Eklenme Tarihi : 11.10.2012
Okunma Sayısı : 2858
Yorum Sayısı : 25
Etiketler
DERVİŞOĞLU
DERVİŞOĞLU
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Yıldızlı Yazı

Bu Yazı 12.10.2012 tarihinde
YILDIZLI YAZI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Yazamadım
Yazamadım

Destan üretirken bu kara kalem

Yine de ben seni yazamadım yar

Sen ki gözbebeğim yıkılmaz kalem

Yine de ben seni yazamadım yar

 

Elim şakağımda şöylece durdum

Visal saatinin düşünü kurdum

Bütün lisanları mizana vurdum

Yine de ben seni yazamadım yar

 

Mehtapsın, gecemi zifir boğarken

Umutsun, seherde güneş doğarken

Bir heceye cümle âlem sığarken

Yine de ben seni yazamadım yar

 

Yadıma düşende bağrım ezildi

Yanaktan aşağı seller süzüldü

Her nesneye nice balad yazıldı

Yine de ben seni yazamadım yar

 

Adını andıkça lal oldu dilim

Kalemim tutuldu titredi elim

Çok şeyler yazdım da ey nazlı gülüm

Yine de ben seni yazamadım yar

 

Derviş tezgâhında sevda dokudum

Bülbül olup motif motif şakıdım

Tam yarım asırlık ilim okudum

Yine de ben seni yazamadım yar

 

Şemsettin AĞAR (Dervişoğlu)

“Dervişin Sultan Divanı” adlı kitabımdan

EDİTÖR Tarafından Şiire Yapılan Yorum ( 23.10.2012 )
KRİTİĞE GİRİŞ:


Öteden beri halk edebiyatını ve daha hususi olarak da halk türkülerini kıymetlendirenler, bunlarda buldukları beşeri unsurlar üzerinde dururlar; onlara milli karakterlerindeki orijinalliği veren vasfın bu beşerilik vasfı olduğunu tekrar ederler. J.G. Herder, dünya milletlerinden birçoğunun şarkılarından bir seçme yaparak meydana getirdiği kitapta halk şarkılarına “halkın sesi” diyordu. Biz bu kritiğimizde bizim sesimiz olan şiirlere yön vermiş şairlerden biriyle beş hececilerden Orhan Seyfi Orhon’la devam edeceğiz. Önceki haftalarda sizlere beş hececiler hakkında hayli bilgi sunmuştuk Bu kritiğimizde bir parça Halk edebiyatına değinmek istiyorum. Daha sonra şairimizin hayatına ve şiirlerine kısa bir değinerek bilgileri noktalayacağız…

Halk edebiyatı ilk insanla başlamıştır desek aslında yanılmış olmayız. Çünkü içinde kültür, ahlak, iletişim, konuşmaya ve yazmaya dayalı çeşitli unsurlar barındırmasıyla tamamen ilk insanın varlığından bu güne kadar meydana gelen halka ait unsurları içinde barındırır.
Bu kavram (halk edebiyatı) Tanzimat’tan sonra şekillenmiştir. Öncesinde edeb ilmi adıyla tanınıyordu.

1960 ve sonrasında Batı’nın etkisiyle Şinasi’nin atasözü derlemeleri, Ziya Paşa’nın Şiir ve İnşa makalesinde çeşitli sözlü edebiyat türlerinden bahsedilmesi ile aydınlarımızın dikkatini bu yöne çekmesi bizde halka doğru yapılan ilk yönelişler; halkı ve edebiyatını arayışların başlangıcı kabul edilir.

Oysa Batı’dan etkilenmeden önce hatta Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinin çok öncesinde kendilerine has bir sözlü edebiyatları mevcuttu. Kopuz adı verilen enstrümanla çalınan müzik eşliğinde oluşturulan bir edebiyattı.

Tür Halk Edebiyatı üç ana başlıkta incelenmektedir. Anonim Halk edebiyatı, Âşık Edebiyatı, Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatı. Biz Âşık edebiyatından bahsederek konuyu çok fazla dallandırmadan Orhan Seyfi Orhon’a geçiş yapalım.

Aşık Tarzı şiir geleneği Halk edebiyatının bir şubesi olarak kabul edilmekte ve günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. Bu geleneğin temelleri İslam öncesi döneme kadar uzanmakta olup kültür dairelerine göre değişiklikler bulundursa da halen özünü muhafaza etmektedir.
Halkın konuştuğu sade dille ve saz ile üretilmektedir.

Orhan Seyfi’nin edebiyata karşı duyduğu ilgi, Beylerbeyi Rüştiyesi’nde öğrenciyken başlar. Okuma kitaplarından ezberlediği şiirleri taklit etmeye yeltenir. Onu şiir yazmaya teşvik eden İbrahim Alâettin (Gövsa), Mustafa Enver, Halil Nihat (Boztepe) gibi şairlerle tanışır, Servet-i Fünûn ve diğer dergileri ilgiyle okumaya başlar. Eski edebiyattan hoşlanır. İlk şiirlerinde Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin’in tesiri altında kaldığı gözlenir. 1916 yılına kadar edebî kişiliğini bulmaya çalışan şair, yeniliğe açıktır ve aruzla terkipsiz dil kullanarak manzumeler yazar. Orhan Seyfi’nin ilk şiir kitabı Fırtına ve Kar’dır. Fırtına ve Kar isimli güzel manzumesiyle şahsi bir üslûba ulaştığını gösterir. Teceddüd ve Mahalle Evleri ile Nedim’e ve Yahya Kemal’e Söylenmiş Tahlis’ler de kitabın tanınmış diğer şiirleridir.


Şair, Kervan adlı kitabının ön sözünde şiir ve şekil üzerinde düşüncelerini şöyle anlatır: “Bu kitabın sahibine göre şiir, en eskilerin tarif ettiği gibi manzum ve mukaffa sözdür. Vezin, kafiye, şekil şiirin uzviyetindendir. Ona aykırı olamaz. Vezinsiz, kafiyesiz, şekil şiir, ayağı ile resim yapan kolsuz ressam gibi normal bir sanat olmaktan çıkar.”

Yazıldığı dönemde büyük ilgi gören Fırtına ve Kar, belli ölçüler içerisinde gerçekleştirilen yeni bir söyleyiş tarzıyla yazılmıştır. Şair, Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra Türkçe şiirin hece vezniyle yazılması gerektiği düşüncesini benimser ve hece veznine uygun yeni bir ses arama yoluna koyulur.


GİDİYOR

Gidiyor, rastgelemez bir daha tarih eşine
Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine

Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla

Gidiyor, izleri üstün birikmiş yaşlar
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar

Gidiyor, harbin o en korkulu aslan yelesi
Gidiyor, sulhun ufuklarda yanan meş’alesi

Yine bir devr açacakmış gibi en başta O var
Hıçkıran seste O var, sessiz akan yaşta O var

Siliyor ruhunun ulviliği fani etini
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini

Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça
Büyüyor gitgide gözlerden uzaklaştıkça



TEREDDÜT

Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?
Darılmak âdeti, bilmem ki çapkının naz mı?
Desem ki: ‘Ben, seni…’ ,yok, dinlemez ki, hiddet eder!
Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
Desem ki: ‘Ben, seni pek…’ Ya kızar, konuşmazsa?
Derim: ‘Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa…’
Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ hayır, kızar bilirim,
Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?
Desem ki: ‘Ben, seni pek çok…’ Sakın gücenme emi,
Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi…


Örnek şiirleridir.


Şiirde biçim üzerine çok kısa değinmek istiyorum. Bir anlaşma aracı olan dilin değişimini, sadeleşmesini zorlayan toplumsal koşullar elbette şiiri de etkilemiş, biçimsel değişikliklere uğratmıştır. İmparatorluk döneminden Cumhuriyet dönemine geçişte değişen toplumsal ilişkiler ve toplum düzeni, çoğunluğa yani Anadolu'ya dönük bir dil kullanmayı zorunlu kılarken, en büyük darbeyi aruz veznine indirmiştir denilebilir. Yüzlerce yıl çok dar bir çevrede gelişmiş, olgunlaşmış bir şiir kalıbı/bir şiir biçimi yeni ve sadeleşmekte olan dilin yapışma uymadığı, uyamadığı için yavaş yavaş terk edilmiş ve kaybolmuştur. Yahya Kemal gibi güçlü bir temsilciye rağmen...

Öte yandan, dildeki aynı sadeleşme akımı sürüp giderken şiirimizde Nâzım'la birlikte ikinci bir biçim değişimi olmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında ise serbest vezin büsbütün yaygınlaşmış ve hece veznini, kafiyeyi nerdeyse sürmüştür şiir alanından.

Toplumsal ağırlık yönünden birbirinden o kadar ayrı olan bu iki şiir akımında, aşağıda sözünü edeceğimiz şiirin kendine özgü dilini dikkate almazsak, gereç olarak kullanılan dil hemen hemen aynıdır. Daha açıkçası Osmanlıca değil Öz Türkçeyle yazılmaktadırlar. Sözcükler ilk okunuşta o güne dek hangi anlamla yüklü iseler o anlamda kullanılmaktadırlar. Örneğin "deniz" diyorlarsa bildiğimiz denizi, "toprak" diyorlarsa üzerine bastığımız toprağı kastetmektedirler. Ama sonunda ortaya çıkan şiirler hiç de birbirinin aynı olmamaktadır.Ömer Bedrettin'de deniz, hiçbir rengin birbirinin sınırını aşmadan, bir ölü gözüyle bakılan dünyayı canlandırdığı ucuz görüntü resimlerini anımsatır insana:

“Köpükten omuzları birbirine dayanmış,
Yüksek, mağrur başları akşam rengiyle yanmış,
Sahile koşuyorlar bak deniz sarhoşları!...
Bazan yırtık yelkenli bir sandala çarparak,
Bazan ufkun kıpkızıl şarabına taparak
Git gide coşuyorlar bak deniz sarhoşları...”
("Deniz Sarhoşlarından).


Cahit Sıtkı'da deniz; uslu bir ev çocuğunun kırmaktan, bozmaktan korkarak cimrice oynadığı bir oyuncaktır:

“Çocuklar taş atmasın,
Gemiler geçmesin üzerinden
Hiç kıpırdamasın balıklar,
Rüzgâr da esmeyiversin,
Suların durulduğu bir saat olsun,
Gör denizin güzelliğini!
Hele mehtap da varsa,
Üstünde at koşturacağın gelir.”
("Peyzaj II").



Orhan Veli'nin "Hürriyete Doğru" şiirinde, balıkları, balıkçıları, martıları ile daha somut bir şeydir deniz, ama şiirin sonunda, biraz daha açılsak, atsak kendimizi denize, kurtulacakmışız gibi soyut bir özgürlük anlayışına varırız. Nâzım'ın deniziyse Nâzımcadır. İki mısrayla koskoca bir sinemaskop perde açılır gözümüzün önünde:

“Ufuklardan ufuklara
Ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu”
(“Bahri Hazer”den)


Ya da ağırlığı altında ezilmeden bütün büyüklüğünü duyarız denizin, bir boş konserve kutusu imgesi dokunuşuyla:

“Kimbilir kaç milyon ton ağırlığında
ummanda çalkalanmakta su.
En yalnız dalganın üzerinde
boş bir konserve kutusu.”
("Lodos" tan).



Görüyoruz ki, dilin yapısal özellikleri, gösterdiği yapısal değişiklikler, sözcüklerin normal dil içindeki anlamları, şiirdeki biçimi bir dereceye kadar etkileyebiliyor. Ama tek başına egemen bir öğe olamıyor biçimin belirlenişinde.
Fakat şiirde dil deyince bundan başka bir şeyi: her şiirin kendi içinde kurduğu, yaşattığı yapıyı; şiirin, konuşma dilinden o kadar ayrı kendine özgü dilini anlarsak iş birden değişiyor. Bu dilin her gün kullandığımız normal dildeki dilbilgisi kurallarıyla, sözdizimi ile hatta bir dereceye kadar sözlere yüklenen anlamlarla pek ilgisi olmadığı, ona bağlı olmadığı görülüyor. Dil ve sözcükler, şairin elinde ressamın boyası, heykeltıraşın çamuru gibidir. (Onlardan ayrı olarak, heykeltıraş çamurun, taşın, ressam renklerin kendilerini güzelleştirmeye çalışmadığı halde şairin, yazdığı dili güzelleştirmek, yenilemek gibi bir amacı da vardır ayrıca.) Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir algıyı kendi dışına ulaştırmak, duyurmak için elindeki tek gereç, yan yana, alt alta koyduğu sözcüklerdir. Şair bunlarla öyle bir yapı kuracaktır ki dengesiyle, iç ve dış düzeniyle sözcüklere yüklediği anlamla, sözcükler arasında kurduğu ilişkilerle okuyucunun yüreğine, kafasına giden en kısa, en etkili yolu bulacaktır.

İşte şiirde biçim sorunu da, şairin yarattığı bu kendine özgü dilde, bu daha önce hiç yaratılmamış dünyada yatmaktadır. İmgelerle kurulan bu dünyada her şey bir yandan yaratıcısının kişiliğini, öte yandan içinde yaratıldığı tarihsel dönemin, toplumun derin izlerini taşır. Sözcüklerle, ama normalden, alışılandan, bilinenden o kadar ayrı, o kadar yeni ve o kadar çok şey söyleyen bu yapıdır şiirin biçimi.

Son kritiğimiz sitemizin değerli üyelerinden Dervişoğlu’nun Yazamadım isimli şiirinedir.


KONU:

Orhan Veli’nin hepimizce ezbere bilindiğini düşündüğüm bir şiirin üç mısralık bölümüyle söze başlamak en uygunu olacaktır.

“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.”



İnsan hissettiği duyguları en güzel yazarak anlatır. Çünkü yazmak yaşamaktan doğar… Konuşarak ifade edemediklerimizin bahsinde yazmak imdadımıza yetişir. Hissettiğimiz duygular, yaşadıklarımız, amaçlarımız, acılarımız yazma eyleminin tam ortasında yeşerir ve insanlığa ulaşır. Bir söz var anonimleşmiş “yanında kalem ve kağıt taşıyan kişi bilgedir” diye. Şair sevdiğinin duru güzelliğini, kalbini öyle mukaddes bir yerden seyrediyor ki kelimeler tıpkı Orhan Veli’de olduğu gibi kifayetsizleşiyor. Sevgiliyi anlatmak için çıktığı bütün seyahatlerden eli boş dönüyor. Anlatamamanın bahsinde kıvranarak bambaşka sularda kulaçlar atıyor şairimiz.

Yazmanın ayrı özel bir yoruculuğu var. Konuşmak öyle değil. Yazmak, düşüncenin asli alanına doğrudan girmek anlamına gelir. Herkes konuşur ama yazmayı herkes göze almaz. Yazmanın çekindirici bir tarafı bu sebeple var. (Tabii ki havâiyat yazmak, yazmak değildir ve bahsimizin dışındadır.)

İşte bu nedenledir ki, yazarak yaşayanlar bile bir güzellik karşısında put kesilebilirler tıpkı bu şiirde olduğu gibi. Şairimiz sevgiliye hissettiği duyguların karşısında boynunu büker ve içindeki yoğunluğu kâğıda dökemez. Çünkü yazarken içinden geçenler, yazıya döktüklerinden elbette ki çok fazlasıdır. Hasretler bir başka türlü canlanıp, duygular bir başka türlü coşmuştur… Hem onları dengelemek, hem “sahv”ın şartlarına uygunluktan uzaklaşmamak; ve buna benzer deruni hareketlenmeler, med-cezirler, hele şair için, çok özel etkilenmeler meydana getirmiştir ki ortaya böyle güzel bir şiir çıkmıştır…



İÇERİK:

//Destan üretirken bu kara kalem
Yine de ben seni yazamadım yar
Sen ki gözbebeğim yıkılmaz kalem
Yine de ben seni yazamadım yar//

Goethe şöyle der: “Eğer insanlar imgelemleriyle geçmişteki kaderin anılarını çağrıştırmak uğruna bu denli çaba gösterecekleri yerde, kayıtsız bir şimdi’ye katlansalardı, çektikleri acı daha az olurdu.” Şair birçok ürününü dünyaya getirmiş, kalem ile ettiği hasbihalden alnının akı ile çıkmışken iş yüreğinde hissettiği duygulara ve bu duyguların sahibine yönelik bir şeyler yazmaya gelince lal kesildiğini ifade etmektedir. Karakoç “Mihriban” şiirinde aslında şairimizin ifade ettiklerine bir mısralık bölümünde değinmiştir.


“Yar, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban”

Duyguları yaşarken çekilen sıkıntılar acılar ancak kişinin iç dünyasında saklıdır. Tıpkı Karakoç’un ifade ettiği gibi sevgili söz konusu olduğunda kalem demirden setlere takılıp gönül diyarındaki sızıları ifade edemiyor.


//Elim şakağımda şöylece durdum
Visal saatinin düşünü kurdum
Bütün lisanları mizana vurdum
Yine de ben seni yazamadım yar//


Nahit Hilmi Özeren’in kitabına isim veren güftesinde:

Visâli yâr ile mestol, hayale dalma gönül,
Dudaktan iç meyi, canan elinden alma gönül,
Geçer baharı o hüsnün, hazana kalma gönül,
Rubab-ı aşkını hicran yolunda çalma gönül,

Der. Visal; sevgiliye kavuşmak anlamı taşısa da şairler ayrılık acısını hissetmezseler sanırım böyle güzel şiirler düşmez kâğıtlara. Ve her şairin kavuşmak hayali vardır gönlünün rıhtımlarında. Bu bölümde şairimiz hissettiği ayrılığı, kavuşmanın hayalini kuruşu ile baş başa kaldığı anları ifade ederek ne yapsa da sevgilinin içinde yer ettiği kaosu, sıkıntıyı ifade edememektedir. Kalpten kalbe yol vardır. Sadece sevenler görür o yolu. Sevenin sıkıntıları sevgilinin uzakta oluşu yaşananların anlatılmaz oluşu ile ifadesizleşir.


//Mehtapsın, gecemi zifir boğarken
Umutsun, seherde güneş doğarken
Bir heceye cümle âlem sığarken
Yine de ben seni yazamadım yar//

Cemal Safi’nin “ Bulamadım” şiiri aslında bu bölüme çok uygun. Diyor ki üstadımız:

…
“Yüzlerce, binlerce lügata baktım,
Seni anlatacak söz bulamadım...”

…

“Her şeyi sezsemde ıslak saçından,
Gönlümde arındın bütün suçundan.
Girdiğin sayısız günah içinden,
Sana konduracak toz bulamadım...”


…

Sevmek öyle bir duygu ki, sevilen isterse dünyanın en çirkin insanı olsun, sevgi dolu bir göz için en kıymetli en paha biçilmez pırlantalardan bile özeldir. Ve seven ne yaparsa yapsın içinde sakladığı duyguları işin içine sevgili girdiği vakit asla gün yüzüne dökemez. Yapabildiği yüzeysel kalır. Sığ kalır. Anlatılmaz olanı çaresizce yaşamayı seçer sonunda. Her şey anlatılabilir Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi ama sevgiliye sıra geldiğinde bütün harfler dilsizleşir, şairin heybesinde kala kala derin bir sızıdır sadece sevenin hissettiği şekliyle.


//Yadıma düşende bağrım ezildi
Yanaktan aşağı seller süzüldü
Her nesneye nice balad yazıldı
Yine de ben seni yazamadım yar//


“her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla”

…

“uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır”


Biliyorum çok uzun bir kritik oldu. Belki daha da uzayacak… Şairimiz anlatılamamanın bahsinde sevgiliye karşı hissettiği duyguları öyle güzel şiirleştirmiş ki bende okudukça aklıma gelen şiirleri sıralıyorum sizlere… Aşk öyle şahane bir duygu ki aşkı tanımayanı bile aşık eder. İş ifade etmeye gelince ise bu şiirdeki gibi bir mucizeye kanat çırparız.


//Adını andıkça lal oldu dilim
Kalemim tutuldu titredi elim
Çok şeyler yazdım da ey nazlı gülüm
Yine de ben seni yazamadım yar//

Yazma sanatının bile kifayetsiz olduğu anlardan biridir sevgiliyi anlatmak. Şairimiz bu sanata vakıflığını çok şeyleri yazıp çizmesinden bize ifade ettiği gibi sevgiliyi yazmanın zorluğunu, ne yapılsa da sevgiliye hissedilen özlemin, coşkunun, uzaklığın, duyguların en önemlisi acının bir ifade ediş biçimi olmadığını anlatmaktadır. Şairimiz söz konusu sevgili ise eğer susarak anlatmayı tercih etmektedir.


//Derviş tezgâhında sevda dokudum
Bülbül olup motif motif şakıdım
Tam yarım asırlık ilim okudum
Yine de ben seni yazamadım yar//


Bir üniversite bitirmek, diploma almak ile birçok şey yapılabilir. Ama bir yürekten şelale gibi coşkun bir ırmağa akan sevdanın açıklamasını, yürekte bıraktığı sızıyı hiçbir eğitim kurumuna giderek o yüreğin nasıl bir yangında olduğunu öğrenemeyiz. Şairimizde elli yıla yakın bir süredir ilim ile kâğıt ve kalemle uğraşmasına rağmen duygularını hala net olarak ifade edemediğini bize bu şiir yoluyla aktarmıştır.



DİL VE ŞEKİL:


Dil: Şair yalın bir konuşma Türkçesine yer vermiştir. Türkçeyi kurallarına uygun olarak kullanmış olup dil sapmalarına yer vermemiştir. Ayrıca kendisiyle konuşur gibi muhatapla konuşma ve ben diliyle duygularını anlatma üslûbunu tercih etmiştir. Şiir lirik bir aşk şiiridir.


NAZIM ŞEKLİ VE AHENK:



Şiir dörtlük halinde yazılmış olmakla birlikte toplam altı kıtadan oluşmaktadır. Şair şiirini ahenkli kılabilmek için redif ve kafiyelere başvurmuştur. Ayrıca çeşitli edebi söz sanatlarına yer vermiştir.

Kafiye düzeni birinci kıtada a.b.a.b, ikinci kıtada c.c.c.b üçüncü kıtada d.d.d.b dördüncü kıtada e.e.e.b şeklinde devam etmektedir.


a/Destan üretirken bu kara kalem-----cinaslı kafiye
b/Yine de ben seni yazamadım yar
a/Sen ki gözbebeğim yıkılmaz kalem--- cinaslı kafiye
b/Yine de ben seni yazamadım yar--- sabit ayak



c/ durdum
c/ kurdum
c/ vurdum
b/Yine de ben seni yazamadım yar

ur tam kafiye dum redif

d/ boğarken
d/doğarken
d/sığarken
b/Yine de ben seni yazamadım yar

ğ yarım kafiye arken redif

e/ezildi
e/ süzüldü
e/ yazıldı
b/Yine de ben seni yazamadım yar

z yarım kafiye ildi- üldü- ıldı redif

f/ dilim
f/ elim
f/ gülüm
b/Yine de ben seni yazamadım yar

-l yarım kafiye im-üm redif

g/ dokudum
g/ şakıdım
g/ okudum
b/Yine de ben seni yazamadım yar

ku- tam kafiye dum redif




KAYNAK:

1. Şerif Aktaş, “Orhan Seyfi Orhon”, Büyük Türk Klâsikleri, C.XII, İstanbul, 1992, s.298.
2. http://www.radyoerguvan.net/
3. T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Beş Hececiler’de Halk Edebiyatı Unsurları Yüksek Lisans Tezi - Danışman Yrd. Doç. Dr. Mehmet ÖZÇELİK
4. Divan Edebiyatı Üzerine Tartışmalar Mehmet Kahraman- Beyan Yayın – 1996




// Sevgi Özlem Özcü //
“gizLi özne”


Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Yazamadım başlıklı yazı DERVİŞOĞLU tarafından 11.10.2012 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. diyarbakır nakliyat
Marmara Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı