay ve olguyu içe dönük düş gücünü ortaya koyarak bir sanat eseri ortaya koyabilme başarısını ifade ettiğini dizelerden anlayabiliriz. Bu düşüncelerle hepimiz üreten, üretmeyi seven sanatçı kişiliğimizle yeryüzünü farklı bakış ve iç dünyamızdaki ruh ile süslerken karşılaştığımız gelgitlerin hakkımızda konuşulanların bir özetini çıkarmak istedim… Bizi başkalarından değerli kılan özelliklerimizin bilincine vararak kritiğimize devam edelim.


KONU:

Konusu itibarıyla şair bir ayrılık sonrasındaki ruhsal atmosferi ve yaşadıklarını daha çok tasvirlerden yardım alarak mısralara dökmüştür.Şiirde sevilen ayrılık sonrasında derin ve uzun uzun düşünerek geldiği noktayı içsel bir konuşma havasında giden sevgiliyle konuşur gibi okuyucuyla paylaşmıştır bir şiirin eteklerine gizleyerek…




İÇERİK:



//şimdi geldim
üstümde deniz tuzu
bacaklarımda egzoz kokusuyla...

bugün bir deniz çizdim senin için.
bir sandalyeyi boş bırakıp herhangi bir çay bahçesinde
biri yeşil iki çay söyledim,
sen salacak de, örneğin...//


Bu bölümde uzun bir yolculuk yapıldığını şiirdeki kahraman anlatıcının bacaklarına sinen egzoz kokusundan anlıyoruz. Şimdi geldim, diyerek çok taze bir yaşanmışlığı arkasında bırakmış ve yeni bir sayfa aralamaya çalışan hatta bunu şimdilik başaramamış iki kişilik bir hayatı varken yalnızlığının onu karşılayacağı bir hayata başlayacağını “üstümde deniz tuzu” diyerek hem gözyaşlarına hem de denizaşırı mesafelerle sevdiğiyle arasına derin bir engel koyabildiğini fark ettiğimiz “ bu gün bir deniz çizdim“ mısralarında görüyoruz.


//bir sandalyeyi boş bırakıp herhangi bir çay bahçesinde
biri yeşil iki çay söyledim.//


Bu dizede ifade edilen duyguya benzer bir dizede de rastladık edebiyatımızda:


“iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.”


Yukarıdaki iki dize Cemal Süreyya’dan, Sevda Sözleri’nden... Çay imgesi eski edebiyatımıza oranla modern edebiyatımızda çok defa kullanıldı. Hepsi de ayrılık ve hüzün içerdi… Şairimiz de öyle yapmış… Tıpkı Osman Konuk gibi:


“Ama bu kente gelirsen unutma beni ara,
Sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım.”


Ve son bir örnekle Ali Lidar;

“Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde
Yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu
Otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime
”Anne” dedim, ”hadi çay koy da içelim”… “


İki çay koydu şairimiz tıpkı birçok modern şairin dizelerine serpiştirdiği gibi, çay imgesini kullandı ayrılığın hüznünde… Masalardan biri boş, bardaklardan birine henüz hiç el değmedi… Okuyanlar anladı tükenmeyen bir aşkın içimizde bıraktığı o ıssızlık duygusu ile bir kandırmacadır tutturdu şair… Hepimizin yaptığı gibi giden sevgilinin hayalini karşımıza oturttuk ve döktük içimizi bir şiirin yamacında… Çünkü şair üreten bir insan, yukarıda bahsettiğim sanatçı özelliklerine haiz ve ne yapsa yeri aşkın delilik sınırlarına hakim olmuşluğuyla…
Ve Salacak…
Hüznün debisinin en kuvvetli olduğu Üsküdar’ın kızı… Niçin sevdiğini Salacak’ta bıraktı? Belki de “Kız kulesi” yüzünden… Nice hikâyeler dinledikten sonra içinden orası geçti… Belki de şiirsel bir mekan olduğundan… Ya da yaşananların şahit olduğu yerdi… Yitik furya sebebini bilemeyiz, sadece anlamlandırabiliriz yazılan mısraları…



//sonra bakışlarım düştü
sessiz bir bankın yalnızlığına.
gündüzü geçip geceyi çizdim elbet,
sonuçta aşk sarhoştu ve belki çok.
ve belki bundandı fark edememişliğin
dizinin dibinde sızmalarını...//



Gündüz, günışığının serpiştiği anlar, sabahın getirdikleri, aydınlık ve mutluluğun yaşandığı zamanlar… Şairin iç dünyasındaki vakitlere uymuyor. Hüzün çünkü geceye yakışıyor en çok… İçinde bulunduğu ruh hali, ayrılık sonrası biriken duygu fırtınası gece kadar karanlık ve gecenin deminde filizlenmeye mecbur. Çünkü bizi hüzünlendiren vakitler akşamın kendini geceye teslim ettiği anlarda oluyor…Attila İlhan; “Gece Buluşması” isimli şiirinde sesleniyor sevgiliye karanlığa bırakıp gözlerini:

“Çünkü ben buradayım karanlıktayım”

Aşkın ızdırabına gark olanlar bilirler, acı en çok gece vakti hissedilir. Ve içinde şayet varsa aşka ve ayrılığa dair bir sızı kimse sabahları arzulamaz. Tıpkı Attila İlhan gibi… Tıpkı şairimiz gibi… Bu nedenle şairimiz şirin bu bölümünde gündüzün ortasında içindeki hüzünle gündüzü geçip geceyi çizdi, ruhundaki kederi, içindeki acıtan sevgiye en çok geceye yakıştırdığı için…



//çok korku büyütmüşüz meğer
sevdaya, özleme, ayrılıklara dair.
ellerimde gölgenle de geçmiştim bu yollardan
ve yine
senin yaptığın gibi türkülerle de geçtim ama,
sonuçta yaşanan suskunluktu be gülüm
her şıkta bizi bekleyen tüm sonlar gibi...//



Bu bölüm şiirin düğümünün yavaş yavaş çözüldüğünü okuyucuya gösteriyor… Hüznün sebebini, dizelerde ifade edilen sembol ve tasvirlerin kaynağını okuyucuya sunuyor. Birlikte yaşanılan süreçte hissedilen korkuların gerçekleştiğini şairin kendisinin de kabul ettiğini anlıyoruz dizelerden. Kendini güvende hissetme isteği ilişkilerde kaçınılmaz olarak kedere ve korkuya sebep olur. Bu güvence arayışı güvensizliğe davetiye çıkarır. Çoğumuz sevmenin ve sevilmenin verdiği güvenceyi isteriz ama her birimiz kendi güvenliğinin, kendi hayat yolunun peşindeyken sevginin yetersizliğini çok sonra anlarız. Ayrılık gelip çattığında şairin dizelerinde ki duygular yapışır yakamıza… Her şıkta bizi bekleyen tüm sonlar gibi elimizde avucumuzda yaşananlara ayak uydurup ayrılığı kabullenip susmak kaldı derken aslında şair bir mecburiyeti de ifade ediyor bize. Ben her türlü yaşadım seni acısıyla tatlısıyla ve ayrılığa doğru ilerlediğimi çok sonra anladım diyor şair.


//ne yapsam? yaşa istiyorum elbet ama
çocukluğumu kaybettirdin büyüterek beni.
bulursam yeniden, söz!
hem onu hem seni öldüreceğim
tarabya sahilinde bir bankın şahitliğinde
şişeden gemilerde...//


Ve son söz çıkmış sevenin yüreğinden bu bölümde… Ruh tasvirleri sona ermiş ve gidenin gerçekten gittiğine ve aşkın ayrılıkla kesin olarak yer değiştirdiğine kanaat getirmiş şair bu dizeleri yazarak.


“çocukluğumu kaybettirdin büyüterek beni.”

Cezmi Ersöz bir yazısında “ Büyümek dedikleri aslında hep üşümektir.” Diyor. Büyümek yaşamaktan türüyor. Yaşadıkça karşılaşılan hayal kırıkları kadar ruhsal bir gelişime uğrar duygularımız. Görüp geçirmişlik “inanma” içgüdümüzü törpüler… Çocukça duyguların saflığını kaybeder ve şüpheyle bakarız. Kendimize görünmez duvarlar örer içimizin en derinliklerine kimseyi yaklaştırmaz oluruz.Şair karşılaştığı bu ayrılık acısıyla, içinde taşıdığı çocukluğun heyecanlarından, saf duygularından arınarak aslında bir yetişkin haline dönüştürmüştür ruhunu…Ve tekrar aynı hataya düşmek istemediğini şu dizelerden görüyoruz:


“bulursam yeniden, söz!
hem onu hem seni öldüreceğim”


Burada dikkatinizi çekeceğim bir başka konu şiirde geçen sevenin giden sevgilisini Salacak’da hayal etmesi. Kendisi ise Tarabya sahilinde olması. Ve şairin şiirin ilk bölümünde “Bir deniz çizdim senin için “ şeklinde bir dize kurması aslında seninle aramda bir deniz var gibi bir düşünceye kapılmamı sağladı ve zekice buldum. Çünkü Tarabya Avrupa Salacak Anadolu yakasındadır. İkisini ayıran Boğaz’ın mavi suları vardır.



ŞEKİL, DİL VE ÜSLUP:


Şairin şiiri yalın bir Türkçeyle yazılmış olur her dönem anlaşılabilir niteliktedir. Şiir, vezin bakımından da serbest. Dolayısıyla şeklî anlamda vezne dayalı bir ahenk yok, ancak şiirin bütününe yayılan serbest vezin içinde hissedilen derunî ahenkten bahsedebiliriz.Şiirde iç konuşma üslûbu vardır. Şiir, baştanbaşa şairin iç konuşmalarından meydana gelmektedir.

Ayrıca; şiirde bir takım dil ve ifade sapmaları mevcuttur. Serbest şiirlerde aranan özelliklerden biri en etkili ve fazladan arınmış sözcüklerle duyguyu yakalayabilmektir. Şairimiz yazdığı bu şiirde duyguyu yakalarken bazı fazlalık sözcükler kullanmıştır.

//bugün bir deniz çizdim senin için.
bir sandalyeyi boş bırakıp herhangi bir çay bahçesinde
biri yeşil iki çay söyledim,
sen salacak de, örneğin...//


Hemen her dizede “bir” kelimesini kullanmış olan şairimiz fazlalık ve tekrar cümlelerine yol açmaktadır. Yokluğunda anlam değişmeyen birler kaldırılmalıdır.Dolayısıyla ilk dize ve ikinci dizedeki "bir ve herhangi" bir sözcükleri fazlalıktır.


//sonuçta aşk sarhoştu ve belki çok.
ve belki bundandı fark edememişliğin//


Dizelerinde ilk dizede bir anlam zayıflığı ve anlatım bozukluğu mevcuttur. “Ve “ bağlacı kullanılması için iki ayrı olgunun olması gerekmektedir. “Sonuçta aşk sarhoştu ve belki çok” dizesinde tek bir olgu anlatılmış fakat vurgu amaçlı “ belki çok” kelimeleri ve bağlacından sonra eksik bir anlatımla yerleştirilmiştir.

Hepinizi üreten, iç dünyanızda kurduğunuz yaşamların içinde sanata ve sanatın sizleri farklı kılmasına sebep olan kelimelere emanet ediyorum.Bir sonraki kritiğe kadar…

Güzel şiirlere imza atmanız dileğimle…




// Sevgi Özlem Özcü//
“gizLi özNe”




KAYNAKLAR

1. Şener S. Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi. İstanbul, Adam Yayınları, 1982

2. Erinç SM. Sanat Psikolojisine Giriş. İkinci baskı, Ankara, Ütopya Yayınevi, 2004

3. Lentriccihia F, McAuliffe J. Katiller, Sanatçılar ve Teröristler. B Yıldırım (Çev.), İstanbul, AyrıntıYayınları, 2004,

4. San İ. Sanat ve Eğitim. Ankara, Ütopya Yayınevi, 2003

5. May R. Yaratma Cesareti. A Oysal (Çev.), İkinci baskı, Metis Yayınları, 1994

6. Alatlı A. Gogol’un İzinde – 1. Kitap Ayınlanma Değil Merhamet. İstanbul, Everest Yayınları, 2004.

7. Alper Y. Freud’dan bugüne yaratıcı – sanatçı psikodinamiğine bakış. XI. Anadolu Psikiyatri Günleri (5–8 Haziran 2002), Adana.

8. Tozar Z. Delilik ve dahilik. O ince çizgi. Bilim ve Teknik Dergisi, Ankara, Ekim 2002, sayı 419

9. Krişnamurti. İç Özgürlük. İ Güngören. (Çev.), İkinci baskı, İstanbul, Yol Yayınları, 1988

10. Egri L: Piyes Yazma Sanatı. STaşer (Çev.), İstanbul, Yazko, 1982

11. Şahiner R. Yaratıcı Bir Cesaret Üzerine. İstanbul, Cumhuriyet Dergi Eki, 14 Ekim 1999

12. Kagan M. Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat. A Çalışlar (Çev.), İstanbul, Altın Kitaplar, 1982

13. Freud S. Sanat ve Edebiyat. E Kapkın, AT Kapkın (Çev.), İstanbul, Payel Yayınevi, 1999

14. Doksat MK. Transandan’ın (Mistik ve Artistik Yaşantıların) ve Yaratıcılığın Psikolojisi, Psikolojisi, Psikobiyolojisi. httt.abone.turk.net/doksat

15. Ay YZ. İÜHA İ.Ü. İletişim Fakültesi. NTVMSNBC. 15 Mayıs

16. Jung CG. Analitik Psikoloji. E Gürol (Çev.), İstanbul, Payel Yayınevi, 1997

17. Batrakova SP. Ot Sezanna K Picasso (Sezan’dan Picasso’ya). MP Kotovskaya, SA İsaev (eds.): Gosudarstvenni İnstitut Teatralnogo İskusstva (GİTİS), Moskova, 1991
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Şişeden Gemiler... başlıklı yazı HimmetAYGÜT tarafından 22.10.2011 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı