Eklenme Tarihi : 20.04.2017
Okunma Sayısı : 101
Yorum Sayısı : 1
Etiketler
LaTekmen
LaTekmen
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Günün Yazısı

Bu Yazı 21.04.2017 tarihinde
GÜNÜN YAZISI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri

İki Öküz

Zaman değişti. Teknoloji gelişince feodolite geriledi. Belki de bitti. Öküzle toprak sürülmüyor artık. Elle orak biçilmiyor, harman dövenlerle dövülmüyor. Envai çeşit araç gereçleriyle dozer gibi traktörler, devasa biçerdöverler işleri silip süpürürken bana mısın demiyor.

Tarımda olduğu gibi bacalı ve bacasız sanayide, küçük büyük işletmelerde, bankada, bakkalda, markette, ulaşım ve iletişimde, velhasıl hayatın her yerinde ve her kesiminde bu böyle…

Lakin onun iki öküzü var ve küçük kaynaklar ötesindeki otu bol yerde onları güdüyor. Ve bu çağda ve bu geçkin yaşında…

Belki traktör alacak parayı bulamamıştır ömrü boyunca. Belki işlenecek toprağı azdı, bunu bilemezsiniz.

Öküz mazot istemez ama iş yapabilmesi, her şeyden önce hayatta kalıp yaşama tutunabilmesi için beslenmesi lazım eskiden olduğu gibi. Ama adamın o zamandaki gibi güdücü arkadaşları yok şimdi. Arkadaşsız ve oyunsuz canı sıkılabilir. Ama sıkılmıyor. O eski zamanlardaki gibi çocuk değil galiba. Öküzlerin de canı sıkılabilir böylesi yalnızlıkta. Ama onlar da sıkılmıyorlarmış gibi…

 

Çimenler yeşil. Çiçekler de var içlerinde. Sinek göremiyor uçuşan. Kelebek yok. Hava güneşli ama vızılayan arı yok. Ses duymuyor, kuşlar da mı yok? Mevsim ne zamanda acaba?

 

İşte tam o vakit dağlarda yankılanan acı motor sesleri geliyor kulaklarına. Ağaç kesen canavar motor sesleri bunlar. Kulak kesilip dinliyor. Uzakta değil. Yürüyor o yöne doğru. Tepeye çıkınca görüyor ki dede bayırının beri yamacı. Oradalar. Bir traktör, arkasında arabası ve birkaç da er kişi… Başını çevirip geriye baktığında iki öküz yakın yakına. Sivri kıkırdaklı üst damaklarını dişli alt damaklarına çeke çeke ot yoluyorlar. “Siz otlayın” diyor onlara. “Şokçu büvelek yok, kan emici üvezler, göz nuru içen sinekler yok; doyunun dilediğinizce. Ben de gidip biraz gezineyim müsaadenizle. Kafama takıldı bu iş; ilkbaharda makta mı verilir? Kabuğundan bedenine su yürüyüp yapraklanmış ağaçlar böyle bilinçsizce nasıl kesilir?” Ta çocukluğundan biliyor çünkü biçilen ya da otlanıp yenen çimeler tıraş edilen sakal gibidir. Yeniden büyürler. Hem de kardeşlenmiş ekinler gibi çoğalarak. Orman öyle mi?  Zamanı vaktinde tıraş eder gibi kesersen o da sakal gibidir ama zamansız kesilirse durum saçkıran gibi bir şeydir.

 

“Selamaleyküm beyler, kolay gelsin.”

“Vealeyküm selam Oğuz Bey. Allah razı olsun. Hoş geldin.”

“Hoş buldum.”

 

Üç kişiler. Onları tanıyor. Biri İbrahim, biri Mehmet, üçüncü kişi de Seydiahmet. Biri kesip bölüyor, diğer ikisi de taşıyıp arabaya yüklüyor.

O gelince motoru susturuyor, bölüp parçaladıkları odunları arabaya doldurma işlemini durdurup mola veriyorlar.

 

Oğuz Bey dedikleri o kişi de benmişim naçizane…

 

 

Yer orman olsa, otlak olsa, senin tapulu tarlan bile olsa altı devletinmiş. Birçok zengin kişi gelmiş buraya. Maden bulmuşlar. Getirmişler makineleri, tezgahı kurmuşlar. Kalker, Dolamit çıkarıyor; dev kırıcılarda öğütüp kamyon kamyon satıyorlarmış. Burası da bunlardan birinin devletten satın aldığı veya doksan dokuz yıllığına kiraladığı bir yermiş. Altındaki madeni çıkarabilmeleri için önce üzerindeki ağaçları halletmeleri lazımmış. Bu kafama takılan zamansız kesimin açıklamasını orman işçileri böyle açıklıyorlar…

 

Biraz dinlenip biraz da sohbet ettikten sonra onlar kaldıkları yerden çalışmaya devam ediyorlar. Ben de az aşağıya iniyorum. Öküzlerimi görebileceğim bir yerde çimenler üzerine sırtüstü uzanıyorum…

 

Az sonra iki kişi beliriyor öteden buraya gelen. İki genç erkek bunlar. Üzerlerinde kısa kollu siyah tişört, mavi kot pantolon ve spor ayakkabıları var. Siyah saçlı ve güneş yanığı esmer yüzleri kirli sakallı… Yabanda yaşayanlar gibi dinç bedenleri var. Yamaç aşağı uzun adımlarla koşarca yürürken ceylan gibi sekiyorlar. Birisi odun yüklü traktör arabasının üst yanında dururken diğeri önceden proglanmış gibi dosdoğru yanıma geliyor. Eğiliyor hızlıca. Sırtüstü uzanmışken ayasızca pantolon üzerinden erkeklik yerimi sıvazlıyor. Tepemden aşağı kaynar su dökülmüşe dönünce yaya basmış gibi fırlıyorum.

“Ne oluyo ulan!”

Öteki yavşak gibi sırıtarak uzayıp geldiği yöne gidiyor. Şok olmuş gibi öylece kalakalmışken neyin olup bittiğini anlamaya çalışıyorum.

Şaka mı bu?

Hani vardır bizim böyle ayasız ayarsız insanlarımız. Arkadaşım dediğine pandik atmak, tepesine kondurmak, anasına dahi küfür sallamak.

Eşek şakası.

Acaba öyle bir şey mi bu?

Tövbe tövbe der gibi başımı bükerken hiçbir şey olmamış gibi aynı yere aynı şekilde uzanıyorum.

Güneş bedenimi ısıtırken yüzüm kızarıyor.

Lakin o utanmaz adam kaşla göz arası geri gelip bu sefer aynı yere kıçını koyup oturuyor. Fırlıyorum gene başımdan aşağı bir bakır kaynar suyu boca etmişler gibi.

“Ne oluyo ulan!”

Sırtımdan soğuk terler boşanıyor.

“Kimsin sen, nesin?”

O genç adam gene sırıtarak ve kırıtarak yerlere döşek olmuş eski yaprakları eze eze uzayıp gidiyor. İkizi kadar benzeştikleri ötekiyle buluşup geldikleri yöne doğru gidiyorlar. Az sonra da orman içinde kayboluyorlar.

 

Bütün bu olanlardan sonra kendi köylüm sandığım o orman işçilerinin bana bakıp sırıttıklarını görüyorum.

“Ne oluyo ulan!”

Bu işte bir bit yeniği var diyorum kendime.

“Kimdir oğlum bunlar?”

 

Yanıma gelip anlatıyorlar: Bilmem ki ne zaman buraya gelmişler. Doğudan bir yerden… Her ne sebepten gelmişler ise… Aşiret çatışması olabilir bu. Amansız bir kan davası olabilir. Kaçmışlardır. Olabilir.  Şu dağın yukarı bir düzlüğünde yaşıyorlarmış. Evleri, ahırları, kümesleri varmış. Koyunları, keçileri ve sığırları varmış. Tavukları, hindileri… Yıllardır kendi başlarına orada yaşıyorlarmış.

“Oğlum Amazon mu burası? Balta girmemiş yağmur ormanı mı? Ayak basmamış Afrika savansı mı?”

Bilmiyorlar. Ben de bilemiyorum tabii. Düşünüyorum sonra ister istemez. Düşün diyorum kendime. Düşün düşün! Düşünüyorsan varsın. Ölmemiş hayattasın. Düşünmüyorsan yoksundur. Ölmüşsündür. Veya rüyadasındır derin bir uykuda…

 

Ekmek torbam sırtımda, elimde güdücü sopam; “hadi” diyorum öküzlerime. “Sapıklar her yerde. Biz de sıvışıp gidelim başka bir yere…”

İki öküz, bir de ben; üçümüz bir olup yürüyoruz. Sonunda varıyoruz ulu bir dağın eteklerine. Dere billur gibi. Suyu sarhoş etmeyen şarap sanki… Otlar diz boyu ve macın gibi. Çiçekler renk renk. Meyvelerden bal damlıyor sanki. Kuşlar ötüşüyor aşk meşk makamında. Renkleri, sesleri ve kokusuyla burası cennetten bir yer sanki…

Ta çocukluğumdan hatırlamaya çalışıyorum. Yola çıktığım yer benim çocukluğumun köyüydü. Küçük kaynaklar, baharda kırmızı kamerlerin açtığı kara topraklık, dede bayırı, Kırklardan gelip Bulgaristan içlerine dalan o yol.

Burası kiraz bayırı mı? O günden bu güne çok şey değişmiş oysa. Dağlar itilip yükselmiş, çukurlar çekilip dereler derinleşmiş. Ağaçlar büyümüş, ormanlar enginleşmiş. Dibine güneş değemez olmuş. Bu yüzden ot yok, çiçek yok içinde. Yıllar yılı kuruyup dökülen yapraklar çürüyüp toprak olmuş.

 

Öküzlerimi o bol otlu cennet yerde bırakıp kiraz bayırı sandığım dağın yamacını tırmanıyorum, yumuşak yerde yürüyerek. Ayaklarım batmıyor ama her adımda yer esniyor.  

Yürürken merak ediyorum. Ve düşünüyorum. Şu dağın sırt yerinde acaba ne var? Toprak bir yol olması lazım doğudan batıya giden. Öte ileride bir köy olması lazım. Bu kaçkın ailenin yurdu da bu yolun kıyısında olmalı. Merakım artıyor. Issız bir ormanın içinde tek bir aile! İlk çağlardaki gibi… Dünyadan soyutlanmışlar.

Arazi var, ekip biçerler. Hayvan var, sağıp sütünü içerler. Kesip etini yerler. İlk insanlar gibi. Lakin her şey bununla biter mi? O ailenin kızları ve oğulları büyüdüklerinde ne olacak? Kimle evlenecek onlar, soyun devamını nasıl sürdürecek? Adem ile Havva’nın çocukları mıdırlar ki, kardeş kardeşle çiftleşecek?

Tövbe tövbe!

 

Dağın sırtına çıkmam çok sürmüyor. Hatırladığım gibi hakikaten orada bir yol var. Orman içinde ve doğu batı yönünde… Yolun öte yanında büyükçe bir açık alan görüyorum. Taş duvarlar, sap örtülü damlar ve yüksek avlular. O dede bayırına gelen iki er kişinin yurdu olmalı burası. Seviniyorum buna. Niyedir bilmiyorum ama öyle. Belki gider konuşurum kendileriyle. Anlatırlar her şeyi. Dinlerim. Belki yardım bile edebilirim kendilerine. Yirmi birinci yüz yılı yaşıyoruz derim. Uzay çağı. Bilgi çağı. Teknoloji aldı başını gitti, siz buradasınız hala. Dünya çok değişti derim onlara. Kan davası diye bir şey kalmadı. Savaşlar bile bitti ki, insanlar artık barış içinde.

Gururlanıyorum kendimle. “İyi iş iyi iş” diyorum. “İyilik yap iyilik bul. Kötülükten kim ne kazanmış!”

Fakat bu yerin az ötesinde bazı bahçeler, içlerinde de binalar görüyorum. Bir köy olmalı orası.

Yolca yürüyüp oraya doğru gidiyorum. Önce birkaç ev sonra köy meydanı çıkıyor karşıma. Taş duvarlı minaresiz bir cami, gene kireçle beyazlatılmış taş yalaklı ve çift kurnalı bir çeşme. İnsansız küçük bir kahvehane… Şaşırıyorum. Aslında hatırlayıp çıkaramıyorum; bu köyün adı ne?  Kimseler de yok sorayım.

Geriye dönüyorum yeniden. Aşağı ötede sıvasız taş duvarlı ve iki katlı bir evin bahçesinde iki kadın görüyorum. Başları tülbentli, şalvarlı ve basma entarili. Çocukluğumun annesi, nenesi, komşu yengesi gibi kadınlar bunlar. Ayakları kara lastikli veya naylon terlikli. Tıpkı onlar gibi.

Bahçedeki sebzelerle uğraşıyorlar. Çapalıyorlar veya suluyorlar. Yoldan çıkıp yanlarına sapıyorum. Sakınmadan, sıkılmadan. Hiç tereddütsüz.

“Selam aleyküm. Kolay gelsin bacılar.”

Kadınlar kaçıp saklanmıyorlar. Başlarını kaldırıp bu tanımadıkları yabancı adama bakıyorlar.

“Burası Terzi Dere mi?”.

“Yok” diyor kadınlardan birisi. “Terzi Dere ötede. Burası Sazara.”

Dudak büküyorum çaktırmadan. Birisi Kofçaz’da, öteki Demirköy tarafında… Öyle olmalı hatırladığım kadarıyla. Eğer ben kiraz bayırının ötesindeysem Burgazçık olmalı burası. Ama o köy tepede değil yamaçla çukurun birleştiği bir yerde.

Biraz düşünüyorum. Sonra bir yol tutup gidiyorum. Yol kızıl topraklı. Köy çıkışına geldiğimde yol ikiye ayrılıyor. Biri düz gidiyor, biri sağa sapıyor. Ben düz olan diyorum. Bu sırada öküzlerim geliyor aklıma. “Uy” diyorum kendime. “Bıraktım onları orada, çok zaman da geçti o zamandan bu zamana.”

Birisinin sapık olduğunu sandığım o iki öküz kişiyi, mekanları sandığım o açıklık yeri, oradaki kaçkın garip aileyi, iyilik yapma isteğimi; her şeyi unutuyorum. Kendi derdim herkesten büyük. Düşüncesizce çıktığım bir yolda kayboldum. Derken iki çocuk görüyorum koşturup oynayan. Yanlarına gidiyorum bir umut.

“Hey çocuk!”

Onlar kaptırmışlar kendilerini bir oyuna; ne beni duyuyorlar, ne de görüyorlar. Birisi koşup gidiyor aşağıya, diğeri de dönüp evin öte yanındaki kapısına.

Hay aksi!

Ev kapısına giden dönüp geliyor çabucak.

“Ne diyon amca?”

“Çocuğum” diyorum ona. “Ben kayboldum galiba. Kapaklı Köyü tarafına gideceğdim ama…”

“Bu yol Karadere’ye gider amca. Sen daha öteden sağa sapmalıydın…”

“Hay Allah!”

Geriye dönüp çocuğun dediği o yola giriyorum. Kırmızı tozlara bata çıka yürüyorum. Sonra yol bitiyor. Orada köy möy yok. Donakalıyorum. Yüksek bir kayanın tepesine çıkıyorum sonra. Yüksekten seyreyliyorum. Ve gördüklerim karşısında seviniyorum. Aşağı ötede büyük bir düzlük var. Sararıp olgunlaşmış buğday tarlaları, tarla boylarında ceviz, dut ağaçları ve böğürtlen kümeleri. Bu tarım arazisinin az öte yerinde de damları kiremitli evler görüyorum uzaktan. Seviniyorum buna. Burası anamın köyü Kapaklı olmalı…

Kayanın tepesinden inip dağdan aşağıya süzülüyorum. Ayak bileklerimi böğürtlen dikenleri çiziyor, ince fışkınlar yüzüme gözüme kırbaç ediyor. O köye gideceğim ama önce şu ekin tarlalarıyla baş etmem lazım. Çünkü yol yok.

Dereyi geçince küçük bir kulübe çıkıyor karşıma. Önünde turuncu renkli bir traktör... Bir adam var bir de kadın. Karı koca olmalılar. Dereden kova kova su taşıyıp domatesleri suluyorlar. Ekinler sararmış ama onlar kızarmamış, hala yeşil yeşil. Küçük bir kız çocuğu var, renkli etekli. Elma ağacının dalına kurulmuş ipten salıncakta sallanıyor.

“Selamü aleyküm. Kolay gelsin. Ben kayboldum. Şu ötede görünen köye gitsem sonrası kolay ama yolu bilmiyorum. Siz hangi yoldan geldiniz buraya?”

İşaret parmağı ile gösteriyor konuşmadan.

“Oradan mı?”

Bakıyorum gösterdiği yere. Yola benzer bir yer yok. Gri taşlı bir tepe yamacı sadece. Neyse diyorum. Pek anlaşılmadı ama gene de neyse. Sağ ol. Dağ değil, orman değil hiç değilse. İnsan boyu uzamış ekin tarlası hiç değil.

Yılan var mıdır acaba?

Düşüyorum gene yola. Kurumuş otlara bata çıka. Sonunda bir yere varıyorum. Pazaryeri gibi bir yer orası. Ya da panayır yeri… Tenteli kamyonlar var, otomobiller, traktörler, minibüsler ve insanlar...

“Oh” diyorum. “Şükür.”

 Biraz olsun rahatlıyorum.

Tanıdık birileri var mı acaba burada? Yaş kuru sığır bokları arasında yürürken etrafa bakınıyorum. Bir ara gözüm birini ısırıyor. Pantullu Mustafa mı o? Seslensem diyorum ona “Hey Mustava aga!” Ama ya o değil ise!  “Bırak diyorum kendime, eğer ki tanışsa o gelsin yanıma.

Derken başka biri sokuluyor yanıma. Omzunda fermuarlı bir çanta var,  sağ kolunda da iki hırka.

“Otuz lira.” diyor. “Almak istemez misin?”

Başımı atıyorum. İstemem.

 

İndirme çatı altında üç beş kişi görüyorum. Loş bir yer orası. Tanıyor gibiyim onları. Seviniyorum birden. Daralmış içim genişliyor.

Hızlı adımlarla yanlarına gidiyorum. A o da ne birisi Alino bunların. Kırmızı doğanı da beride…

Toprak yere bez sermiş, üzerine dizdiği erkek gömleklerini satıyor. Hepsi de müşteri beklerken çay içiyorlar.

“Gömlek mi alacaksın?”

“Hayır.” diyorum.

“Ama yırtık pırtık, diklim diklim olmuş her yerin.”

“Öyle mi?” diyorum. “Olmuşsa olmuştur. Varsa bir bardak çay verin bana. Ben kayboldum.”

Gülümsüyor Alino. “Sen de mi? “diyor sonra. “Gençsin daha! Ne oldu? Kanser miydin?”

“Hayır.” diyorum.

“Sirozdan mı?”

“”O da ne?”

“Ciğerlerin mi bitti? Yoksa kalp krizi mi?”

“Ne diyorsun Ali aga? Pardon ama burası neresi?”

Alino gülümsüyor acı acı: “Hala inanmıyor musun?”

“Neye be Ali Aga?”

“Öldüğüne bacanak, öldüğüne!”

“Ama iki öküzüm…” diyorum. “Dede bayırındaki İbo, Memo, Seydo?  Hani üçü de bizim köylü. Bilmiyon mu Ali aga? Hani o küçük kaynaklar üstü. O lale gibi açan kırmızı kamerler. O iki genç kişi. Hani biri sapıktı… Hani kiraz bayırı… Gördüğüm yollar, köyler. Konuştuğum kadınlar, koşturup oynayan o çocuklar… “

“Burası öte bacanak, öte! Ne ibosu, ne memesu, ne seydosu? Ne küçük kaynaklar, ne kara topraklık, ne dede bayırı, ne de kiraz kaynaklar? O dediklerinin hepsi fanide. Öküz diyorsun, öküz mü kaldı bu devirde!”

“Yapma be Ali aga! İyi de madem öldüm ben, madem öte burası; gılmanlar var da hani huri denen o melaikeler nerde?”

 

17/Nisan/2017 KORUKÖY                 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( İki Öküz başlıklı yazı LaTekmen tarafından 20.04.2017 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
© 2008-2016 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir. Sakaryada Firma Rehberi, Sakaryada Haberler Düşük Hapı İlacı