Eklenme Tarihi : 04.02.2012
Okunma Sayısı : 3918
Yorum Sayısı : 25
Etiketler
Huma
Huma
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Yıldızlı Yazı

Bu Yazı 05.02.2012 tarihinde
YILDIZLI YAZI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Aldırma

 

Şimdi kalbimin arka cephesindesin

Gecikmiş haberlerden ümit bekleyen.

Savaşın yersiz yerindedir özlemin

Ön cephede imza atılırken mağlup kâğıtlara.

Dodağında zafer şarkıları zorlanıyor.

 

Gürlemiyor toplar, akmıyor gözyaşları,

Çığlıklar esirlikte susturulmuş,

Bomba kırıkları baş girlemektedir

Eski sengerlerin ot başmış yerlerinde

Çiçeklerle koyun koyuna.

 

Unut kanlı mücadeleleri,

Unut harp düşkünü o kadını.

Eski zamanların kulağında seslenen

Kılıç seslerine aldanma,

Anla ki bitti kanlı dövüşler.

 

Sen arşivlerde ara hikâyemizi,

Gözyaşlarımdan arta kalan,

Harfleri karışmış sayfalara aldırma.

Kırılma, ve de ağlama uluorta,

Yağmur üstüne yağmur olmaz.

 

Bir tacından koparılmış çiçek bırak

Islaklığı çoktan kurumuş varaklara.

Ve git...

Bil ki barışdım yokluğunla.

 

25 Ocak 2012

EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 19.07.2012 )
KRİTİĞE GİRİŞ:


İnsan, yaratılışı gereği "güzel ve güzelliğe” ilgi duymuştur. Bu ilgi, hem kendisine hem de kendisi dışındaki dış dünyaya yöneliktir. Güzele olan iştiyakı insanı mevcutla yetinmeyip yeni güzellikler aramaya ve ortaya koymaya yöneltir. Güzellik temelli bu faaliyetin neticesi "sanat" kavramı ortaya çıkmıştır.

Güzel sanatlar, güzellik duygusunun farklı malzemelere dökülmesiyle vücut bulur. Kullanılan malzeme itibariyle güzel sanatları -kesin çizgilerle olmasa da- birkaç temel alana ayrılabilir: Mimari, heykel, resim, müzik, tiyatro, sinema ve edebiyat olarak değerlendirdiğimiz bu alanların en yoğun duygularla belki acılarla inşa edildiği alan şüphesiz edebiyattır. Bu alanda ise en çok zorlanılan ve tınısal anlamda en fazla üzerinde gücü taşıyan şiir olmuştur. Eski çağlardan beri şiir, edebiyatın en temel unsuru olmuş ve nesrin önünde yer almıştır.


"Şiir nedir?" sorusuna sayısız cevap verilmiştir. Sosyal bilimlerin göreceli olması, herkesin kabul edeceği bir şiir tanımının yapılamamasına yol açmıştır. Şiir tanımlarında -genellikle- şiirin birkaç özelliği üzerinde durulmuş veya belli bir bakış açısıyla yorumlanması yoluna gidilmiştir. Ben bu kritiğimizin girişinde herkesçe onaylanan fakat ortak bir tanım haline gelmemiş şiir tanımlarından ve Cemal Süreyya’dan bahsetmek istiyorum.


Süreya'ya göre şair: "Gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır." (Süreya 2005: 171)

Cemal Süreya, gerçeğin daha gerçek anlatılmasıyla şunu anlatmaktadır: Şiirin kaynağı dış gerçekliktir. Şair bu gerçekliği daha etkili, daha çarpıcı verebilmek için onu değiştirir, bozar, yeniden yapar. Gerçeği olduğu gibi yansıtmayacak, daha da ötesine geçecektir. Yani gerçeği aşacaktır. Bunu yaparken de dış gerçekliği bilinçaltı süzgecinden geçirip tekrar yorumlayacak ve şiirinde işleyecektir (Karaca 2005: 253). Somut verilerle, insan denilen canlının duygusal açlığına hitap ederek eserler üretmek, yazdıklarında onların ihtiyaçlarına ışık olmak bir şairin en önemli eserine yelken açacağının göstergesidir.

Görüldüğü gibi, Süreya, şaire sadece şiir yazmak vazifesini yüklememiş, Onun ötesinde şairin aydın vasfını yüklenmesi için veriler biriktirmiştir.

Süreya, "Folklor Şiire Düşman" yazısında "Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı" (Süreya
2000: 192) der. Aslında bu söz Mallarme'ye aittir. Şair Degas, sone yazarken
Mallarme'nin fikirlerine, eleştirisine başvurmaktadır.

"Bir gün, Mallarme'yle birlikte Berthe Morisot'da akşam yemeği yerken, şiir yazmanın kendisine verdiği aşırı sıkıntıdan yakınmış ona ve: 'Ne meslekmiş bu', diye haykırmış, 'bütün günümü kahrolası bir soneyi yazmak için harcadım, bir adım bile ilerlemedim. Oysa fikir yok değildi kafamda. Doluydu… Hem de fazlasıyla' Mallarme de o tatlı ve derin kavrayış gücüyle şu karşılığı vermiş: 'Ama, Degas, şiir fikirlerle değil sözcüklerle yapılır [yazılır.]" (Aktaran Rifat 1997: 42)

Dünya şiiri kelimeleri zorlayan, farklı anlamlar yükleyen ve yeni çağrışımlar oluşturan bir yapı kazanmıştır. Dünyadaki gelişmeler böyle iken Türk şiirinde hâlâ eskinin gücünün hâkim olması bu çağa uygun şiirler yazılamamasının sebeplerindendir.

Süreya, şairlerin gerek şiirsel planda gerekse dil bakımından yaşadıkları çağa uyum sağlamalarını ister. Şairler eski dönemlerin malzemelerini kullanabilir; ama onlardan beklenen atılımcı tavırdır. Yani bu çağın kelimelerinin de şiirde kullanılması gerekir:

"Bankalar, bankerler, tır'lar, sinema koltuğu, kent için otobüs, büfe bütün bunlar hayatımızda yok sanki. Eski güzel şiirlerde hangi temalar kullanılmış, o temaları kullanıyor günümüzdeki şair." (Süreya 2000: 379)

Günümüz şairi yeni kelimeler, yeni olanaklar aramak yerine eskinin güzel şiirlerine yöneliyor. Beş yüz sene evvelki atları şiirine taşıyor. Karacaoğlan'ın, Nâzım'ın şiirlerinde kullandığı nesneleri kullanıyor. Süreya buna şiddetle karşı çıkar. Onlar orada güzeldir. Günümüz şairi kendi yolunu açmalıdır. O kelimeleri kullansa bile yeni olanaklar kazandırmalıdır:
"Eski ustaların ellerinde oğa oğa parlattıkları sözcükleri biz kendi koşullarımız içinde, nesnelerimiz karşısında, yeniden parlatmazsak, yalnızca o sözcükler kararmakla kalmaz, duyarlığımız da sönmeye yüz tutar." (Süreya 2000: 380)

Yeni kelimelerle şiire geçilmezse şiirimiz tıkanıklığa uğrayacaktır. Ben hepimizin eskiyi unutmadan ama bu döneme de ayak uydurarak bu zamanın şartlarını göz önünde bulundurarak kelimelerimizi inşa edecek gücü görüyor, şiirde ilerlememek için hiçbir nedenimizin olmadığını belirtmek istiyorum. Ve kritiğimize başlıyorum.



KONU:


Şairimizin bu şiiri konu bütünlüğü açısından incelendiğinde kendisine hayranlık bırakacak derecede titizlik gösterdiğini hepimiz fark edebiliriz. Çünkü şair herhangi bir kopmaya ve sekmeye uğratmadan şiirini okuyucunun duygularıyla bütünleştirmeyi başarmıştır. Hal böyle olunca şiiri okuyup keyif almadığımızı iddia etmek bir tarizden ibaret olurdu.

Okuru şiire çağırmak ve şiiri bir şekilde sürdürebilmek için ilk mısranın önemi büyüktür. Yani bir şiirin kokusunu ilk mısradan edinebilirsiniz kimi zaman. O bir giriştir, girizgahtır. Kendi sesine yolculuk için bir çağrıdır.

Hal böyle olunca şairimizin savaş teması içerisinde barındırdığı ayrılık ve ayrılıkla sonlandırdığı lirik şiiri okumak için son hızla şairin çağrılarına boyun eğdik. İlhan Berk Şiirin Gizli Tarihi’nde “Bir şiir yazılıp yeryüzüne çıkmışsa, dünyada bir şeyler değişmiştir” dediği gibi şiir bir süreçtir ve sürecin içinde dağları aşarak kendini ispatlamıştır. Fakat her şiirin içerisinde yanlızca okuyucunun yani şiirin içine girerek duygusunu yaşayarak okuyanların fark edebildiği ayrı bir duygu sürecide vardır. Konusu ne olursa olsun bu aşk şiiri, ayrılık şiiri ya da herhangi bir toplumsal şiir olabilir. Etkili şiirlerde konu bütünlüğü, giriş, gelişme ve sonuç olarak değerlendirdiğimiz tıpkı nesirde olduğu gibi okuyucunun yol alıp yön belirlediği duygusal bir atmosfer vardır. Şairimiz bu şiirinde ayrılmamak için büyük bir savaş ilan edip ciddi bir mücadelenin sonuncunda elde olmayan nedenlerle o savaşı kaybetmiş ve sevdiğinden ayrılmış bir yaralı yüreğin bu süreçteki yaşadıklarını şiirleştirmiştir.

Sonuç itibarıyla şiirde insanı etkisi altına bırakan bir duygu ve bu duygunun kelime kelime değişime uğrayan yoğunluğunu görebilmekteyiz. Önce büyük bir savaş ve bu savaşı kazanmak için canla başla mücadele eden bir aşık, sonra kaybeden ve kayıplarından ötürü en ufak bir acı çekmeyen hissizleşmiş bir kalp ve daha sonra da artık ayrılığa ve ayrılığın getirdiklerine alışmış bir duygu profiline konuk olacağız. Şiirde savaş temasını kullanarak aşkı anlatmak ciddi bir şairane zekası olmakla birlikte hem konu bütünlüğü hem de işlenen temaya zenginlik katmıştır.



İÇERİK:



//Şimdi kalbimin arka cephesindesin
Gecikmiş haberlerden ümit bekleyen.
Savaşın yersiz yerindedir özlemin
Ön cephede imza atılırken mağlup kağıtlara.
Dodağında zafer şarkıları zorlanıyor.//


Şairimiz Azeri. Hemen hemen tüm şiirlerinde kullandığı etnik dilin izlerine rastlanıyor. Normal şartlarda dil sapmaları olan kelimelerin Türkçe’nin kurallarına aykırı olduğunu söylemek mümkün olsa bile, bu durumun Sevda Hanım için bir istisna olmasını istedim. Kendisi Türkçe şiirler yazarak zaten güzelliklere ortak olmayı başarmıştır. Kusur olarak değerlendirilen kelimeleri ya da Türkçe’de yer almayan yabancı kökenli sözcüklerin üzerinde fazla durmayacağım.

Savaşta kendini müdafaa etmek için cepheler kurulur. Ön cephe savaşa en yakın ve savaşın daha sıcak hissedildiği yerdir. Arka cephe ise savaşın durumuna gore herhangi bir zarar ve kayıplara karşı savunma gücünü arttırmak için bekleyen silahlarla ve askerlerle doludur. Bu noktada arka cephe aslında savaşın akıbetini belirleyen noktadır.

Vietnam-Fransız Savaşı’nın önde gelen şairlerinden Vietnamlı Huu Loan (1916-2010) en ünlü şiiri olan ve bir direnişçi (şairin kendisi) ile cephe gerisinde ölen karısını (şairin eşi) konu alan ‘Yabanmersini Çiçeklerinin Lavanta Rengi’ şiirinde;

“Ama ölmedim ben
Savaşın harap edici ateşine rağmen.
Ölüm, benim yerime, tuttu, genç karımı buldu
Cephe gerisinde bekleyen karımı.”


Sevda Hanımın şiirinde olduğu gibi sevgi arka cepheye gömülmüştür. Yazılış yılları ve konusu itibarıyla şiirde bir çok fark olsa da arka cephe ve arka cephenin önemi her iki şiirde ifade ve anlatım olarak benzerlik göstermektedir.

Bu şiir kaybedenlerin şiiri. “dodağında zafer şarkıları “ dizesinden bunu net bir şekilde anlayabiliriz. Bir ayrılık ve ayrılığın izlerini taşıyan kırık bir kalpten aşama aşama gelinen ayrılığa tanıklık ediyoruz her bölümde.

Şair kendini müdafaa etmek için tüm gücüyle başlattığı bir savaştan yenik çıkmış. İmzalar atılmış bir ateşkes sonucunda yollar ayrılmış.

“Şimdi kalbimin arka cephesindesin”

Ön cephede talan edilen onca duygudan sonra savunulan sevgi arka cephelere taşınmış ve aşk kendini başka duygulara teslim etmiştir.


//Gürlemiyor toplar, akmıyor göz yaşları,
Çığlıklar esirlikte susturulmuş,
Bomba kırıkları baş girlemektedir
Eski sengerlerin ot başmış yerlerinde
Çiçeklerle koyun koyuna.//


Bu bölümde sözcüklerin gücüne ve sihirli etkisine rastlıyoruz… Aşk ve tutkunun ayrılığa dönüştüğü safhada şairimiz tam bir savaş teması oluşturmuştur bize… Savaşın izleri, savaş sonrası oluşan hasar adeta teşbihten de öteye sürüklemiştir bizi… Senger, siper alanı demektir… Burada savaş alanlarının savaş bittikten sonraki halini ot basmış vurgusuyla ifade etmiştir şairimiz. Kullanılmayan, uzun bir sure insan elinin değmediği yerlerde örneğin bir dağ evinde uzun düzensiz otların oluşması gibi... Herşey olup bittikten sonra virane ortamın tasviri aslında iç dünyadaki sevgiliden ötürü oluşan kayıplardır. Savunma artık geri çekilmiş, kayıplar verilmiş fakat bu kayıplardan ötürü bir gözyaşı oluşmamıştır. Tabi ki bu ilk aşama, şiirin ilerleyen bölümlerinde hangi aşamayla karşılaşacağımızı birlikte göreceğiz.

“Aşk esaret olmayıp, istekle teslim edilmiş bir özgürlüktür. Üstelik Aşk bize güç veren tek özgürlük yitimidir..” diyen Aragon’un vurguladığı gibi özgürlüğü yitirirken bile sonsuz mutluluk tattıran ama öğrenilmesi ve uygulanması en zor zanaat ve çoğu kez de gerçek bir sanattır aşk. Dipsiz acılar, nihayetsiz bekleyişler, kıskançlık, umutsuzluk, zihinsel ve tensel özleyişler, hatta kimi zaman bıkkınlık ve ruh yorgunlukları ile dolu karanlık bir labirentte pusulasız ve rehbersiz yol alırken, aynı anda hem bir cengaver; hem gönül adamı bir kuyum ustası; hem de aklın zirvesinde gözü kara dolaşan bir serüvenci olabilmeyi, savaş sonrasında özgürlüğü bilerek ve isteyerek karşı cemiyete teslim etmeyi tercih etmiş şairimiz burada…


//Unut kanlı mücadeleleri,
Unut harp düşkünü o kadını.
Eski zamanların kulağında seslenen
Kılıç seslerine aldanma,
Anla ki bitti kanlı dövüşler. //


Sonuca bağlandığımız bölüm olarak nitelendiriyorum bu bendi… Çünkü artık Nene Hatun gibi toprağını, erini koruma iç güdüsüyle mücadele eden bir kadın yerine yeni bir yaşam çizgisi yeni bir kişilik yaratarak eskiye bir perde çekmesini bilen bir mizaçla karşılıyoruz. “Ben unuttum, sen de unut” dercesine sevgiliye giden keskin dizelere rastlayarak okuyucu olarak derin bir nefes alıyoruz. Eskiden yaşananlar artık mazide kaldı, şimdiki zamanda hissedilen duygular daha farklı sensiz de yaşayabiliyorum diyor şairimiz burada.

Unut diyebilmek için önce unutmak, yeni bir hayata başlamak gerek. Yeni bir hayata başlamak içinse eskiyi kökten değişime uğratmamız şart. Bu bölümde köklü değişiklikler hepimizce fark ediliyor. Hatta ben bu bölümün biranda yazıldığını düşünmüyorum. Çünkü unutmak ve gitmek bir sürecin ürünüdür. Ve bu süreç belli bir zaman aşımından sonra meydana gelir. Murathan Mungan;

“Daha az seviyorum seni..
Giderek daha az..
Unutur gibi seviyorum..
Azala azala..
Aramızdaki uzaklığın karanlığında..”



Gece nöbeti şiirine böyle başlamış ve;



“Bir tek gece vardır insanın hayatında..
Ömür boyu sürer nöbeti..
Bu da öyleydi..
İyi ol..
Sağ ol..
Uzak ol..
Ama bir daha görme beni..”




Böyle bitirmiştir… Tıpkı şairimizin duyguları gibi belli bir aşamanın sonrasında yavaş yavaş öldürmüştür duygularını. Sona gelindiğinde ise bir daha görme beni diyerek kesin bir vedaya yelken açmıştır.

//Sen arşivlerde ara hikayemizi,
Gözyaşlarımdan arta kalan,
Harfleri karışmış sayfalara aldırma.
Kırılma,ve de ağlama uluorta,
Yağmur üstüne yağmur olmaz.//


“Yağmur üstüne yağmur olmaz.”

Benim çok beğendiğim bir dize oldu. Acaba atasözü ya da deyim mi diye bir araştırma yaptım fakat rastlayamadım. Sonrasında şairimizle irtibata geçmek istedim kısmet olmadı. Şairimiz köken olarak Azeri olduğu için açıkçası bu kritik epey bir zorladı beni o nedenle yanılma paylarımı önce şairin sonra siz değerli üyelerimizin hoşgörüsüne bırakıyorum. Ve bu güzel dizenin içinde kaybolmak istiyorum. Yağmur üstüne yağmur olmaz… Yağmur üstüne yağmur olmaz… O kadar derin ki insane defalarca tekrarlamak istiyor… İnsan bir noktadan sonra mecburen kendini düşünüyor… Çok sonra, ta ki sevdiği insanlar tarafından üzülüp kırıldıktan sonra ve işte o zaman bu güzel dizeyi diline pelesenk edebiliyor. Ben çok acı çektim, çok kırıldım şimdi sen acı çekip, üzülüp kırılsan da neye yarar ki, yağmur üstüne yağmur olmaz…

Değerli şairimiz çok başarılı söz sanatları kullanmış bu bölümde… Hikayeyi arşivlerde aramak, arta kalan gözyaşı tabirleri hem özgün hem de şiirsellik açısından oldukça albenili… Arşiv; kurumların gerçek ve tüzel kişilerin faaliyetleri sonucunda meydana gelen, idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan ya da tekrar kullanılmak üzere üretilen her türlü görsel, yazılı ve data bilgilerinin muhafaza edildiği yer olarak tanımlanır. Şairimiz işlevi sona eren bir aşkın artık kendisinde olmadığını belirtmiştir. Buradan sevgilinin çok sonra pişman olup geri döndüğünü anlayabiliriz. Fakat geri döndüğünde artık eski sevene rastlamak mümkün olmamıştır. Seven çoktan sevgisini tüketmiş ve kendisinden uzaklaştırmayı başarmıştır. Bundan sonrası için yapılacak çok fazla bir şey kalmamıştır.




//Bir tacından koparılmış çiçek bırak
Islaklığı çoktan kurumuş varaklara.
Ve git...
Bil ki barışdım yokluğunla.//


Demin yağmur üstüne yağmur olmaz dedik. İşte o yağmur çoktan kurumuş bu bölümde fark ediyoruz. Hatta üstünden çok daha farklı yağmurlar geçmiş ve onlardan da bir iz kalmamış… Çok uzun bir süreç, zorlu bir aşama kaydedildikten sonra aşk hücrelerden de temizlenerek varlığını sona erdirmiş… Şiirin son bölümü, hepimiz kendimizden bir şeyler bulduk… Kimimiz seven ama sonunda unutmayı başaran kimliğe girdik kimimiz pişman olup geri dönen fakat aynı sevgi dolu bakışlara rastlayamayan aşık rolüne… Fakat öyle ya da böyle duygusal yoğunluğu çok yüksek bizi etkisi altına almayı son derece başarmış bir şiir okuduk.

Ben şiirlerin final bölümlerinin hep ayrı bir tat ve tesirde olmasını isterim. Bu şiirde o gücü yakaladığım için özellikle mutluluk duydum. Çünkü son dize tüm şiirin özü niteliğindeydi…


“ Bil ki barıştım yokluğunla “

Bir Can Yücel şiiri ile nokta koymak istiyorum… Şairimizin şiirindeki duygu ile aynı olduğunu düşündüğüm bir şiir. Kritik randevularımıza yaz ayı nedeniyle biraz ara vermiştik. Uzun bir aradan sonra sizlerle duyguları paylaşmanın hazzına vardım, tekrar kritik randevularımıza kaldığımız yerden aynı hazla devam edeceğiz…


Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında s...ıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!

Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!

Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!

Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!

Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum...



“Can Yücel”





// Sevgi Özlem Özcü //
“ gizLi özNe “




Bu kritikten sonra;
Melahat TEMUR üyelerimizin bir şiiri değerli editörümüz //Sevgi Özlem ÖZCÜ // " gizLi özNe " tarafından kritik yapılacaktır.

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Aldırma başlıklı yazı Huma tarafından 04.02.2012 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı