Eklenme Tarihi : 21.04.2012
Okunma Sayısı : 2928
Yorum Sayısı : 19
Etiketler
A.Hadi BAY
A.Hadi BAY
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Yıldızlı Yazı

Bu Yazı 22.04.2012 tarihinde
YILDIZLI YAZI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri

İçenlerdeniz
İçenlerdeniz
Dostun dosta sözü zehir de olsa
Şifa niyetine içenlerdeniz
Öfke bentler yıkan nehir de olsa
Sabır köprüsünden geçenlerdeniz
 
Ne düşene döndük, bir tekme attık
Ne de bir masumun burnun kanattık
Ne ihanet ettik, ne adam sattık
Odun kim, adam kim, seçenlerdeniz
 
Dürüst olun biraz, çalmayın kara
Eskiden ne isek aynı manzara
Bazen hata eder, insan kazara
Hoşgörüye kapı açanlardanız
 
Aşmak için nefsin barikatını
Çileyle ödedik aidatını
Almak için gittik, dost beraatını
Muhabbet şehrine göçenlerdeniz
 
Herkes kendisine yakışanı der
Kimi birbirinin etlerini yer
İlkeniz ne diye sorarsan eğer
Kibire kefeni biçenlerdeniz
 
Küsmeyiz atılan tahtaya, taşa
Bir anlık öfkeye olmayız maşa
Gönül kazandıkça geliriz coşa
Sevgi diyarına uçanlardanız
 
Dostluğumuz baki ebede kadar
Dost hatırı bizde kalır payidar
Bir tebessüm bizi eder bahtiyar
Etrafına neşe saçanlardanız
 
Kim ne diyor ise yüz yüze desin
Zihinleri karışmasın herkesin
Önyargı ve zan’ın zararı kesin
Abdulhadi, zandan kaçanlardanız
EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 24.08.2012 )
KRİTİĞE GİRİŞ:


Şiiri sevip şiiri bir yaşama biçimi haline getiren herkes gibi, Abdulhadi Bey‘de gerek sitemizde gerek özel bir kültür edebiyat dergisinde hece vezni ve inceliklerini şiir dostlarına sevdiren değerli bir şair büyüğümüzdür. Sıradaki kritiğimiz kendisinin “İçenlerdeniz” isimli şiirinedir. Kusurlarım için şimdiden öncelikle şairimiz başta olmak üzere değerli okurların engin yüreğine ve hoşgörüsüne sığınıyorum.

Hazır hece veznini yad etmişken devam edelim istiyorum, hem kritik yapacağımız şiir hece vezni ile yazılmış bir şiir olması itibarıyla hem de şairimizin hece veznini bir tutku olarak gördüğünü düşündüğümden yaptığım araştırmaları sizinle paylaşmak istiyorum.

II. Meşrutiyet’ten sonra şiirlerini hece vezniyle yazan beş şairin Türk edebiyatındaki genel adı “Beş Hececiler” dir. Onlar, yeni Türk şiirinde hece vezninin geniş ölçüde kullanılmaya başlandığı ve halk tarafından kabul gördüğü devirlerden itibaren Millî Edebiyat’ın görüş ve düşünceleri doğrultusunda şiirler yazdılar.

Edebiyat çevreleri Millî Mücadele yıllarında ortaya çıkan bu topluluğu, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel 'den oluşturur.

Konuya değinmemdeki amacım Hecenin Beş Şairi adını da verdiğimiz bu grubun şiirlerinin duygu, düşünce ve hayal dünyasının zenginleştirilmesinde, kültürel değerlerin nesillerden nesillere aktarılmasında, dünyanın ve olayların değişik açılardan yorumlanmasında, Türkçe’nin imkânlarının geliştirilmesinde etken olduğunu düşündüğümüz halk edebiyatı unsurlarını, bir bütün hâline getirerek değerlendirmek ve en güzel şekilde sizlere sunabilmektir. Bu amaçla söz konusu şairlerin şiirlerinde yolculuklar yapıp bir parça da olsa hecenin güzelliklerine yelken açmak istedim. Diğer isimlere ilerleyen kritiklerimizde de devam etmek üzere bu kritiğimizde Faruk Nafiz Çamlıbel’den bahsetmek istiyorum.

“Cumhuriyet sonrası nesillerin şiir zevkini tatmaları ve bu zevki olgunlaştırmalarında Faruk Nafiz’in ayrı bir yeri ve değeri vardır. O, eserleriyle Edebiyat- ı Cedîde zevkini Millî Edebiyat Dönemi şiirine bağlayan ve Cumhuriyet sonrasında memleket edebiyatı çevresinde, farklı kaynaklardan gelen unsurları, millî ve ferdî duyarlılık çevresinde birleştirerek şiirine vücut veren şairlerimizden biridir.”


Ben zaman zaman geçmişteki şairleri okuduğumda, şiirlerin satır aralarında değindiği konularla o dönemin şartlarını kıyaslarım. Şairimiz milli edebiyat döneminin yaygınlığına inat bir sevda şairi olarak anılmıştır. Şiirlerinin hikâyeleri enteresandır. Genelde Anadolu’da geçen efsaneler, masallardan ilhamlar almıştır. Bir tane benim ilgimi çeken bir hikâyeyi belirtmek istiyorum:



Etrafını düşman saran bir köye gelin girmektedir. Gelinin çaresizliği Allah’a “Bizi düşman eline geçmektense taş kes!” diye yalvarmasına neden olur. Allah’ın duâyı kabul etmesiyle gelin at arabasıyla birlikte taş kesilir. Gerçekten de o köyde at arabası ve geline benzer bir taş hâlâ durmaktadır. Anadolu’da buna benzer efsaneler çoktur Faruk Nafiz bu deyimi şiirlerinde kullanır.

“Taş kesildi yüreğim mezarının başında (4/197)
Bildim ki, nasıl taş kesilir , kum kesilirmiş (7/77)
Yeridir taş kesilse heykellerle destanlar (3/65)
Taş kesilsem duramam dağların ötesinde (1/36)
Her gece taş kesilmiş bir yatak üstündesin (4/138)”



Faruk Nafiz, nazım şekilleri, ölçüsü, kafiyeleri, edasıyla halk edebiyatı şiir tarzını kullanırken beraberinde bu edebiyatın dilini de şiirlerine katar. Anadolu insanının konu edilmesi, devamlı tabiatla iç içe yaşayan halkın kelime kadrosunu ve kültürlerinin bir parçası olan halk edebiyatı mahsullerini beraberinde getirir. Şair Türk destan ve efsanelerinden faydalanır. Masallardan, halk hikâyelerinden, türkülerden alınan unsurlar, Anadolu insanını dile getirirken parça parça kullanılır. Şair, şiirlerinde zaman zaman masal havası yaratarak, gelenekten getirdiklerini yeni bir terkibe sokmaya çalışır. Hece şiirindeki anlayışı; kendi döneminin en başarılı, en lirik şairi olarak tanınır. Şiirlerinde kullandığı her türlü biçimde, ölçülü ve uyaklı olmaya özenmiş; bir bakıma şiirlerindeki uyumu ve ahengi bunlarla sağlama yoluna gitmiştir. Şiirlerinde üstünde durulacak en önemli öğeler; imgelere, yazınsal sanatlara, özentiye ve aşırı abartmalara başvurmadan çizdiği görünümler; duyurmaya çalıştığı içten duygular ve kolay anlaşılır olan dil ve söyleyiştir. İlk şiirlerini aruzla yazsa da gerçek kişiliğini hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde göstermiştir, İstanbul'dan ayrılmadan yazdığı şiirlerinde romantik yan ağır basarken, Anadolu'yu gördükten sonraki şiirlerinde gözlemlerini gerçekçi bir biçimde dizelerine yansıtmıştır. Halkın yaşamından aldığı konuları halk şiiri nazım biçimleriyle ve halk diliyle anlatır. Halk şiirimizin geleneğinden yararlanmıştır. Özensiz, yalın ve içten bir dili vardır. "Deli Ozan" ve "Çamdeviren" takma adlarıyla mizahi şiirler de yazmıştır. "Çoban Çeşmesi" ve "Han Duvarları" nda, Anadolu'nun kendi yazgısına terk edilmişliğini tasvir ederken, "Sanat" adlı şiiri memleketçi edebiyatın bir bildirisi niteliğindedir.Ben hece şiirini benimseyen şairlerimizin geçmişteki hece şairlerini araştırarak şiirlerini okumalarını özellikle tavsiye ediyor ve artık kritiğimize geçiyorum.





KONU:


Hayatın altın kuralları vardır hepimiz çeşitli dokümanlardan okumuşuzdur. Belki annelerimiz bize beşikte fısıldamıştır yaşamın acımasızlığına karşı nasıl durmamız gerektiğini. Hayatın beşeri sıkıntısını ne kadar kolay ya da alnı ak yaşamamız gerektiğini öğrendik, öğrettik ve hep yapacağız. Son nefesimizi dudaklarımızdan üfleyene kadar sürecek bu macera. Kâh tebessüm edeceğiz kâh acı çekeceğiz ama insan olmanın gerektirdiklerini asla yakamızdan ayırmadan yaşacağız. İşte bu şiir böyle bir duygunun harmanlanmasıyla yazılmıştır. İnsan ilişkilerindeki dürüstlük, hakkaniyet, almadan vermek, tebessüm etmek, olgunluk, erdem, temiz duygular ve art niyetten uzak olmak şiirde ilmek ilmek işlenerek sona değin uzanmıştır.

Şiir birçok defa okunup yürek sesiyle anlaşılmalı. Ve yaşam prensibi haline getirilmeli. Çok muhterem özelliklere sahiptir ki bana Nabi’ nin şu güzel satırlarını anımsattı:

“Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da rüzgârın görmüşüz”

“Bu dünya bahçesinin hem sonbaharını hem de ilkbaharını görmüşüz.Biz hem sevinç hem üzüntü zamanlarını yaşamışız.”

Yanarak yaşayalım tüm ateşe ve kor kıvılcımlara rağmen. Kötü anılmayalım, giderken ardımızdan dökülen kısacık ismimiz hoş bir seda olarak kalsın, diyor şairimiz, upuzun bir hayat yolculuğunu dilim dilim kıtalara ayırdığı bu güzel şiirinde.



İÇERİK:



//Dostun dosta sözü zehir de olsa
Şifa niyetine içenlerdeniz
Öfke bentler yıkan nehir de olsa
Sabır köprüsünden geçenlerdeniz//


Şems-i Tebrizi;

“Diyorlar ki Dost acı söyler? Acıyı söyleyene Dost denilmez ki..! Seni sevmeyen acı söyler, dostun sana söyleyeceği acı dahi olsa senin canını acıtmayacak şekilde tatlı dille söyler.” diyor. Gerçek dostlar birbirlerinin kusurlarını örter ve fark etmediği hatalarını görmesini sağlar. Dostlarımızın bu yaklaşımına asla kırılmayız çünkü biliriz ki kıskançlık ve art niyetten uzak ve iyi niyetin yürekte taşıdığı duygularla yaklaşır bizlere dostlarımız. Şairimiz yüce gönüllükle pişmiş Yunus’un dergâhına inmiş ve dosttan gelecek söz acı da olsa onu en tatlı zevkten öte kabul edip başımızın üstünde tutmamız gerektiğini söylemektedir. Sabır zorlu bir yokuştur çekmesini bilene o yokuşun sonunu getirebilene. Tüm insani acı veren duyguların sona erip huzura ermenin ana kuralıdır. Önce susmak sonra derin bir hoşgörüyle sabır göstermek. Öfke, insana ciddi tuzaklar kurar, kendini bilmeyen, duygularına hâkim olamayan, her sözü her yerde konuşan karakterde olmak er-geç yanlışa ve hataya sevk eder. Hepimiz insanız yanlış yaparak doğruyu bulacağız elbette. O doğrudur ki şairimizin söylediği gibi sabır köprüsünü bize inşa ettirip o köprüde adım adım huzura doğru ilerletecektir.


“Ehl-i temkînem beni benzetme ey gül bülbüle
Derde yok sabrı anun her lâhza bin feryâdı var”

Ey gül, ben temkin sahibiyim; beni sakın bülbüle benzetme!
Onun derde sabrı yok; her an binlerce kez feryat figan edip duruyor.



Fuzuli’de bu satırlarda sabrın önemine değinerek edebiyatımızda sevgilinin sembolü olarak kullanılan gül ile sohbet etmekte ve ona iç dünyasının sırlarını açmaktadır. O, bir âşık olarak bülbüle benzetilmekten hoşnut değildir. Çünkü kendisi temkin ehlidir; ağır başlıdır, kararsızlıktan kurtularak gönül huzuruna kavuşmuştur. Ama bülbül öyle midir? O temkini ve kararı olmayan, huzursuz ve hercaîdir. Bir daldan öbür dala konar, gönlü bir çiçekten öbür çiçeğe akar durur. Ayrıca aşkın yakıcı ateşi olan dert ve gam karşısında sabredici değildir. Her an binlerce kez feryat ve figan edip durur.


//Ne düşene döndük, bir tekme attık
Ne de bir masumun burnun kanattık
Ne ihanet ettik, ne adam sattık
Odun kim, adam kim, seçenlerdeniz//

Şair burada çeşitli teşbihlerde bulunmuştur. Düşmek tabirinden Şeyh Edebali’yi anımsayabiliriz. Osman Gazi’ye nasihatında “…yüksekte yer tutanlar alçaktakiler kadar emniyette değildir.” diyerek her an bulunduğu konum ve makamdan ayrılıp mevkiinin gelip geçici olduğunu öne sürmüştür. Dolayısıyla kibir, kendini yüksekte görme gibi dünyalık duyguların kişide yer edinmesi insanı yüceltmeyen aksine şairimizin teşbihlediği “adam” sıfatından uzaklaştırıp “odun” ve hatta odundan da kötü bir varlık haline dönüştüreceğinin altını çizmektedir. Eski bir tapınak kitabesinde, yüzyıllar önceden insanlık adına yazılmış cümleler hep beni şaşırtmıştır. Şimdi yazacağım cümleleri ilk okuduğumda tüylerim diken diken olmuş o dönemi o dönemdeki insanlığı hayal etmiştim. Çağlar öncesi insanların bile tek doğruları varmış. Ve bu yaşam felsefesi hiç değişmedi ki biz şuan bunları okuyabiliyoruz. Tıpkı matematiksel olarak tek bir sonucun çıkması gibi bu tek doğru hepimizin bildiği gibi dürüstlük ilkesi. Yazının geri kalanını kritiğin sonuna özellikle eklemeyi aklımın köşesine yerleştirerek, bir bölümünü sizlere aktarmak istiyorum.

“Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş, sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe, herkesle dost olmaya çalış.
Sana kötülük yapıldığında, ,verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun.
Bağışla ve unut, ama kimseye teslim olma.

***

Kaybetmeyi, ahlaksız kazanca tercih et. İlkinin acısı biran, ötekinin vicdan azabı bir ömür sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır.
Bu dünyada bırakabileceğin en iyi miras dürüstlüktür.

***

Yılların geçmesine öfkelenme, gençliğine yakışan şeyleri, gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.
Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenleri rüzgâra göre ayarla.
Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da, hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır.
Onun için kaygılarını sürdürürken bile, kendi kendinle barış içinde ol.




//Dürüst olun biraz, çalmayın kara
Eskiden ne isek aynı manzara
Bazen hata eder, insan kazara
Hoşgörüye kapı açanlardanız//


Her şey dürüstlükle başlayıp o çizgide ilerliyor. Yaşamın içinde varlığını sürdüren tüm semboller, imgeler bunun adına kurulu. Bir üst bentte bahsettiğimiz konular bu bentte de varlığını sürdürüyor. Şairimiz desen desen vurguluyor bağlantıları kelimelerin içinde. Adeta puzzl gibi hayatı ve hayatın içinde olması gereken duyguları bir bir yerleştiriyoruz hafızamıza, okurken bu güzel eseri. Mevlana’nın düşüncesine konuk oluyoruz mesela: “Hoşgörülükte deniz gibi ol” Uçsuz bucaksız bir derinlik, içinde tüm gizemleri barındıran bir mavilik, seyrettiğinde sonsuzluk gibi gelen uzunlukta, suskunlukta ya da tam tersi çılgın bir hoşgörü, sonunda mutlu olan bizler olacağız yine. İnsanlık kazanacak. İnsanın var olduğu her yerde hata muhakkak olacaktır önemli olan hoşgörüyle hataları kapatmasını bilmektir. Mühim olan “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi olmaktır.”

//Aşmak için nefsin barikatını
Çileyle ödedik aidatını
Almak için gittik, dost beraatını
Muhabbet şehrine göçenlerdeniz//



Tasavvufçular özellikle divan edebiyatı şairleri nefsi törpüleyen duygulara bırakırlar kendilerini. Bu durum beşeri hayatta ihtiyaç duyulan tüm arzulardan arındırır insanı. Nabi, Baki, Fuzuli, Zatî, gibi şairler ilahi aşkın getirdikleriyle kaleme aldıkları eserlerde nefs ya da nefis muhasebesi yapmışlardır. Nefsin yarattığı, şairimizin de ifade ettiği barikatı aşmak elbette kolay olmamıştır. Somut lezzetler, maddeye karşı hissedilen zevkler bir noktada insana set oluşturarak gerçeği görmekte kişiye engel olabilmektedir. Bu durumu engellemek zorlu bir tasavvufi yolculuk ve gönül gözünün açıklığı ile olmaktadır. Şairimiz almak için gitmekle yürekten kopan bir sohbeti kastetmektedir ve derin bir muhabbet ve ilahi bir duygu ile insana sevgi beslemektedir.




//Herkes kendisine yakışanı der
Kimi birbirinin etlerini yer
İlkeniz ne diye sorarsan eğer
Kibire kefeni biçenlerdeniz//



Sözlükte "büyüklük ve büyüklenme" anlamına gelen kibir bir ahlâkî kavram olarak, kendini büyük görme, büyüklenme, başkalarını küçük görme demektir. Kibrin birçok zararı var hepimiz biliyoruz. Sonuçları bazen ödenemeyecek boyutlara geliyor bazense fark edildiği zaman kırılan kalpleri onararak sorunlar çözülüyor. Ben bu kritiğimde çok fazla divan şairlerinden örnek verdim ancak tam sırası olduğunu düşündüğüm bir gazele yer vermek istiyorum. Benim için çok değerli ve önemli bir gazel, çok kere okuduğum ve derin düşüncelere daldığım bir eserdir umarım sizde en az benim kadar beğenirsiniz, konumuzla da alakası olmasından ötürü paylaşmak istiyorum:



SONSUZLUK ÜLKESİNE DOĞRU

Baka mülkün dilersen varını yok eyle dünya teg
Etek çek gördüğünden afitab-i alem-ara teg

Ta'ulluk zulmetin tercidi hurşidine kıl matla'
Eger alemde bir gün görmek istersen Mesiha teg

Yeter tavus teg 'ucb kıl arayiş-i suret
Vücudundan geçib alemde bir ad eyle Anka teg

Güher teg kılma tağir-i tabiat delseler bağrın
Karar et her hevadan olma şur-engiz derya teg

Fuzuli kainat esbabının kıldın temaşasın
Nedametsiz tena 'um yok tasarufsuz temaşa teg


GAZELİN AÇIKLAMASI

Sonsuzluk yurduna varayım diyorsan eğer, varlığını yok eyle, tıpkı dünya gibi!
Her gün dünyayı süsleyen güneş misali, çek eteğini gördüklerinden...

Eğer bu dünyada Hz. İsa gibi bir gün görmek istersen,
dünya ilgilerinin zulmetini soyutlanmışlık güneşinin doğduğu bir yer eyle!..

Tavus gibi kabarıp dış görüşünü süslemen daha yetmeyecek mi?
Varlığından sıyrılıp şu dünyada Anka kuşu gibi bir ad bırakmaya bak!..

Bağrını inci gibi delip zorlasalar da, yaradılışını değiştirme! Bir hal üzere karar kıl da deniz gibi hemen her rüzgârda (veya heveslerinin peşinde) dalgalanıverme.

Ey Fuzuli! Dünyanın her türlü gidişatını, zevkini, sefasını, derdini, kaderini seyrettim sonuç şu: Dünyada tasarrufsuz seyir gibi sonu pişmanlığa çıkmaya bir nimet yok.




Hepimiz Fuzuli gibi ve şairimiz Sayın Abdülhadi Bey’in söylediği gibi kibirden uzak, kendini ifade etmesini bilen, gerçekten kişiliğini tanıtmakta başarılı olan, kalp kırmaktan itina ile uzak duran insanlar haline gelebilecek miyiz? Bu soruyu kendime soruyorum. Ve kendime bakıyorum. Diyorum ki sevgili okurlarım; “ Bu gün kırdığın kaç kalbin tamiri için kapılarına gittin?” Elimden geldiğince vicdanen rahatsız olduğum her an yapıyorum bunu. Ben inanıyorum ki tüm insanlar yapacak… Ve yapmaya her an devam edeceğiz ama başaramadığımız ve bunu özellikle yapmaktan kaçındığımız zamanlarda var olacak elbette… O anlar umutsuzluktan uzağa gidip öfkeden, anlık kızgınlıklardan hatta ve hatta antipatiden arınacağımız zamanlarımız olsun.

//Küsmeyiz atılan tahtaya, taşa
Bir anlık öfkeye olmayız maşa
Gönül kazandıkça geliriz coşa
Sevgi diyarına uçanlardanız//



“ÖFKENİN diğer duygulardan pek farkı yok; ancak bu duygu pek çok kişiye korkutucu geliyor. Çünkü bu duygunun çevreye ve ait olduğu bireyin kendisine yansımaları oldukça olumsuz. Olumsuz bir duygunun kabul edilmesi de pek kolay olmuyor. Böylece de insanoğlu "öfkesini", "öfkelileri" ve "öfkeyi" bir türlü anlayamıyor, hatta inkâr bile edebiliyor. Öfke de tıpkı üzüntü ve mutluluk gibi bir duygu. Bu yüzden inkâr edilmeyi ya da kabul edilmemeyi hak etmiyor. Olumlu ya da olumsuz her duygu gibi öfkenin de bir ömrü var; bu ömür tamamlandığında kayboluyor. Ancak öfkenin, bu tatsız süreyi kısaltmak ve onu daha iyi anlamak açısından "tüketilmesi" gerekiyor.” (İlketkinlik.com)

Eğer kontrol edemez isek ya da tüketemezsek şairimizin belirttiği gibi anlık dalgalanmalar, hırslarımız ve çeşitli sebepler içimizdeki sesin bizi yanlış yöneltmesi ile sonradan pişman olacağımız, üzüleceğimiz sıkıntılar doğurabilir. Öfkeyi aşmanın yolu sevmektir. Sevmek alaka ve hoşgörüyle olur. Diyerek bu bölümü manalandırmak mümkün. Gönül almak, kırgınlıkları unutabilmek en büyük erdemliktir, ne mutlu bu erdemliğe sahip olana.



//Dostluğumuz baki ebede kadar
Dost hatırı bizde kalır payidar
Bir tebessüm bizi eder bahtiyar
Etrafına neşe saçanlardanız//



Buraya kadar çok güzel bir sofrada, çok keyifli bir şiir tadı aldım tıpkı şiire eklenen resimdeki gibi. Doymak istemedim diyebilirim. İçimden gelmedi sofradan kalkmak. Adeta bir haneye misafir oldum ve hanenin reisi, bana soy ağacını anlattı. Değil mi sevgili okurlar? Şiirde kullanılan birinci çoğul şahıs dili, gelenek, ahlak ve insan olmanın getirdiği bir takım kuralları ifade ederken adeta bir misafir ağırlar edasıyla oluşmaktadır. Bu da değerli şairimize karşı hani bazı şiirleri okuduğumuzda özellikle şairine sırf o şiiri yazmasından ötürü çok ayrı bir sempati besleriz ya, işte öyle bir bakış sergilememizi sağlamıştır. Bir tebessümle karşılanıp aldığımız güler yüzün güzelliğiyle etrafa neşe saçıp tüm iyilikleri içimizde barındırmak hayatı daha da mutlu ve yaşanılır hale getirecek kanaatindeyim. Baki’nin de söylediği gibi “Baki kalan kubbede hoş bir seda oluyor çünkü”



//Kim ne diyor ise yüz yüze desin
Zihinleri karışmasın herkesin
Önyargı ve zan’ın zararı kesin
Abdulhadi, zandan kaçanlardanız//





Evet, son kıta tüm düğümleri çözmeye yetti. Şiir şairin iç sesinden oluşmaktadır. Şair öyle bir duygusal yoğun anına denk getirerek böylesi kuvvetli bir hece şiirini inşa etmiştir ki, kendi ismini son mısrada kullanarak “sakın ola önyargıya kapılma biz önyargı ve zandan kaçarız” manasına gelen bir uyarı ve içsel konuşma ile şiirini noktalamıştır.

Hepimiz isteriz yüzümüze konuşulsun, özellikle sorma gereği duyarız fakat arkamızdan konuşulan, dostların ihanetine uğrayan bir ruh haline hangimiz girmedik ki? Bu hayatta yaşadığımız sürece hep var olacak bu durum. Şairimiz bu durumu kulağına küpe yaparak sen asla o sınıfın yanına yaklaşamazsın demektedir.





DİL VE ŞEKİL:




Dil: Şair yalın bir konuşma Türkçesine yer vermiştir. Türkçeyi kurallarına uygun olarak kullanmış olup dil sapmalarına yer vermemiştir.

Ayrıca kendi kendine konuşma ve sorgulama üslûbunu tercih etmiştir. Bu bağlamda şiirin son kıtasında mahlası okuduğumuzda şairin kendisini kendisine ifade ederken tüm okuyuculara şiiri mal ettiğini görebilmekteyiz. Şiir konu olarak toplumsal içerikleri barındırmaktadır.



NAZIM ŞEKLİ VE AHENK

Şiir dörtlük halinde yazılmış olmakla birlikte toplam sekiz kıtadan oluşmaktadır. Şair şiirini ahenkli kılabilmek için redif ve kafiyelere başvurmuştur.

Kafiye düzeni birinci kıtada a.b.a.b, ikinci kıtada c.c.c.b üçüncü kıtada d.d.d.b dördüncü kıtada e.e.e.b beşinci kıtada f.f.f.b şeklinde devam etmektedir.


a/ zehir de olsa
b/ içenlerdeniz
a/ nehir de olsa
b/ geçenlerdeniz

-de olsa redif, ehir zengin kafiye. ( de bağlaç eki)
enlerdeniz redif -ç: yarım kafiye. ( en sıfat fiil eki- ler çoğul eki- den isimden fiil yapan ek- iz 1. çoğul kişi iyelik eki)



c/ attık
c/ kanattık
c/ sattık
b/ seçenlerdeniz

–at tam kafiye
-tık: redif ( 1.çoğul kişi iyelik eki)
ç- yarım kafiye

d/ kara
d/ manzara
d/ kazara
b/ açanlardanız

-ara zengin kafiye
-ç: yarım k.


e/ barikatını
e/ aidatını
e/ beraatını
b/ göçenlerdeniz

-at tam kafiye , ını- enlerdeniz: redif
-ç: yarım k.


f/ der
f/ yer
f/ eğer
b/ biçenlerdeniz

-enlerdeniz: redif
er tam k. -ç: yarım k.

g/ taşa
g/ maşa
g/ coşa
b/ uçanlardanız
-şa: tam k. ç: yarım k.


h/ kadar
h/ payidar
h/ bahtiyar
b/ saçanlardanız


-ar tam k. –ç: yarım k.



ı/ desin
ı/ herkesin
ı/ kesin
b/ kaçanlardanız


-esin: zengin k. –ç: yarım k.


Ayaklardaki ana kafiyeler geç- seç- aç- göç- biç- uç- saç- kaç- kelimeleridir ve kendi aralarında yarım kafiyedir. Şiir duraklı bir şiir olmakla birlikte 6+5: 11’li hece vezniyle yazılmıştır.

Üzerinde keyif alarak çalıştığım bir şiir oldu. Eğer ki fayda getirebilmişsem en büyük mutluluk kaynağımdır diyerek kritiğime son veriyor ve yazımın ortalarında bahsettiğim eski bir tapınak kitabesinin tamamıyla sizi baş başa bırakıyorum.


Saygılarımla.


// Sevgi Özlem Özcü //
“ gizLi özNe “





“Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş Sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana kötülük yapıldığında, verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut, ama kimseye teslim olma.


İçten ol, kısa ve açık konuş, başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile onları dinle. Çünkü dünyada herkesin anlatacak bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen. Çünkü hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir işi seçersen, yaşamında biran bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirsin ve verdiklerinle de yeni hayatlar başlatsın.


Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol, sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun, ama hükmetme, insanları yargılarsan, onları sevmeye vaktin kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz bir kumsaldaki bir kum taneciğinden, daha fazla değildir.


Aşka burun kıvırma sakin, o çöl ortasında bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için, her bitkinin sürekli bir bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.


Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. ilkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır.
Bu dünyada bırakabileceğin en iyi miras dürüstlüktür.


Yılların geçmesine öfkelenme, gençliğine yakışan şeyleri, gülümseyerek teslim et geçmişe.
Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.
Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenleri rüzgâra göre ayarla.
Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir.
Ara sıra isyana yönelecek olsan da, hatırla ki, evreni yargılamak imkânsızdır.
Onun için kaygılarını sürdürürken bile, kendi kendinle barış içinde ol.


Hatırlar mısın doğduğun zamanları? Sen ağlarken, herkes sevinçle gülümsüyordu.
Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın sen öldüğünde.
Sen mutlulukla gülümse.
Sabırlı, sevecen ve erdemli ol.
Eninde sonunda bütün servetin sensin.
Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya, yine de insanoğlunun biricik güzel mekânıdır...”



KAYNAK:

1- Şerif Aktaş, Türk Şiiri ve Antolojisi, Ankara, 1996, s.181. Hüseyin Tuncer, Beş Hececiler, İzmir, 1994, s.119.)
2- T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Beş Hececiler’de Halk Edebiyatı Unsurları Yüksek Lisans Tezi - Danışman Yrd. Doç. Dr. Mehmet ÖZÇELİK
3- Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar Mehmet Kahraman- Beyan Yayın – 1996
4-Unutulmayan Gazeller/ Fuzuli, Şeyh Galip Baki, Nedim - Aynur Toprak- Elif Ölmez
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( İçenlerdeniz başlıklı yazı A.Hadi BAY tarafından 21.04.2012 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat