Eklenme Tarihi : 24.05.2012
Okunma Sayısı : 5010
Yorum Sayısı : 28
Etiketler
MelahatTEMUR
MelahatTEMUR
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Yıldızlı Yazı

Bu Yazı 25.05.2012 tarihinde
YILDIZLI YAZI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri
15.08.2011 : Ramazan Efiloğlu vefat etti

15.08.2012 : Müşfik Kenter hayatını kaybetti

Güneşin Kardeş Yüzü
Güneşin Kardeş Yüzü

Güneş öptü gözümü üç vakte sürme sürdü
İkisini atlattım seherim bin küsürdü


Ey toprağın kızı!


Koca deryayı avuçlarına aldın 
Karanlık mahzene kapandın
Süt beyaz gölgen duvarlara yansıdı
Kehkeşanlardan yükseldi avâzın
Gözlerin tunç bakarken sular ürperdi
Kırık bir teknede yelken sallarken
Mevlanâ''lı düşlere daldın
Kâinatı mercek altında
Tek damladan ibâret gördün


Loş ışıklar gözünü kamaştırmadı
Ta doğuştan toprağına sevdâlıydın
Elinde tesbih,dilinde zikir
 'Elle tutulamayan
Gözle görülmeyene'yürüdün
Kalın duvarlar içinde
Şatoda buldun onu
Asma köprülerinin kapı eşiği
Ayağına kelepçeler bağladı


Dubrovski'nin maça kızı oynuyor
Üç perdelik düşlerini
Sen pelerinle kız!
Gork'iyi sığdırabilir misin dünyana?
Dev bir aşığın düşüşüne şahit oldun
Sazın kırıldı,mızrabın düştü elinden
Meçhule doğru yürüyorsun
Tek kelime kalsın dimağında
Leyli!


Camdaki siluetim bakıyor ölgün ölgün
Dudağıma sadece acı tebessüm iner
Bu mekân bu sessizilik çoğalıyor gün be gün
Bu vesveseler ancak,göz çukurumda diner
Son demini yaşıyor ufuksuz bu bedenim
Gözlerim sabit bakar öyle çok ki nedenim


Güneşin kardeş yüzüne sen baka dur!
Tüm lâl olmuş kelimeler gökte semaha durdu
Yüz görümlülüğü taktın gerdanına
Kızgın lavlar içinde yatarken
Toprak sustu,taş sustu
Bülbül figân eyledi,baykuş üstüne kustu
Küçük bir serçenin çıvıltısı kulağını tırmalıyor
Ne olduğu belirsiz karartılar uçuşur


Güneş yakar tenimi, gölgelik yer ararım
Öylece kabre girer saçlarımı tararım
Alnımdaki baharım, aramıza set çekti
Azaba düştü evim, kızıla çaldı şehrim
Duvağımı açmadı,gamı hicranı ekti
Tüm yolları denedim,verilmedi ki mihrim



Kulağımda rüzgârlar musikiye asıldı
İşittiğin nağmeler Farjed'den  son fasıldı


Melahat Temur


EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 18.03.2013 )
Şiir, Aristo’dan beri farklı öncelik ve bakış açılarıyla ve daha güzel ifade arayışlarıyla tekrar tekrar tanımlanmıştır. Şiirde kimisi “vezin ve kafiye”yi esas alıp, onu “mevzûn u mukaffâ söz” olarak tarif ederken, kimisi “ahenk”i ön plana çıkartıp onu musikiye yaklaştırmıştır. Şiirde hayal, duygu, fikir, hayat gibi öğeleri önceleyenler de şiir tanımlarını, bu kavramların etrafında şekillendirmişlerdir. Türk edebiyatında, şiir sanatı üzerinde düşünme faaliyetleri, büyük ölçüde 1880’li yıllardan sonra başlamıştır. Tanzimat’tan sonra Türk şairleri, şiir ve edebiyatın her mevzusu üzerinde kafa yormuşlardır. Şiiri ve edebiyatı fikir ve hislerin doğrudan veya sanatkârane bir taşıyıcısı olarak gören şairlerin yanında, şiiri hiçbir şeyin aracı olarak görmek istemeyen, Tanpınar’ın ifadesiyle “sanat eserinin kendi varlığından başka bir hedefi” olmaması gerektiğine inanan, şiiri “her türlü menfaat endişesinden uzak, gayesini yalnız kendisinde bulan bir mükemmeliyet” olarak kabul eden şairler de bulunmaktadır…

Prof.Dr.Zeynep KORKMAZ şiirde Anlam alanı kavramını şöyle ifade etmektedir: Zihinde aynı veya birbirine yakın kavramlar oluşturan kelimelerin meydana getirdikleri ortak alan: ülkü, hedef, gaye, maksat, ideal; kırılmak, incinmek, gücenmek, darılmak, küsmek, kesmek, koparmak, biçmek, üzmek, yolmak gibi kelimeler aynı anlam alanına giren kelimelerdir.”

Bu tanıma dayanarak, “anlam alanı” kavramını “tenasüp” sanatıyla bağdaştırmak mümkündür. 16.yüzyıl şairlerine ait on bir Türkçe divanda “şiir, söz ve şair”le ilgili olarak tespit ettiğimiz kelimelerden oluşan anlam alanları bir tablo hâlinde özetlenebilir:

Tablo: Anlam Alanı

Anlam alanı 1 : “Şiir” şiir, nazım, gazel, beyit, mısra‘, satır, sütûr, dîvân, defter,
fesâhat, belâgat, medh, na‘t, matla‘, nazîre, nâme, san‘at, ma‘nâ...

Anlam alanı 2 : “Söz” kelâm, söz, suhan, zebân, lisân, güftâr, lafz, nutk, nükte, güft
ü gû, ta‘bîr, terâne...

Anlam alanı 3 : “Şair” şâ‘ir, nâzım, kalem, hâme, kilk, debîr, bülbül, tûtî, suhan-gû,
mîr, emîr, Husrev, nâtık, ehl-i sanâyi‘, pehlevân, gazel-hân...


16.yüzyıl şairlerine ait Türkçe divanlarda şiir, söz ve şairle ilgili tamlamaları iki temel gruba ayırmak mümkündür: İsim tamlamaları ve sıfat tamlamaları… Bu tür tamlamalar, bir yandan divan şairlerinin şiir, söz ve şair kavramlarını ilişkilendirdikleri kelime ve kavramlara; bir yandan da şairlerin şiir, söz ve şair kavramları hakkındaki nitelendirmelerine işaret etmektedirler. Bu iki işlevin ilki, ağırlıklı olarak isim tamlamalarıyla; ikincisi ise sıfat tamlamalarıyla yerine getirilmiştir.


Ece Ayhan’a göre “şiir bir dil sorunudur.” . Şiire böyle yaklaşmak, sanıldığı gibi salt teknik bir konuyu ya da biçimselliği öncelemek değildir. Hatta şiiri bir “dil sorunu” olarak ele almak, “insansal sorun”ları irdelemenin de önkoşuludur.


Şairin dille ilişkisi yaşamsaldır ve öbür sanatçılarınkine benzemez. Öyle ki, ülkesinden ayrılan bir şair, eserlerini var ettiği dil ortamından, “dilden kopmuş” olacağı için veriminde ve eserlerinin niteliğinde bir düşmenin görülmesi de kaçınılmazdır. Bir ressam, bir müzisyen başka ülkelerde de çalışmalarını sürdürebilir, mevcut çizgisini koruyup geliştirebilir. Ülkesinden ayrılmak onlar için bir dezavantaj olmayabilir; ama şair için bunun tam tersi geçerlidir.


Edebiyat tarihimizde, özellikle İkinci Yeni şiiri dolayımında ve sonrasında sıkça tartışılan, şiir gündeminin ön sıralardaki konularından biri olan “anlam sorunu”, genellikle “açıklık-kapalılık” kavramları etrafında ele alınmıştır. Bu bağlamda “kapalı” olarak nitelendirilen İkinci Yeni şairleri arasında belki şiirleri en kapalı bulunan da Ece Ayhan’dır. Ama o böyle bir ayrımı yapay bulur, bu sorunun tartışılmasını yalnızca Türkiye’deki edebiyat ortamlarına özgü bir gerilik olarak değerlendirir ve “açık şair” diye bir terimin olamayacağını savunur:


Ona göre, kimi şair, eleştirmen ve edebiyat tarihçilerinin “kapalılık” dedikleri ve olumsuzladıkları durum, aslında “şiirin doğası”dır. Konuya bu biçimde yaklaşanlar, bilerek ya da bilmeyerek doğrudan “şiir”e olumsuzlama getirmektedirler. Bunun nedeni de bizzat şiirin kendisini bilmemek, şiirin ayırıcı niteliklerini kavrayamamak ve sanatsal gelişim çizgisini izleyebilecek donanım ve yeterlilikten yoksun olmaktır. Gerçekte ne geçmişte, ne de bugün “İnsan, insanca düşünce ve şiir kapanmamıştır ki. Kapanmaz, kapanamaz”


Şiirin mevcut anlatım biçimleri, ortaya çıkan “yeni anlam” gereksinimlerini uzun zamandır karşılamaya yetmemektedir. Çağdaş şair, “yeni anlamlara” “nicedir, harflerin, gırtlağın çıkardığı seslerin bile yetmemeye başladığını ”fark etmekte, bunun sıkıntısını duymaktadır. Elbette ki yeni arayışlara girişecek, yeni biçim ve “yöntemler” geliştirecektir. “Bu yeni bir yöntem sorunudur”, artık şairler – hepsi için geçerli olmasa da- “anlamı mısra, şiir kurulduktan sonra belirebilecek bir şiire doğru” gitmektedirler.

Önemli olan bunu görebilmek, bunun gereğini ve mantığını kavrayabilmektir. Kolaycı bir yaklaşımla, suçlayıcı bir tarzda hemen “kapalı şiir, anlamsız şiir” yakıştırmalarına sığınmak çözüm olamaz. Hem, evrendeki soyut ya da somut her türlü varlığın, olayın, durumun “mutlak ya da görece bir anlamı olup olmadığını” kim ortaya koyabilmiştir ki?

Şiir o kadar basit olmadığı gibi, üzerinde asıl konuşulması, tartışılması, açımlanması gereken sorunları da bu kavramlar üzerinden geliştirilen gündemlerle ilişkili değildir:


Eğer şair, yazdıklarında “anlam” konusunda kendisi açısından bir “tedirginlik” duymuyorsa, böyle bir sorun da yok demektir; dolayısıyla, “anlaşılamama” konusunda kendisine yöneltilen eleştirileri ciddiye alması, bunun sorumluluğunu kendisine mal etmesi de gerekmez. Önemli olan, şairin kedisiyle şiiri Arasında ki anlam bağıdır:

“Bazen noktadan sonra bir tedirginlik kalır, anlam karında kalmıştır.
Oysa ‘şiirin karnında’ kalmalı. Şiirin böğrüne geçmeyen anlamın sorumluluğu şairde!”

İlhan Berk’le yapılan bir söyleşide, biraz da sitem ve öfkeyle, “şiirde anlam sorunu konusunda zamanın kendisini haklı çıkardığını, karşıt görüşte olanların da artık onun savunduğu çizgiye gelmeye çalıştıklarını, bunca sürenin kısır bir tartışmayla boşa geçirildiğini dile getirir…




Fuzuli’nin, Ahmet Haşim’in, Halit Ziya’nın, o günün gençlerince anlaşılmayışının,
Türkçenin o yıllardaki karmaşıklığı yüzünden olduğundan, bu durumun o şair ve yazarların bahtsızlığı olduğundan söz ettikten sonra yeni sözcüklerin kabul edilmesinin halkın onayına bağlı olduğunu, yeni sözcükleri toplumun oldurduğunu, şairin de ona şiirdeki yerini verdiğini belirliyor. Bizde hemen hemen her kritik öncesi giriş yazılarımızda bahsettiğimiz bir cümle ile kritiğimize geçiyoruz. Geçmişi unutmak değil amacımız geçmişle bugünü harmanlayarak kelimelerden yeni anlamlar çıkarmakla yükümlü olmalıyız.


Kaynak:

İlhan Berk, “1984 Açıklarında Türk Yazını”, Dipyazılar içinde, s.112.
402
İzzet Yasar, Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, a.g.e. içinde, s.48.
403
Ece Ayhan, Başıbozuk Günceler, s.159. 125



KONU:


Şiir yazarken ihtiyacımız olan sadece duygular ve ilham değildir. Bunu bize Sevgili Melahat Temur çok güzel ispat etmiş bu şiiriyle. Şiir araştırma, bilgi birikimi ve çabanın ürünüdür birazda. Şairimiz derin bir araştırmadan sonra çeşitli figürler kullanarak zorlu bir şiir yazmıştır. Öyle zorlu ki kritik yaparken bir hayli parmaklarım ve kalbim titretti. Şairimiz tüm insanlığa, topraktan yaratılan aklı olan bizlere sesleniyor. Yaşam kültürleri farklı olana beslenen önyargının silinmesini ve hepsinden gerektiği ölçüde alarak dünyanın tatlarını içimizde barındırarak yaşamamız gerektiğini ifade ediyor.

Şiirde geçen Mevlana, Dubrovski, Gorki, Farjed gibi sanatçılar aslında şairimizin tek yönlü bir bakış açısına inat birçok kültürle harmanlanmış bir bilgi ve düşünceye açık olmamız gerektiğini şiirsel bir dille ifade etmiştir.

Bu durum aslında Mevlana’nın soyuttan somuta doğru ilerleyişinde de yer almaktadır. Beşeri aşktan ilahi aşka doğru adım adım ilerlerken insanlara “ ne olursan ol yine de gel” diyerek tüm görüşlere açık olduğunun çağrısını yapmıştır. Bizde hem bu değerli çağrıya hem de şairimizin kaliteli vurgusuna dilimizin döndüğünce cevap vermek ve şiirin derinliklerinde ilerlemek adına uzun bir yolculuğa çıkacağız. Bu yolculukta yapacağımız tüm kusurlar umarım ki sizlerin ve şairimizin hoşgörü yumağına takılır.

İÇERİK:

//Güneş öptü gözümü üç vakte sürme sürdü
İkisini atlattım seherim bin küsurdu

Ey toprağın kızı!

Koca deryayı avuçlarına aldın
Karanlık mahzene kapandın
Süt beyaz gölgen duvarlara yansıdı
Kehkeşanlardan yükseldi avâzın
Gözlerin tunç bakarken sular ürperdi
Kırık bir teknede yelken sallarken
Mevlanâ’lı düşlere daldın
Kâinatı mercek altında
Tek damladan ibâret gördün//

Bu bölümü anlatmak için önce üstteki iki dize ve sonrasında Mevlana’ya değinmeliyiz. Bu şiir başlı başına bir dünya aslında. Nasıl ki dünya kıtalara, okyanuslara bölünerek inceleniyor ele alınıyorsa bu şiiri de ayrılmış bentlerinde bile başka başka bölümlere ayırarak incelemek gerekecek. Çünkü koca bir bilgi yumağını derinlemesine ele almak hiçte kolay olmayacak.



//“Güneş öptü gözümü üç vakte sürme sürdü
İkisini atlattım seherim bin küsurdu”//



Her eserde şair kendisinden, iç dünyasından, hayatından izler bırakır. Kurguya bağlı yazılan eserlerde bile çoğunlukla bu durum değişmez. Ben şiirin bu bölümünün şairin hayatından izler taşıdığına inanıyorum. Eşinden ve çocuklarından izler olduğunu düşündüğüm bu bölüm için sadece şunu söylemeliyim:

Şairin üç vakit olarak nitelendirdiği ömürlük hayatının meyvesi ve bin küsüre eş tuttuğu sevdiğini ve sevenini böyle mucizevi dizelere ayırması, bizi sevdiklerini bu iki nadide dizelerin içinden seyretmeye sevk etti.

İşte tam burada şairimizin bana hissettirdiği duyguların yoğunluğu ile İskender Pala’nın güzel dizelerini sizlere aktarmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Şairimizin duygularını daha da derinden hissetmemize vesile oluyor:

“-Ya sen, a pervane!
Bilirim ki sen tastamam âşıksın; hatta belki âşıksın.
Sevgilini bir kerecik görmeye can verirsin:
bir vuslata iki cihan verirsin.
Sen ki mumun başındaki yalıma âşıksın
ve onu kucaklamak için
her daim uğraşırsın.
Senin kavuşman bir yok olmadır.
Müşkül olan da bunu biliyor oluşun...
Sen bir ışığa canını saçarsın; ben candan gamdan ışığını isterim.
Öyleyse de bana, aynı değil miyiz seninle geceler boyu?
Ta seherlere dek birlikte yanmaz mıyız?
Sende alev, bende Mecnun sevdası.”



-İskender Pala-

Şairimiz Ey toprağın kızı ünleminde biz topraktan gelenlere seslenişte bulunmuştur.
Var olmak felsefenin birinci şartıdır. Var olmak için varlığımızı, var olduğumuzu dış ve iç çevreye kanıtlamak gerekli. Dış terimi beşeridir iç terimi ise manevi. Şair hem beşeri hem manevi olarak varlığını kanıtlamış Mevlana’da sonlandırıyor bendini.
Sen diyor insan;
Sana bahşedilen aklınla kâinata kafa tuttun, varlığının sebebini araştırdın var oldun, imanı damarlarındaki akan kanında hissettin kapandın iç dünyana kainatı tek bir dünya görüşüründen ibaret sandın. Oysaki kainat uçsuz bucaksız ve çoğuldu.
Mevlana Celalettin Rumi Mecâlis-i Seb'a isimli eserinde bentteki anlamı çok başarılı bir şekilde pekiştirmiştir. Aslında iki şairin yaşam aralıklarına bakarsak şairimiz bu eserde sunulan yedi öğüdü şiirin ilk bendinde nefis bir güzellikte harmanlamıştır:


1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
3. İnanç'daki kudret.
4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar.
5. Bilginin değeri.
6. Gaflete dalış.
7. Aklın önemi.


//Loş ışıklar gözünü kamaştırmadı
Ta doğuştan toprağına sevdâlıydın
Elinde tespih, dilinde zikir
'Elle tutulamayan
Gözle görülmeyene' yürüdün
Kalın duvarlar içinde
Şatoda buldun onu
Asma köprülerinin kapı eşiği
Ayağına kelepçeler bağladı//


Toprağa birçok betim ve semboller sunuldu. İnsanlarca her şeyden önce bir anaydı toprak. Birçok besin ve bitkinin özü, değerler, duygular içinde saklandı. Topraktı bizi besleyen, kadınlara ve erkeklere güç katan çocukları doyuran. Ve bizler topraktan gelmiş canlılar olarak hep yeniden toprağa gideceğimizin bilincinde olduk. Şairimizin belirttiği gibi “ elle tutulmayan, gözle görülmeyen” ne kadar soyut olsalar da kalp kapılarımızı sonuna dek açtığımız manevi hatta tasavvufi demekte hiçbir beis görmediğim duygulara yürüdük. Neden rahatlıkla tasavvufi kelimesini ifade ettiğime gelince; şairimiz tespih ve zikir kelimelerini kullanarak bu dini sembolleri okuyucunun hafızasına dini bir motif olarak işlemeyi başarmıştır.

Şairimiz bu bende kadar kendi kültürümüzden, Anadolu insanımızdan örneklemelerde bulunmuştur. Bundan sonraki bölümlerde başka kültürlerden ve başka kültürlerin yaşattığı sanatçılardan isimlere rastlayacağız.

//Dubrovski'nin maça kızı oynuyor
Üç perdelik düşlerini
Sen pelerinle kız!
Gorki’yi sığdırabilir misin dünyana?
Dev bir aşığın düşüşüne şahit oldun
Sazın kırıldı, mızrabın düştü elinden
Meçhule doğru yürüyorsun
Tek kelime kalsın dimağında
Leyli!//

Aleksandra Puşkin'in 1832 - 1833 yılları arasında yazdığı, gururundan ödün vermeyen ihtiyarları, haydut olmakla zorlanan bir genci, Rusya halkını, Rus derebeylerini, Rus derebeylerine yalakalık yapan bürokrasiyi ve halk ayaklanmalarını anlatan romantik ve bir o kadar da gerçekçi bir eserdir. Eserin en önemli özelliği Puşkin'in önceki eserlerine göre daha akıcı ve daha realist olmasıdır.

Kısaca romanı özetlemek gerekirse, genç Dubrovski’nin, babasının Rus derebeyi tarafından haksız yere suçlanması ve Rus romanlarının klasik unsuru olan kötü olayların ardından Dubrovski’nin babasının hastalanması akıbetinde ölmesi, sonrasında Dubrovski’nin derebeyine karşı babasının intikamını alabileceği tek yol olan haydutluğu seçmesi, ardından derebeyinin evine gizliden yerleşmesi ve burada derebeyinin kızına aşık olan genç Dubrovski’nin aşkı için babasının intikamından vazgeçmesi ve devletin sırf derebeyine yalakalık olsun diye Dubrovski’yi yakalamak için Rus askerlerini haydut ordusunun üzerine sürmesi; ancak bu karşılaşmanın devletin mağlubiyeti ile sonuçlanması ve sonrasında Dubrovski’nin haydutluktan ve aşkından vazgeçerek Rusya’dan kaçması ve tüm haydutlardan, bu serseriliği bırakmasını istemesi ile romanın kısa özetini sözlükçülere sunulabiliriz. Eserin en etkileyici cümlesi ise, genç Durbrovski’nin, yanında tabanca bulundurmasının sebebini, Rus derebeyine anlatmasıdır.

"Tabancaya gelince, unvanım dolayısıyla benden özür dilenmesini bekleyemeyeceğim hareketlere katlanmak niyetinde olmadığım için her zaman tabancamı taşırım yanımda"

Kitabın arka kapağında ise şöyle anlatılmaktadır:

1837 yılında, henüz otuz sekiz yaşındayken bir düelloda hayatını kaybeden Puşkin, ardına Rus edebiyatının mihenk taşları sayılan yapıtlar bıraktı. Özlü, gerçekçi ve şiirsel diliyle, sadece soylulardan değil halktan da seçtiği kahramanlar ve karakterler ve karakter tasviriyle ulusal kimlik, kültür ve bilinç yaratılmasının önünü açan Puşkin, hayatının son yıllarında kaleme aldığı Dubrovski'de, hem köylü ayaklanmalarına hem de sınıf farkına dikkat çeker. Eserinde, soylular ve sınıflar arası çekişmeyi bir intikam ve aşk hikâyesiyle verir. Babasının ölümü ve halkının despot bir soylu tarafından ezildiğini öğrenmesi üzerine köyüne dönen ve adeta bir Rus Robin Hood'a dönüşen Dubrovski, edebiyatın unutulmaz karakterlerinden biridir. Eser hem operaya hem de sinemaya uyarlanmıştır.


Gorki, nakliyecilik yapan babasını 5 yaşındayken kaybeder ve annesi yeniden evlenince doğum yeri olan Novgorod'a döner. 11 yaşında tamamen öksüz kalır, anneannesi ve büyük babası tarafından Astrahan'da büyütülür. Masalları ile büyüdüğü anneannesinin üzerinde büyük etkisi vardır. Gorki yalnızca birkaç ay okula gidebilir. 8 yaşında çalışmaya başlar, bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanır. Bir gemide bulaşıkçılık yaparken okuma merakı sarar. İlk gençlik yıllarını Kazan'da geçiren Gorki, Aralık 1887'de intihar girişiminde bulunur. Sonraki 5 yıl boyunca değişik işlerde çalışarak, daha sonra yazılarında kullanacağı pek çok izlenimi edindiği büyük Rusya turuna çıkar. Gorki'nin daha sonra eserlerinde görülen güçlü betimlemeler ne kadar keskin bir gözlemci olduğunu gösterecektir. Yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusça’da acı anlamına gelen Gorki takma adını kullanır.Asıl adı: Aleksey Maksimoviç Peşkov’dur. En çok bilinen adı Maksim Gorki’dir.

Görüldüğü gibi şiirde geçen her iki kahramanın ortak noktası başka hayatlar ve yaşanılan hissedilen sıkıntı, keder, hüzündür. Şairimiz burada bambaşka hayatları benimseyecek güce sahip misin diye soruyor insanlığa… Başkasının derdini kendine dert edinebilecek bir yapın var mı diye derin cevabı çetrefilli hatta uzun bir yolculuğa çıkartacak güçte bir soruyla yankılanıyoruz. Hepimizin bu soruya bir cevabı vardır iyi ya da kötü fakat bu cevap şairin betimlediği bu duruma ne kadar yakın bu önemli bizim için. Her iki kahramanın hayatları ortak noktaları yaşadığı ülkeler belki hiçbirimizi ilgilendirmiyor ancak yaşamlarına yüzeysel anlamda bir göz gezdirmek hatta ve hatta isimlerini şiirimizin bir dizesine konuk etmek bile bizim çok yönlü bir pencereden yaşama baktığımızı kanıtlar.

Gecenin en uzun anıdır Leyli. Leyla ile Mecnun’da Leyla en uzun gecede doğduğu için bu şekilde isimlendirilmiştir. En karanlık an. Uçsuz bucaksız bir siyahlığın içinde hani tek bir yaprak bile kımıldamadığı anda tek bir kelime ile aydınlığı bekleyelim diyor şair. Leyli uzun gece. Ama sonu gelecek bitecek bir gece.

//Camdaki siluetim bakıyor ölgün ölgün
Dudağıma sadece acı tebessüm iner
Bu mekân bu sessizilik çoğalıyor gün be gün
Bu vesveseler ancak, göz çukurumda diner
Son demini yaşıyor ufuksuz bu bedenim
Gözlerim sabit bakar öyle çok ki nedenim//

Kederlenmek için çok neden bulmuş şair. Gorki’yi düşünmüş Mevlana’nın acısına konuk olmuş ve sevgiliye kavuşma anındaki öğütleri kulaklarında çınlamış alabildiğine hüzün ve kederin coştuğu bir bent olarak görüyorum bu bölümü… İnsanlık için, kainat için farklı ırk ve mezhepler için uzun uzadıya yazılabilir birçok şey. Irak’tan İran’dan, Suriye’den Filistin’den bile bahsedilebilir. Çünkü şairimiz tek yönlü düşünce sistemini eleştiriyor aslında. İnsanlığa ve dünyaya daha geniş bir pencereden bakamamanın kederidir bu aslında. Aynaya baktığımızda kendi siluetimizi görürüz. Oysa bir cama bakmak daha farklıdır. Camda iç dünyamızı gizli bahçemizi görür yaşadıklarımızı okuruz. Şairimizde öyle yapmış kendi camından kendi çok yönlü bakış açısıyla hüznünü ifade etmiş bu bölümde.


//Güneşin kardeş yüzüne sen baka dur!
Tüm lâl olmuş kelimeler gökte semaha durdu
Yüz görümlülüğü taktın gerdanına
Kızgın lavlar içinde yatarken
Toprak sustu,taş sustu
Bülbül figân eyledi,baykuş üstüne kustu
Küçük bir serçenin çıvıltısı kulağını tırmalıyor
Ne olduğu belirsiz karartılar uçuşur//



Bu bölüm diğer bölümlere göre anlam itibarıyla daha kapalı ve daha yalnız kalmış. Son bölüm olmasına veriyorum ben bu şiirin genelinden daha uzak kalmayı.

Güneşin kardeş yüzü benzetmesini ilk defa duyuyorum. Şairimiz şiirine başlık olarak da seçtiği bu dizeyi kendi bakış açıma göre değerlendirmeye karar verdim. Her zaman söylerim ki şiir kritiği şiir yazmaktan daha zor ve meşakkatli bir iş. Bunun için ciddi bir çalışma ve bilgi birikimine sahip olmak adına araştırma yapmak gerekiyor.

Ben şairimizin geceye ve karanlığa dönüp yüzünü yukarıda bahsettiğim durumların olmaması için bir savaş başlattığını düşünüyorum şairimizin bu bölümde. Kızgın lavlar içinde günahkarı bile anlamak için cehennem ateşinin sıcaklığını hisseden ve bu his ile dolup taşan yaralı yüreklere merhem olan Habil’le Kabil’in kavgasını irdeleyen, baykuşun öfkesine, küçük bir serçenin cıvıltısına konuk olup en kötüyü kendine ders edinen, edinmiş olan insanlık ayıplarını gördüm bu bölümde.

Leyl en uzun geceydi, güneşin kardeş yüzü demekle şairimiz gecenin ışıltısı olan aya gönderme yapmaktadır diye düşünüyorum.

İsmini hatırlayamadığım bir şairin dizelerine konu olmuş güneş ve ay:

“Güneş ve ay birbirlerine tutkun iki aşık,
Biri güne diğeri geceye hasret,
İkisi de aydınlatır ruhları;
Güneş mutlulukları,
Ay ise kararan ruhları.”

Kararan, kusan, kulak tırmalayan, acı çeken tüm insanlığın aydınlanmasını diliyorum.


//Güneş yakar tenimi, gölgelik yer ararım
Öylece kabre girer saçlarımı tararım
Alnımdaki baharım, aramıza set çekti
Azaba düştü evim, kızıla çaldı şehrim
Duvağımı açmadı, gamı hicranı ekti
Tüm yolları denedim, verilmedi ki mihrim


Kulağımda rüzgârlar musikiye asıldı
İşittiğin nağmeler Farjed'den son fasıldı//

Dünyada olan biten her şey geçicidir diyor şairimiz. Güneş aydınlatma görevi sunsa da kabirdeki azabı anlamak için birebir. Dünyadaki bu birçok insanın başına gelen birçok olaydan sonra Gorki’den Mevlana’dan, Dubrovski’den,Puşkin’den sonra yaşama daha felsefik bakmayı öğrenen ve öğreten şairimiz bu dünyanın geçiciliğini var olma sebebini kelimelerine daha manevi anlamlar yükleyerek açıklamaktadır. Akla sahip olan tek canlı olarak birçok yoldan elde edilen bilgileri hafızamıza depoladıktan sonra nasıl yaşayacağımızın seçimini yapmak yine bize kalıyor. Tüm yolları denesek arzularımıza ulaşamasak da sabır denilen malzemeyle bu hayatı sonuna kadar yaşayacağız. Hayatımızın son anını bir keman sesine benzeterek bu duruma netlik kazandırmıştır.
Ben çok keyif aldım bu şiirden. Şairimizi tebrik ediyorum, kendisine yanılma paylarım için hoşgörü diliyorum.

Daha nice güzel paylaşımlara…
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Güneşin Kardeş Yüzü başlıklı yazı MelahatTEMUR tarafından 24.05.2012 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı