Eklenme Tarihi : 19.01.2019
Okunma Sayısı : 141
Yorum Sayısı : 0
Etiketler
LaTekmen
LaTekmen
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Yetim Aliyi Döven Boz Ayı




....Ayazmanın buz gibi soğuk, billur gibi temiz suyunda yüzen balıklardan tutmuşlardı. Baba bir ateş yakıp yanan odunlardan kızıl kor yapmışlardı. Derileri çilli balıkları kor üstüne yatırmışlar, pişen balıkların pespembe lezzetli etlerine tuz ekeleyip yiyorlar, derede soğumuş rakıyı suyla karıştırıp aklaştırıyorlar, boncuk boncuk terlemiş cam bardaklardan içiyorlardı. Rakı içerken de coşkuyla konuşup hoş sohbet ediyorlardı.
Köylü arkadaşlar, aslında iki genç öğretmenin hayat hikayesini merak ediyor; anlatsınlar da dinlesek, öğrensek diyorlardı.
Nerede doğdular mesela, nereleri gezip gördüler, kimleri dost, kimleri düşman bildiler, güzel, çirkin, iyi, kötü, soğuk, sıcak, yaz, kış…
Nasıl okudular mesela, nasıl öğretmen çıktılar? Zorluklarla mı yaşadılar, yoksa rahat mı ettiler? Hayatlarından memnunlar mı? Mesela Ayazma köyü nasıl bir yer? İnsanları nasıl, doğası nasıl, yeri yurdu nasıl? Bu köye nasıl geldiler? Hem köyü, hem de köyde yaşayan kişileri sevdiler mi? Sevdiler ise niye sevdiler, sevmediler ise neden sevmediler? Burada ne kadar duracak, giderlerse ne zaman, nereye gidecekler? Anaları, babaları var mı? Öldüler mi, yaşıyorlar mı? Kimin kaç kardeşi var? Kaçı kız, kaçı erkek? Kimin babası zengin? Yoksa onlarda mı fakir? Kız sevmişler mi? Sevdiler ise sevdikleriyle evlenecekler mi? Özleyip hasretlik çekiyorlar mı?
İki öğretmen hakkında çok şeyi merak ediyorlar, aslan sütü içip alabalığın pembe etini meze ederken onlar anlatsın biz dinleyelim istiyorlardı ama Sabit öğretmenle Kenan öğretmen de boz ayıyı öldüren yetim Aliyi merak ediyorlardı.
Kenan Öğretmen:
"Selim kardeş, anlatsana Allah aşkına dedi Selime "bu çobanın hikayesini… Bir şeyler duydum, az buçuk biliyorum ama… Bu Ali beni çok etkiledi. Aklım takılıp kaldı. Hiçbir şeye yoğunlaşamıyorum. Takıldım be, bozuk plak gibi anasını satayım. Kim ne diyor, kim ne soruyor, ne söylüyor… Kimim ben, nereden geldim nereye gidiyorum, kimi seviyor, kimi özlüyorum… İyice nötr oldum. Hadi anlat! Yarın öbür gün Ayazma köyünden kalkıp başka bir yere gidersem bu Ali'nin öyküsünü bilmeden gitmek istemiyorum."
"Anlatayım be hoca!" dedi Selim. Lafı eveleyip geveleyip uzatmadı. Hikayeye direk girdi; "Ali'nin babası fakir Zeynel idi. Üç beş keçisi vardı. Şu ilerde, davşan ararken yanından geçtik ya işte o sarı yarlığın dibinde saptan samandan, çalıdan çırpıdan yapılmış yıkık dökük bir kışlası vardı. Üç beş keçisi, üç de uyuz itiyle yaz kış orada yaşardı. Eve geldiği pek bilinmez. Üç tane kızı vardı Zeynel'in. Üçü de birbirinden güzel. Azığını katığını onlar taşırdı…"
Tam burada deli Sami lafa karıştı. Elini kaldırıp işaret parmağını Selime doğru uzatarak; "Rahmetli!" deyip onu uyardı.
Selim, anlatmaya devam etti:
"Rahmetlinin tarlası tezeği yoktu. Yani, lakabı nasıl fakirse gerçekten de öyle… Yani, gerçi biz de fakir fukarayız ama o bizden de fakir bi adamdı. İşte, tek geçim kaynağı keçileriydi. Onlarla haşır neşir olurdu. Karısı da fakirim Fatmecik…"
"Şindiki lakabı fukara Fatme…" deyip lafa girdi deli Sami. "Sabit gardaşım, sen onu bilirsin. yani fukara Fatme'yi… Kaç yıldır bu küğdesin bilmen mi hiç? Bağda bahçada, su yolunda… Elbet bi yerde görmüşündür. Görmediysen bile duymuşundur…"
"Az bir şey duydum" dedi Sabit öğretmen "Görmüşümdür de… Ama pek bilgim yok. Yani fazla tanımıyorum kendisini."
"Fatme güzel kadındır aslında" dedi Selim, “Biz onu kızlık zamanından biliriz. Hep derim kendi kendime; Zeynel'in kızları güzelliklerini anasından almışlardır deye. Gerçekten bak! Sonracıma hocam, kızlar büyüyünce anasının peşine düşüp bağ bahçe çapasına, tarlaya orak biçmesine gitmeğe başladılar. Gündelikçi olarak... Keçilere gidip süt sağmağa, yani Zeynel'e yardım yapmağa başladılar. İşte fakirim tam ıraata gavuşmağa başlamıştı ki başına o feci olay geldi…"
"Zinel benim arkadaşımdı." dedi deli Sami, "Yaşıtımdı. Aaahh!" deyip içini çekti. "Rahmetli… Suğuk sulu bunarın aşağısına, o çukurun içine küçük bi bahçe yaptıydı. Yapmaz olsun! Ama naspın, ekip dikeceği başka yeri yoktu ki fakirin! Üç beş dönüm yeri yoktu. Muhtar izin verdi ona. O zaman yap dedi. Esasen o bahçeyi Zinel diil Fatımecik yapmıştı. Örtmen gardaşım Sabit, hani davşan ararken yanından geçtik. Gördük ya; te orası işte. O zaman o çukur yer tikenlik, pırnallık bi yerdi. Domuz girse söküp çıkamaz içinden. İşte o yeri Fatmecik tek başına, yani gızları da yardım etti tabii… Fatmecik, tikenleri kesti, biçti, yoldu, köklerini söktü. Küreklen, çapaylan gazdı, gabarttı toprağını. Bi güzel tımarını yaptı anlayacağın. Oraya bi sürü zebze ekti. Domatiz, büber, patlıcan, zalata, lağana, her şey her şey; aklına ne gelirse ekti. Bi sürü şey ekti dikti o küçük yere. Eşek sırtında gübre taşıdı. Gübreledi. Ama bi göreceğdin, her şeyler çok gözel oldu. O güççük bahçe cennet gibi oldu. Yazıdı o zaman… Yazın sonlarına duğru. Tabi ya, yazın sonlarıydı. Çünkü domatizler olmuştu. Bizim buralarda zebze geç ekilir, geç yetişir. Fakir Zinel, keçi güdüyo, garısı da gızları alıp gündelik işlere gidiyodu o zaman. Bi gün demiş Ali'ye anası, işe giderken sabah. Ali o zaman sekiz dokuz yaşlarında bi çocuk. Şindi on beş yaşında olmalı. Vay anasını acımasız dünyaya, kaç yıl olmuş! Öldü gitti fakirim. Etleri kemikleri çürüdü, toprak oldu. Vay anasına yandığımın dünyası! Demiş ki Fatımecik; sepeti vermiş eline; git demiş Ali'ye. Cennet bahçemize git, domatiz, büber, zalata filan topla demiş. Hem de tembih etmiş; domatizlerin gırmızılarını, pembelerini, yani olmuşlarını kopar demiş. Büberlerin, salataların büyümüşlerini… Hem de tembih etmiş; zalataları önce yol ve sepetin en altına onları koy demiş. Domatizleri ortaya, büberleri en üste… Domatizler ezilmesin! Alicik anasının verdiği sepeti goluna asmış, tembihi almış; ıslık çala çala, türkü süleye süleye yörümüş gitmiş. Dusduğru bahçeye. Bahçe, suğuk sulu gaynağın altındaki çukur yerde, ormanın içinde. Hani davşana giderken yanından geçtik, işte orası. Hani etrafı çalı, çırpıyla, tikenle çevrili olan yer. Bahçeye varıp avlunun başına gelince orda durmuş. Bi de baksa ne görsün; boz ayı bahçede! Avludan atlayıp girmiş içeri, domatizlerin olmuşlarını olmuşlarını yimez mi! Ali, ayıyı görmüş. Ayı da onu duymuş, görmüş. Aliyi görünce hemen iki ayağı üstüne dikilmiş, başını dikmiş gazık sıçanı gibi. Bakmış ki, orda duran Alicik; Aa demiş. O zaman Alicik ayıca konuşmayı bilirmiş. Goca ayı da Aliciğin kim olduğunu bilirmiş. Ayı, aa demiş. Bu ıslık çalıp türkü süleyerek gelen Alicikmiş meğer demiş. Elinde yayı, sırtında ok torbası yok. Çoban bubası ona tüfek vermez, tüfeksiz Alicik beni öldüremez demiş ve havaya kaldırdığı ellerini hemen indirip domatiz yimeğe devam etmiş. Ali, ayıya gızmış. Heey ayı oğlu ayı deye ona seslenmiş durduğu yerden. Domatizlerimizi neden yiyon ulan demiş. Benim bubam fakir Zeynel, anam da fukara Fatme… Üç tane abam var. Bi de ben, bi de benim küçüğüm var. Anamla bubam iki, biz de beş; tamı tamına yedi kişiyiz. Git sen de ek, kendi ektiklerini yi! Bizim navakamızı neden yiyon ulan ayı oğlu ayı demiş. Ayı, Aliyi duymuş ama dinlememiş. Umursamamış bile. Alicik gibi ufak birini adam yerine saymamış. Ali gızmış. Hemen yörümüş bahçeye, ayının yanına gitmiş. Ayı, Ali'ye aldırış etmemiş; domatizlerin en irilerini, en olmuşlarını yimeğe devam etmiş. Ali, gızmış; ayııı demiş ayıya ağzını uzatarak. Çık git bahçemizden! Bunlar bizim. Ektin, gazdın, suladın mı? Ne yaptın? Siktir git! Elma yi, ağlat yi, armut, dut, gızılcık yi ulan havyan oğlu hayvan ayı demiş. Ot yi, kök yi, bok yi ulan! Domatiz hırsızı boz ayı, Aliciği duymamış, dinlememiş, görmemiş. Alicik gızmış gene; elindeki sepeti şüle bi savurup ayının götüne bi kütletmiş. Ayı, başını kaldırıp Ali'ye; Ööşştt demiş. Ali de ona; asıl saa öööşştt demiş. Bubanın malını mı yiyon ulan? Bakmış ki Ali, olacak gibi diil; ayının gideceği filan yok, bari demiş ben de toplayayım, sepeti doldurayım ayı hepisini yiyip bitirmeden demiş. Sepeti bir kenara koyup domatizlerin gırmızılarını, pembe olanlarını, en gocamanlarını koparıp koparıp yolmağa başlamış o da. Ayı oğlu ayı, hem de namkör işte; kendi koparmayı bırakıp Ali’nin yolduklarını yimeğe başlamış bu sefer. Ali gızmış; ayılık etme ulan demiş ayıya. Gitmiş, avlu dibine bıraktığı sepeti alıp gelmiş; ayının götüne iki sepet kütletmiş. Ayı, bişey dememiş. Alicikten ne olacak?  Ne yayı oku var, ne topu tüfeği! Bi tokatlık canı var. Ali'nin elindeki sepeti kapıp aşağı duğru fırlatmış. Ali bu ya, inat mı inat; elindeki sepeti alıp da aşağı tarafa fırlatan ayıya bi tekme atmış. O zaman ayı ona; götten bacak, kaşınma ulan demiş. Burda bi sürü domatiz var; saa da yeter baa da. Kaşınma! Kıskançlık yapma! Dağ bayır gezdim durdum, gağnımı doyuracak lokma bi şey bulamadım. Aç galdım. Seen ananın beş tane gızı gızanı varsa; biz de anayız, bizim de var herhalde! Daa duğum yapalı üç gün oldu. Luğusayız herhalde! Çok gan gaybettim, güçsüz guvvetsiz galdım! Yoksa sizin bu küçücük bahçenize girmez, zebzelerinizi yimezdim ama ne yapayım demiş. Dimi ama o da haklı! Alicik, onu anlamamış, sülediklerini dinlememiş. Ulan Alicik, madem ayı dilinden anlıyon da onun sülediklerini neye önemsemiyon? Dimi ama Sabit Bey gardaşım! Demek istediğim o zaman bu asi Alicik, been gatır gadar inat… Ayıyı dinleyip onu gızdırmasaydı şindi başlarına gelmiş olan bu felaket gelmemiş olacak; fakir Zinelcik de ölmemiş yaşıyo olacaktı. Olayın başlangıç noktası burası… Ne gözel sülemiş, anlatmış işte saa kendi halini boz ayı. Yeni duğum yaptım, üç günlük luğusayım demiş. Çok gan gaybettim, güçsüz guvvetsiz galdım, elden ayaktan kesildim demiş. Allah'ın verdiği nimetleri paylaşalım, gardaş gardaş yaşayalım şurada demiş. Bu gadar açgözlü olmağa ne gerek var? Dünya nimetleri derya deniz, yi yi bitmez demiş. Size de bize de yeter. İki dane yavrum var; biri çıtır, biri de pıtır. Keçilerimiz yok, bubamız yok sizin gibi sağıp onlara süt getirsin! Ben şindi domatiz yiyip mömelerimde süt biriktirmezsem çıtırla pıtır açlıktan ölsünler mi ulan Alicik demiş. Alicik onu dinlememiş. Gızgın gızgın yörüyüp gitmiş, ayının fırlatıp attığı sepeti düştüğü yerden alıp gene geri gelmiş. Ayı oğlu ayı demiş ayıya. Elindeki sepeti ayının götüne kütletmiş. İşte o zaman boz tüğlü ayının sabrı iyice taşmış ve Ali'nin suratına bi tokat patlatmış. Tokadı yiyen Ali yere kapaklanmış. İnat ya; düştüğü yerden bi daş kapmış, yumruk gibi daşı ayıya atmış. Ayının sabrı iyice taşmış. Düştüğü yerden kalkarak ona daş atan Ali'ye bi tokat daa patlatmış. Alicik gene yere kapaklanmış. Ulan kalkma işte, kalkma! Gosgocaman ayıyla dalaşma! Şakadan olsa bile ona daş atma! Gızdırma! Çok inat ya bu; gene kalkmış, ayıya gene daş atmış. Sen kimsin ulan bacaksız demiş ayı o zaman. Kimsin, nesin? Fakir Zinel'in, bi de fukara bi kedinin kimsesizi! Sankim valinin, gaymakamın oğlu musun? Buban poliz mi, komser mi? Yayın yok, okun yok! Ağzından ateş kusan delikli borun yok! Ankara'da dayın yok akılsız çocuk! Sen kimsin? Neden bu gadar inat birisin? Çok domatiz var ikimize de yeter dedik! Neden laf dinlemiyon deyip deyip veryansın etmiş. Bi sağdan bi soldan, bi aşağıdan bi yukardan; bi kıçına, bi sırtına, eline, beline, yüzüne, gözüne bi tokat, bi tekme; ölçmeden tartmadan urmuş, düğmüş, Aliciği gebertip yerlere sermiş. Sonra bakmış ki Ali yerden kalkamaz; o zaman herhalde öldü deyip bahçeden çıkıp anasının amına gitmiş..."

"Ali, bahçeye gidip bi daha da gelmeyince," dedi Selim, “anası merak etmiş. Bi bakayım hele deyip bahçeye gitmiş. Bahçeye gidince Aliciği o vaziyette görmüş. Böyle işte hocam… Ali o zaman her yeri yara bere içinde, yüzü gözü şiş, mosmor çürük, bi de korkudan dilini yutmuş! Otuz gün, kırk gün yatak yorgan yattıydı…”
"Kasabaya hastaneye, doktora filan götürmediler mi?" dedi Kenan öğretmen.
"Hayır, hayır!" dedi Selim. "Ne şehir, ne doktur, ne hastane… Bizim bu Ayazma köylüsü hastane mastane, doktur moktur bilmez. Gitmez. Ottan çiçekten merhem yaptılar, yaraları sardılar. İyi oldu çocuk. Yaraları bereleri iyi oldu da lakin dilini yutmuş ya bi daa gonuşamadı. Hiç. Şindi bile… Yetim Ali dilsizdir hocam bey! İşitir, duyar, anlar ama cevap veremez, gonuşamaz. Boz ayı ona küçük dilini yutturmuş. Gördük ya, sen de gördün! Fark etmedin mi? Ayıyı vurduğu zaman ses ettik de bizi nasıl duydu…”
"Duydu,evet." dedi Sabit öğretmen. “Bize el etti, güldü. Ama o kadar… Eliyle köpeklerine işaret etti, sonra da bir şey olmamış gibi çekip gitti..."
"Keçilerinin yanına gitti." dedi Selim.
"Sonna ne oldu?" dedi öğretmen, "O olaydan sonra yani..."
Sonra deyip anlatmaya devam edecekti Selim ama önce biraz rakı almalıydı. Boncuk boncuk terlemiş bardaktaki rakıdan bir fırt aldı, çilli derili balığın pembe etinden aldı, tuza banıp ağzına attı.
"Sonacığıma," dedi, "Zeynel bu ayıya çok gızmış. Aliyi düyen, düye düye ölümlerden ölüm beğendiren bu çıtırla pıtırın anası boz ayıya. Yemin etmiş, ahdetmiş. Bu ayıyı öldürmek bundan sonra benim boynumun borcudur demiş. Kan davası gütmüş yani. Üç gün, üç hafta, üç ay… Hem keçilerini gütmüş, hem dağ bayır gezerek her yerlerde bu boz ayıyı gözlemiş, aramış, sesini soluğunu dinlemiş. Bi gün gene aynı yerde, küçük zebze bahçesinin az ötesinde onu görmüş. O zaman iki yavrusu büyümüşmüş. Oynaya zıplaya, yörüye yuvarlana anasının ardında gezerlermiş. Zeynel hiç tereddüt etmemiş; ben bu ayıyı öldürürsem iki yavru anasız bubasız ne ederler diye hiç düşünmemiş..."
"O hiç düşündü mü?" deyip söze girdi Sami Can, "Aliciği tekme tokat düyerken, tekme tokat! Ağzına burnuna, yüzüne gözüne… Hiç düşündü mü? Alicik yere düşüp bi daa kalkamayınca öldü deye bırakıp gitmiş. O zaman hiç düşündü mü? Etme bulma dünyası gardaşım! Bu dünya büle! O zaman; ben bu bacak gadar çocuğu düyersem bubası gelir sonra o da beni düyer deye hiç düşündü mü?"
"Yapma Sami abi!" dedi Selim. "O ayı be! Ayının düşüncesi olsa, büle ince düşüncesi… O zaman ayı olmaz da başka bişey olurdu be! Güldürme adamı! Neyse hocam, bu hikayeyi anlat dedin ben de anlatıyom. Sözün özü dersek, bizim Zeynel tek kırma tüfeğini patlatıp boz ayının üstüne bi sürü davşan saçması yollamış mı? Ulan salak adam! Bizim Zeynel'e diyom. Rahmetli olmuş bi insana salak denmez ama oğlum davşan saçmasıyla hiç ayı mı öldürülür? Neyse, belli ki ayı saçmaları yimiş. Çünkü iki yavrusunu orada bırakıp kaçıp gitmiş. Yani anlayacağın bizim Zeynel, oğlunu düyen, her yerlerini çürüten, küçük dilini yutturup yedirten o ayıyı urmuş fakat öldürememiş. Tam tüfeğe yeni bi fişek koyup ayının peşinden gidecekmiş ki, önce biraz dur bakalım demiş kendisine. Ayının küçük yavrularını tutup almış, onları götürüp kışlaya kapamış. Ayı yavrusunu ne yapacağsa? Dönüp gelmiş; çıtırla pıtırı tuttuğu, ayıyı vurduğu yere. Gan görmüş. Yerde gan görünce ayının yaralandığını anlamış. Düşmüş peşine. Gan izi, ayak izi deye deye, izleri takip ede ede ta kayalıklardan öteye, o yarlık yere gitmiş. Orada bulmuş ayıyı. Ayı ölmemiş. Bi yerden düşüp gebermemiş, iki seksen serilip ayaklarını yukarı dikmemiş ama yaralı olduğu, çok gan kaybettiği her halinden belliymiş. Çünkü çok halsizmiş ve zar zor yürümekteymiş. Gene de eli tüfekli düşmanı Zeynel'in peşinde olduğunu görünce kaçmak istemiş. Nitekim epeyi de kaçmış. Ama nereyi gadar? Yaralı, gan gaybetmiş, bitkin… Halsiz ayı ne gadar kaçabilir? Sırttan dolanarak o üstü düz ama beri tarafı kale duvarı gibi olan kayanın oraya kaçmış. Bizim Zeynel ayının peşinde, onu takip etmeyi bi saniye bile bırakmamış. Hep peşinde. Ayı, halsiz mecalsiz büle büle dereye bakan yanı kale duvarı gibi olan kayanın ta öte ucuna gadar varmış. İşte o zaman bakmış ki, daa başka kaçacak bi yer yok! Önü uçurum, arkasında da Zeynel! Biraz gitse uçurumdan düşüp ölecek, gitmeyip dursa Zeynel öldürecek! Yani ayı için ölümden kaçış yok. Demiş kendi kendisine; ölümlerden ölüm beğen artık!" ...


Not:
Öykü uzun. Önü ve arkası var. Bu kadarını yayımladım. Tamamı (Latekmen.blogspot.com) dadır...
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Yetim Aliyi Döven Boz Ayı başlıklı yazı LaTekmen tarafından 19.01.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )