Eklenme Tarihi : 15.07.2009
Okunma Sayısı : 7276
Yorum Sayısı : 22
Etiketler
İbrahim Çam
İbrahim Çam
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Gözlerimi Yaktın Gitme Diyorsun
Gözlerimi Yaktın Gitme Diyorsun



Ay ve güneş yağmur ve kar
ayışığında sen dışarıda rûzigâr
kutsadığım aşkım
içimde gezinen bu sancılı nâr
gitme diyorsun

gönül kapında ölü kaldı gözlerim
her seherde sana çıkar yollarım
sensizlikten lal olası dillerim
sözlerim kaleme yansın
dileğim duam belleğim ezberimsin
nasıl sevme diyorsun

hep yakındı ölüm
belki de yakışmadı nedametsiz yaşlara
sarılıp masumiyetine beyazın
erişsem diri topraklarına
ve aşkın ulvi sonsuzluğuna
uzanıyorum gece teneşirine ayazın
haydi ölme diyorsun

toprağı kokluyorum sensin
taze bir yaz yağmuru
durgun
yeşil sulara düşüyor şavkın
kalbimde kuş telaşı bir yangın
yüreğim üşüyor
koşuyorum bir incir yaprağı sarıyor seni
sen güzel kadın kanayan gül dikenim
serin söğüt gölgelerinden İstanbul esen
ürkek gurbetim titrek hasretim

gözlerimi yaktın
gitme diyorsun

14.07.09 / Turhal

EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 05.03.2013 )

Ahmet Haşim diyor ki “Burada ne demiş acaba açıklayacak olursak bu tıpkı kuşun neresinden ses çıkıyor diye karnını yarmaya benzer. Yani Haşim, “Sen kuşun sesini dinle, karnını yarma.” Diyor. Ama burada bizim yapmaya çalışacağımız şey şiiri açıklamak olmayacak elbette. Peki, biz bu işe girişmekle ne yapmış olacağız. Anlatmaya çalışayım: Biz şiiri tahlil yaparak, lügate başvurarak kendimizi şiire muhatap olacak bir insan haline getireceğiz. Yani şiiri bizim ayağımıza getirtmeyeceğiz. Biz kendimizi şiirin hitap ettiği insan yapacağız. Şiir insana bir şey verir. Ama şiire kendini zenginleştirerek yaklaşabilirsen ancak ondan istifade edebilirsin. Kısaca şiir bize “olmadan gelme” der. Bizde baş üstüne deriz.

Bugün eğer becerebilirsem size İbrahim ağabeyin “Gözlerimi Yaktın Gitme Diyorsun” adlı şiirini kritik etmeyi ve bundan kendi zenginliğimiz açısından bir hâsıla elde etmeyi umut ediyorum. Bir hâsıla gerekli mi? Evet. Çünkü tasarruf edemediğimiz hayattı, ya bir amaç uğruna sarf edeceğiz ya da hay huylarla geçirerek onu israf edip göçüp gideceğiz. Şiir de öyle değil midir? Okumasına okuruz ama kimi, onda görmeye değer bir şey bulmayı başaramazken; kimleri de gördüğü manzara karşısında “vay be” demeden geçmez. Niçin? Çünkü başta da anlatmaya çalıştığım meselenin hayatiyeti konusunda insanlar ihmalkarlık gösterdikleri için. Yani iki seçenekli bir vakıa var ortada. Sarf ve israf… Şiirle geçireceğimiz bu zamanın israf olmaması için şiirin sonuna gelindiğinde hâsılattan herkese bir hisse düşecek elbet, ama hissenin en hasını şiir elde edecek. Bunda gücenecek bir şey yok. Ama yine de gücenen olursa helallik dilemesini de bilirim.


“Ay ve güneş yağmur ve kar”

Şimdi hemen işin kolayına kaçıp bu kelimelerin mektep yıllarında öğrendiğimiz karşılıklarını devreye sokarak bir anlam çıkarmaya çalışmayalım. Çünkü şairin bahsettiği ay, bahsettiği güneş, bahsettiği yağmur ve bahsettiği kar bizim sınıflarımızdaki mevsim şeritlerindeki gibi bir nesne olan şeyler değil. Ondan daha yukarıda onlar olmazsa bizim hiç olacağımız ve bizim tarafımızdan hiçe sayılamayacak kadar bizden olan şeyler. Ay, güneş, yağmur ve kar. Şöyle bir iki adım geriden bakınca ben bir “ömür” anlatımı görüyorum bu kelimelerde. Hem de ömürlük… Ay ışığında sen dışarıda rûzigar. Edebiyatımızda akşam ve gece sancıların arttığı zamandır. İnsan nedendir bilinmez gece sanatkâra dönüşür. Omuzda ne varsa onu sabaha dek ususl usul kurcalar durur ve bir gemiyi kalafata çeker gibi kendini gecenin koynuna çekerek dindirmek ister bu sancıyı her insan. Ve rüzgâr kırkılmış koyun gibi çıplaklık hissi verse de bize iyi gitmeyen bir aşkın ancak rüzgar izini sürebilir. Ancak o anlar bizi. Zaten kim ister içinde sancılı bir nâr varken durup yok oluşu beklemeyi. Kim temenni eder kollarını açmışken bir türlü saramayan sevgiliye: “Aşk olsun” demeyi. Kim kaldırabilir bu acıyı gecenin bizi her bağrına basışında.

“Gönül kapında ölü kaldı gözlerim.”

Gönül kapısında ölü olmak demek, bence gerçek bir ölümü ifade etmez, ben bunu o gözlerin o eski ihtişamından esir kalmaması olarak yorumluyorum. İçi gülmeyen bir göz ölü değil midir zaten. Parlamayan bir yıldıza yıldız diyemeyeceğimizi bilirsek anlatmak istediğim şey belki daha iyi anlaşılır. Ey sevgili gözlerime bak, anlarsın ölüler niçin yaşarmış… Çünkü her seherde sana çıkar yollarım. Bundan şikâyetim yok. Ama sözlerim kaleme acısın, yansın. Dileğim de duam da ezberimde sensin. Bana kalırsa şair kendisiyle arayı açan sevgilisine, kendi namına “siz” dedirtmeden kendisi bir önlem olarak şunu bilesin ey sevgili: “Biziz, biz.” Nedir bu sizli bizliler…

Hep yakındı ölüm

Ölüm her zaman yakındır. Niçin yakınır ölüm? Eğer ölen, ölüme yakışmazsa ölüm yakınır elbet. Ecnebi birine ait bir söz vardır: İnsanlardan ölmeyi hak eden çok azdır. Ama çoğu telef olur. Bu yüzden ölüm hep yakınır bizden. Bunu hissetmek gerekir. Eğer bir şeyi hak etmemişsek, gereğini yerine yetirmemişsek, suda boğulana elimiz, güneşten kavrulana gölgemiz erişmemişse, endişelenmemişsek başımıza örülen çoraplara, ses çıkartmamışsak şahsiyetimizi fukaralaştırırken ortam, başımızı alıp gideceğimiz yer ölümdür. Ama ondan önce bizi teneşir bekliyor. Her gece âşık için teneşirdir. Her gece âşık için ayazdır. Eğer aşkı ona yüz çevirmişse. Ölümden beterdir bu durum. Ama sevgililer bunu bilmediklerinden ya da işlerine öyle geldiklerinden ne der:” Ölme” der. Boş bir nasihatten öteye geçmez bu söz… Bilmezler, âşıkların boş sözlere karnı toktur.

Toprağı kokluyorum sensin.

Aslında toprak bize çok şey anlatır. Her kelimenin bir atmosferi vardır. Kelimeler soluk alıp verirler. Kelimelerin yaşadığı ve yaşattığı ortam bu yüzden her dilde farklıdır. Nesne adları dahi olsa hiçbir kelime başka bir dildeki karşılığı değildir. Olamaz çünkü soluduğu atmosfer, tuttuğu mekân itibariyle o başka bir şeydir. Ama günümüzde güya o bunun karşılığı gibi bir şeyler gösteriliyor ama bence alakası yok. Neyse kelimeyi toparlarsak, toprak secde edilen yerden, varılacak yere kadar çeşitli anlamlara gelebilir. Biz şairin bir şey söylediğini bilerek okuyacağız şiiri. Bize bir şey söylüyor ama ne. İşte bizi terakki ettirecek soru. “Ne” sorusu. Ardından şair toprağa bir yaz yağmurunun düştüğünden bahsediyor. Bununla beraber aşkından yayılan o şavk, o ışık yeşil sulara düşüyor. Bir yansıma görüyoruz. Bir his, bir duyuş yedeğinde. Muharebe meydanında şarapnelin göğsümüze saplanması gibi sevgilide öyle yüreğimize derin bir acı düşüyor. O an yüreğimizin üşüdüğü andır. O an canın kendini çırılçıplak hissettiği andır. Telaşla bir çıkış yolu arattırır insana, icbar ettirir koşmaya bu hal… Allahtan bir incir yaprağı farkına varıyor da kurtarıyor bizi bu çıplaklıktan. Bu ayıptan. Ve dahi bu koşuşturmacadan. İncir yaprağı şairin bence bilerek geçtiği bir şey. Çünkü incir yaprağının bizdeki atmosferini herkes bilir.


Sen güzel kadın.

Sen yani kim? Serin söğüt gölgelerinden İstanbul esen ve kanayan gül dikenim. Gülü seven dikenine katlanır. Ama bu durum ondan daha vahim. Çünkü burada dikenin kanatmasından değil, kanayan gül dikeninden bahsediliyor. Acının bir diğer anlatılışı bu. Şairin bizim görmemizi istediği şey, bizi toparlamak için buluşturduğu yer bir oluşun fark edilişidir. Biz neyi görüyorsak o şey, gördüğümüz kadarıyla o şey değildir. Bunun bir de ötesi vardır. Şair bas bas bağırıyor: Bu dikende görülmeyen bir şey var; gelin görün Allah aşkına. Bakın bakın kanıyor işte.” Kanayan bir yerimiz, bizim de var” dedirtmek istiyor belki de bize.

Ürkek gurbetim titrek hasretim.

İnsan neden ürker ya da neden titrer. Ve sadece insanlar mı ürker ve titrer. Hayır, ama şiirin tek bir fonksiyonu vardır. O da insanın konuştuğuna bizi şahit etmesi. İnsan konuşmasını bildiği için şiir yazar ve bizi de o yazdıklarını vesile ederek etrafına toplar. Eğer almak istersek sözlerinden bir hisse de biz alırız, yok eğer malın gözünün bizde olduğunu vehmedip şairin verdiklerine kulak tıkarsak, haliyle orada durma ve bekleme gereği duymaz basar gideriz. Ama böyle durumlarda şairin dediği tek şey vardır o da: Allah müstahakkını versin.



Gözlerimi yaktın
Gitme diyorsun.

Beni ağlatmana rağmen, içimde derin bir yara açmana rağmen, bana kendini takdim etmemene rağmen ben burada mı durayım. Hayır, bana bunu yapma. Bırak gideyim. Tak-ı zafer etsin ayrılık bende.

Bir kritiği başından sonuna kadar takip eden insan biliyorum eve yorgun argın dönecektir. Ama mal canın yongası olduğu kadar, ondan da daha ileri de şiirin gerçeğin yoldaşı olduğu nispette canın yuvası -yuvalandığı değil- olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Ve her kuş önce yavrusunu yuvadan atarak uçmasını öğretir. Deyim yerindeyse her şiir bizi yuvadan atar. Ama merak konusu olan şey uçup uçmayacağımız değil, inerken nereye konduğumuzdur. Aynı anlam bölgesine konup tekrar konuşabilecek miyiz? Ya da uçabilecek miyiz? Kendi payıma ben bahtiyarım. Bir şiirle muhatap olma yürekliliğini gösterdiğim için. Peki başarılı oldum mu onu şair bilir ve ben onun affına sığınarak şiirinin atmosferinden çıkmak için izin istiyorum. Hoşça kal şair; hoşça kal şiir…
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Gözlerimi Yaktın Gitme Diyorsun başlıklı yazı İbrahim Çam tarafından 15.07.2009 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı