Zamanı Geçenler 7 - Roman
Zamanı Geçenler 7 - Roman

Gece yarısına kadar uyuyamadı Çuki. Hep Cimden’i düşündü durdu. Cimden’in kendini böyle bir tehlikeye atmasına da kızdı. Bu tedbirsizliği Cimden’e yüklemeyi doğru bulmuyordu. O her zaman uyanık ve akıllıydı. Bu Pucul’un başının altından çıkmış olmalıydı. “Ah Pucul göz göre göre avcımızı hayattan ettin. Seninle nasıl başa çıkılır bilmem ki?” diye düşündü.

Pucul’u av esnasında çok izlemişti. Onun av peşinde gizlenirken ne kadar usta olduğuna defalarca şahit olmuştu. Avına bir yılan gibi yerde sürünüyor ve ani bir hareketle mızrağını saplıyordu.

Pucul’a ölen Cimden için ceza veremezdi. Onu aç bırakıp bir deri bir kemik kalmasını hayal etti. “Olamaz. Pucul benim kanımdan. Kardeş çatışması çok gerilerde kaldı. Annem ve babam toprak altında rahat uyuyamazlar. Gücümü engellemeye çalışırlar. Pucul’a ne ceza verilecekse büyük avcı Curindi versin. Belki Curindi ona zekasından akıtır. Bir daha tedbirsizlik yapmaz.” Dedi içinden.

Aklına Curindi’nin öğrettiği rabıta geldi. “Dur bakalım nasıldı. Güneşi düşünüyorduk. Sonra güneşin ışık gibi kalbimize aktığını hayal ediyorduk.” Dedi.

Çuki düşünmeye başladı. “Hayret gerçekten güneş içime akıyor.” Dedi. Bir müddet böyle devam etti yattığı yerden. Sonra dünya ile bağlantısı kesildi. Uykuya daldı Çuki.

Gece gürültü ile uyandı Çuki. Kulip’te uyanmıştı. Çuki “Ne oluyor öyle dışarıda. Çabuk çıkalım. Kampa çakal sürüsü saldırıyor. Bu onların sesi.”

Aç çakalların sesi marifetiydi bu kargaşa. Çuki’nin haykırması ile bütün avcılar uyandı. Avcılar mızraklarını kaptığı gibi birkaç çakalın hakkından geldi. Ölürken acı çığlıklar atan bir iki çakal diğer çakalları ürkütmüş geri çekilmesini sağlamıştı. Ama çakallar kaçmadı. Neandertallere gözlerini dikmişlerdi. Neandertaller çığlıklar atarak çakalları korkutmaya çalıştı.

Çuki “Ey Curindi bize yardım et. Cimden’i kaybettik. Bir başkasını da çakallara yem etmek istemiyoruz. Ne olur çabuk yetiş.” Diye yüksek perdeden söylendi.

O an kampta bir ışık huzmesi oluştu. İçinden Emre çıktı. Emre’nin elinde bir köpek savar vardı. Cihaz ultrasonik düşük dalgada çalışıyordu. Cihazı Çuki’ye verdi. “Şu yere bas.” Dedi. Çuki denileni yaptı. Kırmızı düğmeye bastı. Çakallar acı içinde geri geri gidip sonra kaçtılar. Ormanın içinde görünmez oldular.

Çuki “Bu nedir Curindi?” dedi.

Emre “Görünmez avcıları harekete geçiren bir alet. Bu alet ölmüş kişileri bile korkutur. Adı köpek savardır.”

Çuki “Ben bu aletin hiç ses çıkardığını duymadım. Bizim çakallara bağırışımız gibi mi korkutuyor bu?”

Emre “Aynen öyle. Ama siz bunun bağırmasını duyamazsınız. Dedi sordu. Cimden öldü mü?”

Çuki “Maalesef. Bir ayı saldırmış. Ben kendinizi tehlikeye atmayın diye kaç defa söyledim. Ama beni dinlemediler. Tehlike cazip gelmiş olmalı ki Cimden öldü. Pucul hayatta kaldı.”

Emre “Ben sizi hep gözetleyip kolluyorum. Cimden için bir şey yapmam söz konusu değildi. Bu sizin anlayabileceğiniz şey değil. Dedi ekledi. Ban Cimden’i nereye gömdüğünüzü söyleyin.”

Cimden’in mezarının hemen yanındaydılar. Çuki “İşte burası.” Eliyle işaret etti.

Emre “Hemen toprağı kazın. Cimden yaşıyor. Onu yaşadığım yere götürüp tedavi ettireceğim.”

Çuki ve klanı acele ile toprağı kazmaya başladılar. Elleri hiç durmuyordu. Süratle kazıyorlardı. Seri darbelerle yumuşak toprak kolayca kazıldı. Cimden’i çukurdan çıkardılar. Emre Cimden’i kucaklayıp önünde açtığı ışık huzmesinden geçti. Ardından ışık Emre ile birlikte kayboldu.

Çuki “Gerçekten Cimden yaşıyor mu. Biz şimdi diri diri Cimden’i gömdük mü?” diye söylendi. Ekledi. “Curindi ışığı nasıl oluşturuyor öyle. Çözemedim gitti. Üstelik ışığın içine girince gözden kayboluyor. Gerçekten Curindi aklını bizden daha iyi kullanıyor. Bir gün kaybolmayı bende öğreneceğim. Zaten Curindi bize vaat etti. Öğrettiği güneş rabıtası ile bir gün bizimde onun yaşadığı yere gidebileceğimizi söyledi.”

Kulip hiçbir şey olmamış gibi “Gel Çuki uyuyalım artık.” Deyince Çuki sinirlendi.

“Sen hiçbir şeyin farkında değilsin. Çakallar geldi kapıştık. Şimdi tekrar gelirlerse ne yaparız. Sen git yat. Ben biraz uyumayacağım.”

Klanın dişileri çadırlarına girip ortalıktan çekildiğinde erkek avcılar çadırlarının dışındaydı. Çuki ile az önce yaşadıkları dehşetti dillendiriyorlardı.

Çuki “Bu elimdeki köpek savar aleti öyle bir şey ki onları kovdu. Bize bir şey yapamadılar. İşte akıl çalıştırmak diye ben buna derim. Dedi devam etti. Hiçbir neandertal bundan yapamaz. Yapmak için bu aleti nasıl çalıştığını ve neden yapıldığını çözmesi lazım.”

Burdusun araya girdi. “Çuki ne çok aletimiz oldu değil mi. Bir parlat aletlerimiz vardı. Onunla yabancı avcıları yaraladık hep. Sonra senin radyu dediğin alete sahip olduk. Şimdi de bir köpek savar aletimiz oldu. Yoksa biz de büyük avcı Curindi gibi büyük avcılar mı olacağız?”

Çuki “Zannedersem öyle. Bu gidişat onu gösteriyor. Beni en çok şaşırtan ise Curindi’nin Cimden’i alıp götürmesi. Eğer ben de Curindi gibi ölen birini canlandırırsam o zaman çok uzun yaşayacağıma inanıyorum. O zaman hiç ölmeyeceğim. Hiç yaralanmayacağım. Benim sayemde siz de benim gibi olacaksınız. Dedi ekledi. Şu Cimden bir gelsin Curindi’den yaşadığı yere beni de götürmesini isteyeceğim. Ne müthiş yerdir orası. Orayı hayal ediyorum ama aklıma ormanlardan hayvanlardan başka bir şey gelmiyor.”

Klanın avcıları konuşmaya dalmışlardı. Hemen yanlarında beliriveren Cimden’e şaşkınlıkla baktılar. Avcılar hemen elleri ile Cimden’nin vücudunu yoklamaya başladı.

Çuki “Başardı büyük avcı. Başardı. Seni diriltti.”

Bağırış çağırışlara çadırlarında uyuyan bir iki dişi uyanıp dışarıya baktı. Bunlar arasında Cimden’in dişisi Nespi’te vardı. Erkeği Cimden’i kanlı canlı yaşıyor görünce koşarak onun yanına geldi. Elleri ile onun vücudunu yokladı. “Ulak gusus. Arru gana.” Diye konuştu. Bu “Sen hayatta isen ben şaşırdım.” Demekti.

O an avcı erkekler bağırıp çağırmaya çılgınlar gibi şarkı söylemeye başladı. Seslere artık tüm klan uyandı. Hiçbir şey kaybetmemiş ve aşırı derecede güven hissi içindeydiler.

Çuki Kulip’ten dans ettiren sıvıyı getirmesini istedi.Kulip bir koşo gidip Curindi’nin viskilerini getirdi. İlk yudumu Çuki içti.

Çuki “İşte kutsal sıvımız kanımıza karışmak üzere. Dedi haykırdı. Curindi abu budda.” Bu ‘Sen müthişsin.’ Demekti.

Klanın uykusu tamamen kaçmıştı. Bir ateş yaktılar. Ve gecenin bu saatinde atıştırmak isteği duydular. Öğlen avladıkları geyiğin artıklarını getirip ateşe attılar. Karanlık ormanın içine mis gibi koku yayıldı. Bu kokuyu alan biri ağacın ardına gizlenmiş gözetliyordu. Yabancıydı bu gözetleyen. Yabancı bir süre daha gizlendiği yerde durdu. Sonra ormana çekilip kayboldu.

Sabah olmuştu. Kimsenin anlamadığı bir dilde şarkı söylüyordu radyo. Çuki keyifliydi. Çok sevmişti bu şarkıyı. Cihazın sesini açmayı öğrenmişti. Biraz sesi açtı. Cihazda “Jailhouse Rock” diye nakaratı olan hareketli bir şarkı çalıyordu. Şarkı sonunda biri konuştu. “Elvis Presley’di söyleyen. Başka bir şarkıyla devam ediyoruz. Barış Manço’dan ‘Dağlar dağlar’ dinliyoruz.”

Çuki bu kısmı anlamıştı. Cihazında ki dişi sesinin ardından söyleyen şarkıda ki dağlar sözcüğünü anladı. Çuki ve klanı yüksek tepelere dugi derdi. Dağlarda böyle bir şey olmalıydı.

Tüm klan uyanmıştı. Çuki hariç erkek avcılar ırmağa girip yıkandılar. Cimden ise ırmağa sadece ayaklarını soktu. Irmağa tamamen giremezdi. Büyük avcı ona ‘Boynunu koru. Boynun iyileşmeden orana dokunma.’ Demişti. Irmağa girse ıslanan boynu yarayı azdırabilirdi.

Uniste ile birkaç genç ırmakta balık avlamaya çalıştı. Bir hayli uğraştılar. Balık yakalayamadılar. Cimden karşı kıyıdan uzun kuyruklu bir canlının suya girdiğini gördü. “Hemen sudan çıkın. Suya timsah girdi..” Diye bağırmaya başladı.

Irmakta yüzen avcılar uyarıyı dikkate aldı. Hızla kıyıya doğru kulaç attılar. Kısa zamanda ırmaktan çıktılar. “Hani nerede timsah?” diye Cimden’e sorduklarında su yüzeyinde timsahı gördüler.

Cimden “Artık bu ırmağa girmek tehlikeli.  Ve anlamsız. Çünkü balıklar yok ve timsahın pusu kurduğu bölgedeyiz. Timsahın bu stratejisi bizim avantajımız. Eğer timsah burada ise karşı kıyıya bizonlar buradan geçecek demektir. Zannedersem yakın zamanda bir çok bizon avlayacağız.”

Çuki yüksek sesle perdeden konuşulanları duymuş ses çıkaran cihazını kapatıp ırmağa doğru yürüdü. Irmağın yanına gelince “Cimden haklısın. Dün avlanırken bir grup bizon gördüm. Irmağın en geniş yatağı burası. Ve birkaç grup bizonun buradan geçtiğini gördüm. Her zaman hazırlıklı olalım. Sürü buraya geldi mi karşı kıyıya geçişi birden bire oluverir.” Dedi.

Klanın avcıları ırmağı terk edip kamp alanına doğru yürüdüler. Dişiler çoktan ateşte pişen etleri hazır etmişti. Avcılar ateşin etrafına oturup etten oluşan ziyafete başladılar. Dişiler ise sebze yiyordu. Bu Çuki’nin dikkatini çekti.

Çuki “Biz et yerken siz neden yeşilliklerden yiyorsunuz?”

Soruyu dişisi Kulip cevapladı. “Sizlerin güce ve kuvvete ihtiyacınız var. Etimiz az. Onları siz yiyin. Biz bu sebzeleri çok sevdik. Bunlar etten lezzetli.”

Çuki “Ver bakalım şu sebzeden. Ben de tadına bakmak istiyorum.” Dedi. Kulip’in elindeki hıyarı aldı. Isırdı yedi. Homurdandı. “Çok lezzetliymiş. Aklını çalıştırıyorsun Kulip. Aç kalınca ne yenir gayet iyi biliyorsun.” Dedi.

Tam o sıra kampa beş on bizon sürüsü yanaştı. Irmağa doğru ilerliyorlardı. Ardından bi grup bizon daha geldi. Sonra bizonlar çoğaldı.

Çuki alarma geçti. Klanından mızraklarını almalarını ve pusuya yatmalarını söyledi. Aynı anda tek bir bizona saplanan mızraklar hayvanı cansız yere serdi. Avcılar parlak aletleri ile bizonun boğazında yara açıp bıraktılar.

Bizonlar çok kalabalıklaşmıştı. Çuki ve klanı gözlerine kestirdikleri bizonları avlayıp boğazlarına yara açıyorlardı. Sonunda Çuki “Yeterince bizon avladık. Avladıklarımızı yiyemezsek çürürler boşa giderler.” Dedi.

Avcılar Kenara çekilip ırmaktan karşı kıyıya geçmeye çalışan bizonları seyre koyuldular. Irmakta timsahlar çoğalmıştı. Ayağından kaptıkları bizonları suyun altına çekiyorlardı. Henüz timsahlar için öğün vakti değildi. Karşı kıyıya geçişler devam ediyordu.

Klanın gençleri güvenli bir yerde son bizon geçene kadar beklediler. Sonra kendi avlarının taşınması için yardıma koştular.

 

 

 

Kazı alanında Ayşe fırsatını buldukça Emre’ye ters ters bakıyordu. Geceki yaşadığı travma hala üstünde gibiydi. Emre onun bakışlarından rahatsız olmuyor ama ‘Bu nereye kadar sürebilir Sinsi fikirli kadın bana bir kötülük yapacakmış gibi bakıyor.’ Diye düşünüyordu.

Murat “Emre gelsene. Şu taş parçasını yerinden oynatmaya yardım eder misin?” dedi.

Emre geldi. Toprağa gömülü olan taş parçasını birkaç kişi ile beraber oynatmaya çalıştı. Ayşe hemen ileride göz ucuyla onlara baktı. Yanında ki Cemil’e söylendi. “Taş için yardım gerekiyor. Sen de yardım et. Bende ederdim ama bileğimi incitmekten korkuyorum." Dedi.

Cemil elindeki toprak fırçasını yere koyup taşın yanına geldi. Cemil’in gelmesiyle taş zor da olsa yerinden oynadı. Taşı yuvarlamaya başladılar. Mağaranın çıkışına getirdiler.

Murat “Bu parçanın yüzeye çıkması gerekiyor. Parçalanmadan çıkmaz. Şimdilik dursun burada. İleride icabına bakarız.” Dedi taşı terk ettiler. Cemil tekrar işine döndü.

Emre “Murat abi mağaranın kokusunu hava kompresörü ile temizlemiştik. Ama demin taşın çıktığı yer çok pis kokmaya başladı. Benim için koku sorun olmaz Ama Ayşe hanım yine kısa zamanda etkilenir.”

Murat “Bende kendisine söyledim. ‘Sen elek başına geç Yine eskisi gibi kalıntı parçalarını bul.’ Dedim. Kabul etmedi.”

Emre’nin düşündüğü şey oluyordu. Ayşe ihtimal olmasa da arkasından edilecek dedikoduyu şimdiden bastırma çabası içine girmiş oluyordu. Emre ‘Onlar senin arkadaşların. Yaparsa dedikoduyu onlar yapar. Senin soyunmanı gören sadece benim. Böyle bir şeyi söylemem ne kadar abes.’ Diye Ayşe’nin psikolojik baskısını kabullenemiyordu.

Emre taş parçasını mağaranın dışından gelen güneş ışığı sayesinde incelemeye başladı. Gözüne normal olmayan şekiller çarptı. Dikkatlice baktı. Bu bir tasvirdi. Belli belirsin bir şekil. Daha dikkatli bakınca hayvan avlayan insan tasvirleri olduğunu gördü.

Emre “Murat bey çabuk gelin.” Diye seslendi. Murat hemen geldi.

Emre “Bak şu şekillere. Birkaç insana benzeyen şekil ve hayvan figürleri. Ne kadar dikkatliyim. Değilse taşı parçalayacaktık.” Dedi.

Murat “Dikkatlisin vesselam. Stajyersin ama bazı şeylerde öne geçiyorsun.” Sonra Ayşe’ye seslendi. “Ayşe buraya gelir misin?”

Ayşe hemen geldi. Murat kaya resmini ona gösterdi. “Bu resimler heder olmadan nasıl dışarıya çıkartırız?” dedi.

Ayşe “Dışarıya çıkmasına gerek yok. Zaten taş ne kadar yer kaplıyor ki?”

Murat “Ya bunu görmek isteyen bir yetkili olursa. Onların bu pis yere girip taşı inceleyeceklerini zannetmem. Bizden bu taşın yüzeye çıkarılmasını isteyecekler.”

Ayşe “Onlara taşın varlığından bahsetmeyiz. Zaten bürokrasi denen şey onların yerini tayinle değiştirir. Yerine gelen bürokratın bunu öğrenmesi ise uzun zaman alır.”

Murat “Senden korkulur. Her şeyi ne kolay hallediyorsun.” Dedi. Ayşe ayrılırken göz ucu ile Emre’ye baktı. Emre ‘İsterik bir kadın. Bununla başım dertte. En iyisi bir daha onunla hiç konuşmamak. Ne sağı belli ne solu?” diye içinden söylendi.

Öğle olmuştu. Beraberce mutfak konteynerine girdiler. İçeride Ayşe yoktu. Kimsede onu sormadı. Yemekte orman kebabı vardı. İçinde sarımsak ağırlıktaydı. Mini elektrikli fırın bu işi görmüştü.

Murat “Usta biz yemeğe oturup kalkasıya kadar seni hep ayakta görüyorum. Sen bizimle hiç oturmaz mısın?”

Aşçı “Oturmaya bir diyeceğim yok. Beni sizin acele edişiniz düşündürüyor. Öyle hızlı yiyorsunuz ki ben oturduğumda siz kalkmış oluyorsunuz.” Aşçının bu çıkışı yüzleri gülümsetti.

Murat “İlahi usta sen edebiyatçı olmalıymışsın. Cevabın öyle hazır ki.”

Bu söz üzerine aşçı oturdu masaya. Kendi pişirdiği orman kebabının tadına baktı. O ara kapı açıldı.. İçeriye Ayşe girdi. Murat masasından dönüp ona baktı. Sonra önüne döndü. Ayşe görüş açısına girince  “Servisi kaçırdın. Aşçımızda bizimle oturdu.” Dedi Murat.

Ayşe “Biraz işim vardı. Biliyorsunuz mağara leş gibi kokuyor. Temizlendim. Dedi ekledi. Bakıyorum sizler çalışma elbiseleriniz ile oturmuşsunuz.”

Murat ne diyeceğini bilemedi. “Hiç koku hissetmiyorum. Dedi. Doğru ya titiz olsaydık bitarafımız eksilmezdi. Sen bizim cahilliğimize ver.”

Ayşe “Estağfurullah siz cahil değilsiniz. Hepiniz üniversiteyi bitirmiş kişilersiniz. Alanınızda uzmansınız.”

Murat “Neyse ben uzatmayayım. Yemek bu gün harika. Ayşe senin en iyi tariflerinden olan orman kebabı hazırlamış ustamız.”

Aşçı araya girdi. “Ben tarifi dün Ayşe hanımdan almıştım. Onun haberi var. İnternete de bakardım ama püf noktalarını es geçmek istemedim. O yüzden tarifi Ayşe hanımdan bir bir aldım.”

Kazı ekibi yemek fasılasından sonra dışarıya çıkmıştı. İçeride sadece Ayşe kalmıştı. Murat kazıyı bir günlük tatil ettiğini söyledi. Nedeni mağaranın içini hava kompresörü ile temizlenecek olmasıydı. Murat mağaraya doğru ilerleyince peşine Emre takıldı. Emre’nin amacı kompresörün nasıl çalıştığını anlamak ve seyretmekti.

Murat makinenin düğmesine bastı. Elektrikli kompresör çalışmaya başladı. “Bu kadar kolaymış.” Diye düşündü Emre. Mağaranın içine giren körüklü bir boru vardı. Koku bunun ucundan çekiliyordu. Koku başka bir körüklü boru ile yüzeye aktarılıyordu. Ve yüzeyde ağır pis bir koku yayılmaya başladı. Murat yirmi dakika sonra makineyi kapattı. Sonra Emre ile oradan ayrıldılar.

Emre konteynerden içeriye girince Mehmet’in defterine bir şeyler yazdığını gördü. Onu rahatsız etmek istemedi. Bir şey söylemedi ona. Buz dolabına yöneldi. Viski şişesini çıkardı. Bardağına katıp içti.

Mehmet “Çok içiyorsun Bağımlısı olacaksın Az iç. Belirli günlerde iç. Sosyal içici ol benim gibi. Biliyorsun sosyal içicilik haftada bir ay da bir içmek demektir. O zaman alkole hem alışmazsın hem zararını görmezsin.” Diye konuştu.

Emre “Biliyorum. Hepsini biliyorum. Bakma bana. Ben mal bulmuş mağribi gibiyim. Sen yokluğun ne demek olduğunu çabuk unutmuşsun. Daha düne kadar üniversitede sigara dilenirdik. Ama buraya geldik bize harçlık verdiler. Bize ikram edileni çeviremeyiz. Viski hususundaki yarar ve zarar da aynı fikirdeyim. Dedi. Devam etti. İnan ki Mehmet pisikotik reaksiyonum vardı bir sıralar. Bir gün kitapta okuduğum bir şey aklıma geldi. Orada bir Rus, Stalin zamanında, sürgünde, kış mevsiminde hastalanmamak için alkolü övüyordu. ‘Alkol vücudun içini ve dışını onarır.’ Diyordu. Ve bende içmeye başladım. Hem rahatsızlığım geçti hem yüzümün şekli şemali düzeldi. Yani bayağı yakışıklı oldum.”

Mehmet “Ne yani içkiyi yakışıklı olmak için mi içiyorsun?”

Emre “Sence de öyle değil mi. Alkol kullanmayanın silueti bariz ortada. Yani onlar dünyadan bezmiş gibiler.”

Mehmet “Neyse.” Dedi. Konuyu değiştirdi. “Bende gidiyorum buradan. Bir bilet aldım. İnternetten. Nevşehir’de trene bineceğim. Ne dersin sen de gelecek misin?”

Emre “Üniversite hocamızın koyduğu zamandan önce stajı bitirmek doğru değil. Sen gidebilirsin. Şurada staj zamanımın bitmesine birkaç hafta var. Ben bazı şeyler daha öğreneceğim. Bizim hocaya staj raporunu sunan tek kişi olacağım.”

Öğle yemeği Mehmet’in uykusunu getirmişti. Yatağına uzanınca hemen uykuya daldı. Emre de dışarıya çıkıp konteynerin gölgesinde dinleniyordu. Yalnızdı. Fırsattan istifade rabıtasına başladı. Zihninde Çuki neşeli ve şen şakraktı. Klanının yiyecek rezervi oldukça çoktu. Çuki’nin kalbini müşahede edince bunlar görünüyordu.

Ama bir tehlike sezinledi. Karanlık ormana dalan biri vardı. Hemen zaman kapısını açmak istedi. Sonra bundan vazgeçti. Klanına  bu durumda müdahale edemezdi. Yani bir yardım için verdiği alet ve cihazlarla kendilerini ispat etmeleri gerekiyordu. Bu onların karşılaştıkları sorunlar için zekalarını çalıştırmaya sevk edecekti. Ve Emre klanına öğrettiği güneş rabıtasının sonuçları yavaş yavaş kendini belli edecek demekti bu. Nur denen şeyin esrarı kuşatacaktı klanını. Onların kalbinden bunları okuyor, kalplerinde enerji ve neandertal heybeti görüyordu.

Henüz yabancı avcılar harekete geçmemişti. Emre o an rabıtasını kesti. Klanı ile yabancı avcıların kapışmasını zihni ile takip etmek, klanına görünmez ve gizli hatların bir eğri yapmasına sebep verebilirdi. Bu da onların cesaret denen şeylerini yitirmesine neden olabilirdi.

Her şeyi klanı halletmeliydi. Emre düşüncelerle cebinden paketten bir dal sigara çıkardı yaktı. Hala heyecanlıydı. Yabancı avcıların harekete geçmesi an meselesiydi. Sigarasını acele ile attı. Dayanamamıştı. Yine rabıtaya durdu. Tarafsız olacaktı. Yabancı avcılarda büyük avcıya inanıyordu. Onların da büyük avcıları olmak için tarafsızlık gerekirdi. İki tarafın kapışmasında seçtiği yolun doğruluğuna yeniden hükmetti.

Emre’nin gözleri açık rabıta yapıyordu. Kimsenin kendisini görüp tuhaf halde bulmalarını istemediğindendi bu. Rabıtanın bir kolayı da buydu. Her yerde yapılabilirdi. Hatta tuvalette bile. Az sonra verdiği kararda yanılmadığını gördü.

Konteynerden Murat çıktı. Emre’ye dönüp baktı. Ayşe de o an dışarıya çıkmıştı. İkisi de Emre’nin yanına geldiler.

Murat “Biz şehre kadar gideceğiz. Buraya gelen arayan soran olursa numaram sende var. Bana telefon edersin. Veya beni sorana numaramı verirsin.”

Ayşe hiç istifini bozmuyordu. Yine ters ters Emre’ye bakıyordu. Emre tamam işareti verince ikisi de yanından ayrıldı. Araba sesi geldi. Araba Emre’nin önünden geçip uzaklaştı.

Emre’nin zihni dağıldı, bulandı. Rabıta yapmak için kendinde istek bulamadı. “Günahla yüklü bir kadın bakışından, gidişinden ve yapacaklarından ancak bu ortaya çıkar.” Diye söylendi.

Mutfak konteynerine girdi. Aşçı koltuğunda oturmuş televizyon seyrediyordu. Emre “Çay alacaktım usta. Sıcak mı çay?”

Aşçı “Bende içiyorum çaydan. Henüz soğumadı. Katabilirsin.”

Emre çay semaverine yöneldi. Kulplu cam bardağa çayını kattı. Şekerini atıp karıştırdı. Bir yudum aldı. “Ustam ne maçı bu?” diye sordu Emre.

Aşçı “Türkiye Almanya ile dünya kupası oynuyor. Türkiye kazanırsa dünya kupası bizim.” O an gol gelmişti. Aşçı “Goool.” Diye uzatarak bağırdı. Maça Emre de meraklandı. Boş koltuğun birine oturdu. Az sonra içeriye Mehmet girdi.

Mehmet “Gol sesi ta bana kadar geldi. Maç olduğunu unutmuşum. Skor kaç kaç?”

Emre “Türkiye beş, iki Almanya’nın önünde.” Dedi. O an Emre’nin aklına neandertallerin futbol oynayışı geldi. “Neden olmasın. Alıştılar mı top denen şeyin peşinden onlarda koşar.” Diye geçirdi içinden.

 

 

 

Çuki ve klanına büyük iş düşüyordu. Irmak kenarında avladıkları bizonların derilerini yüzüp etlerini parçalamaları gerekiyordu. Zorlukla taşımaya çalıştıkları bizonlar ağırlıkları ile bıktırıyordu. Yardıma klanın dişileri de katıldı. Taşıma böylece kolaylıkla halloldu.

Bizonların derilerini yüzmeye başladılar. Çuki “Derileri delmeden yüzün. Çadırlarımızın üzerine yaprak yerine bu derileri kullanacağız. Elinizi çabuk tutun. Leşçiller geldi mi başımız dertten kurtulmaz.” Diye konuştu.

Çuki derisi soyulmuş bir bizonun etlerini parçalamaya başladı. Bunun için parlak aletini mızrağının ucundan çözmüş kullanıyordu. Diğer avcılarda öyle yaptı. Bizonlardan koparılan etler yere serilmiş palmiye yapraklarının üzerine istif ediliyordu. Kısa zamanda kabaca beş bizonun eetini kesip biçtiler. Sonra geri kalan kemiği iskeletleri kamptan uzağa taşıdılar. Leşçil hayvanların ilgisini bu sayede kamptan uzaklaştırmış oluyorlardı.

Çuki yerdeki palmiye yapraklarının üzerindeki etlere keyifle baktı. “Bizi iki hafta idare eder. Ama önce etin yarısını daha küçük parçalara ayırıp gereceğimiz sarmaşıkların üzerine sermeliyiz. Onlar güneşte kurudukça çürümeleri de ortadan kalkacak. İş şimdi başlıyor.” Dedi.

Ağaçların arasına sarmaşıklardan askı yaptılar. Sonra parçalanan etleri üzerlerine serdiler. İki saatlik yoğun çalışmadan sonra ateş yaktılar. İçine et attılar. Ve ateş yaktığı etin kokusunu etrafa yaymaya başlayınca neandertallerin iştahı kabarmaya başladı. Ateşten bazı et parçalarını çıkarıp yemeye başladılar.

Avcılar homurtularla midelerini dolduruyordu. Ama Çuki’nin kulağına dal kırılması gibi çıt sesi geldi. Şaşkınlıkla geriye ormanın içine baktı Çuki. “Hemen parlak aletlerinizi alın. Baskın olabilir. Yabancı avcılar var etrafta. Dedi ekledi. Siz dişiler hemen gizlenecek yerler bulun.”

Çukii ve avcıları ellerinde parlak aletlerle sesin duyulduğu yere doğru hareket etti. Çalıların arasından altı yabancı avcı saldırıya geçti. İlk hamleyi Çuki yaptı. Parlak aletini yabancının karnına sapladı. Yabancının ağzından çıkan çığlık ortalığı inletti.

Cimden’in yere serdiği avcı ikiye çıktı. Kısa süre sonra  kiminin kolu kesik kiminin karnı deşilmiş yabancılar kanlar içinde yere serildi. Çuki yerde yatan neandertallerin boynundaki kemikten kolyeleri bir bir aldı. Sonra yabancıların  giysilerini soydu. Onları çırılçıplak hale getirdi. Ardından mızraklarını aldı. Mızraklar gençler için talimde kullanabileceği inceleyebileceği alet demekti. Çuki çıplak vaziyetteki neandertallerin çok uzak bir yere taşınmasını istedi.

Cimden öncü oldu. Klanı ile yabancıların cesetlerini ayaklarından sürüyerek ormanın derinliklerine götürdüler. Cesetleri bir tepeye çıkarmışlardı. Onları güneş altında kokmaya ve çürümeye terk ettiler. Klanın yabancılara verdiği ceza buydu. Cesetleri görüp onlarla karşılaşanlar bu bölgeden uzak duracaklardı artık.

Geriye dönerlerken Cimden’in dikkatini bir meyve ağacı çekti. Tam bir tane meyve koparacakken birkaç tane ağacın arkasında neandertal çocukları gördü. Onları ürkütmeden hareketsizce baktı. Ses verilse hemen kaçacak gibiydiler. Cimden onların kapışmadaki yabancı avcıların çocukları olduğuna hükmetti.

Çocuklar varsa anneleri de var demekti. Dikkatli olmalıydı Cimden. Onları yanına çağırdı tatlı bir dille. Çocuklar hemen karşılık verdi. Saklandıkları ağaçların arkasından çıktılar. Cimden’e doğru adım attılar. Cimden çocuklara annelerinin yerini sordu. “Biz sizinle akraba sayılırız. Bizi yaşadığınız yere götürün.” Dedi. Çocuklardan biri eli ile gel işareti yaptı. Cimden ve diğer avcılar çocukların yürümesi ile onları takip ettiler.

Çuki merak içindeydi. Endişeliydi. Cesetlerin götürülüp bırakılması bu kadar uzun süremezdi. Gidip onları arayamazdı da. Öyle bir şeyde klanın dişileri tek erkeğini yitirir yalnız kalırdı. Çuki mecburdu bekleyecekti. Uzun bir bekleyiş geçirdi Çuki. Sonra kalabalık bir dişi grubun kendilerine doğru geldiğini gördü. İçlerinde Çuki’nin avcılar da vardı. Ne olmuştu da avcıları yabancılarla geliyordu. Bilmediği bir şeyler mi vardı. Neden sonra aklına geldi. Gelen yabancı dişiler kapışmada ölen avcıların olmalıydı.

Çuki’nin içinde bir eziklik oluştu. Garipsedi dişileri. Onların erkeksiz kalmasına neden olmuştu. Çuki onlara bakarken gerilerindeki çocukları fark etti. Kalabalık Çuki’nin yanına geldiğinde Çuki “Cimden ben demedim mi kendinizi tehlikeye atmayın diye. Saldıracaksanız hepimiz birlikte saldıralım diye. Ne bu yabancı dişiler böyle?”

Cimden “Dişilerin yalnız olduğunu biliyorduk. O yüzden onları alıp getirirken endişe etmedik. Öğrendiğimize göre bu yabancı klan tamamen erkeksiz kalmış. Çünkü bize hiç direnç göstermediler. Erkeleri olsaydı içlerinde bir saldırganlık olurdu.”

Çuki “Neyse onlara da yiyecek verin. Karınlarını doyursunlar. Sonra geldikleri yere geri dönerler mi dönmezler mi ona bakarız.”

Cimden “Bu dişiler bizimle yaşamak istiyor. Saldırganlıkları yok. Aramıza kaynatsak sorun olmaz gibi.”

Çuki “Bizim dişilerimiz bunu kabul etmez. Kıskançlık gösterirler. Hem yeterince avlanamayız. Onlarda aç kalır biz de.”

Cimden “Dişilerde ava çıkar. Baksana elimizde yepyeni ucu sivri taştan mızraklar var. Ne kaybederiz ki. Dişilerin avlanması görülmemiş bir şey değil.”

Çuki kendi dişilerine döndü. Onlar sert sert bakışları ile ‘kararınızı beğenmedik’ der gibiydi. Kulip konuştu. “Bu yabancı dişiler bizlerle yaşayacaksa siz erkekler onlara elinizi sürmeyeceksin. Avlanma meselesine gelince biz dişilerde avlanabiliriz. Zor bir şey değil. Mızrağı saplayıvereceksin. Şimdiye kadar yapmadığımız bir şey değil.”

Çuki “Kulip sen dahice konuştun. Aklını çalıştırıyorsun bak. Benim aklımda sen söylemeden önce yabancı dişileri paylaşmak vardı. Elimi dişilerden çekiverdin hemen. Böylesi de olur. Tamam o zaman. Dişilerin burada bizimle yaşamasına karar verildi. Yalnız siz dişiler av esnasında bize ayak bağı olursunuz. Tecrübeli değilsiniz. O yüzden avlanırken yanımıza hem yeni gelen gençlerden hem bizimkilerden birkaç kişi alacağız. Ben Uniste ve Bullado’yu, Cimden Matana ve Berik’i alacak. Yenilerden ancak iki tane alabiliriz. Diğerleri hem kız hem küçükler.”

Çuki yabancı iki gence işaret etti. Yanına çağırdı. Uniste ve Bullado’nun yaşlarındaydı. Çuki iki gence adlarını sordu.

Sarı saçlı olan “Bana Tulgabe deniyor.” Dedi.

Diğeri “Benim adım Barakka.” Dedi.

Çuki Uniste’ye “Güreşin bakalım Barakka ile.” Dedi.

Uniste birden Barakka’nın bacağına saldırdı. Havaya kaldırdı. Ve sırtüstü devirdi onu.

Çuki “Bunlar yıkışmayı bilmiyor demek. Zamanla öğrenirler. Neyse şimdi hep beraber oturup etlerimizi yiyelim.” Dedi.

Kulip yabancı dişileri yanına çağırdı. Oturttu onları. Ardından kızarmış etler verdi onlara. Yemekten sonra Çuki parlak aleti ile ağaç dalları kesmeye başladı. Diğer avcılarda onun gibi yapmaya başladı. Yeni gelenlere çadır yapılacaktı. Altı dişi ve çocukları için çaba harcayan Çuki yufka yürekliliğini gösteriyordu yine. Ama bunu belli etmemeye çalışıyordu. Yüzüne otoriter bir tavır takınmış işi ile meşgul görünüyordu.

Tulgabe ve Barakka kısa zamanda yeni klanına alıştı. Şimdiden Çuki’nin oğulları Uniste ve Bullado’nun yanından ayrılmaz oldu. Yeni dişilerde öyleydi. Dişiler sürekli küçük taşları toplayıp yuvarlak hale getiriyor, onları kolye yapmakla uğraşıyorlardı.

Kimi ise yeni mızrak üretiyordu. Çünkü av esnasında mızraklar sürekli tahrip oluyor, av esnasında sert ete giren mızrağın ya sivri taşı çıkıyor ya da mızrağın sapı ikiye bölünüyordu. Bu işlerin üstesinden gelmek dişilerin işiydi.

Klan yiyecek stoklarının yeni gelenlerle azalacağını biliyordu. İki haftalık stok Çuki’nin hesabına göre üç güne inmişti. Bunu yeniden iki haftaya çıkarmak isteğindeydi.

Ziyafetten sonra Çuki klanını başına topladı. Konuşma yaptı. “Ormanın içinde avlanmak çok zor. Hiç av yok buralarda. Avların tamamı açık alanlarda otlakların içinde olmalı. Ve böyle bir açık alanı en kısa zamanda bulmalıyız. Böyle bir alanın oldukça uzağımızda olduğunu zannediyorum. Bu yüzden aynı bölgede ayrı ayrı avlanacağız. Çünkü av potansiyelimiz böyle daha da artacaktır.

Avlarken geyik avlamaya çalışın. Çünkü geyikler hafif, taşıması kolay hayvanlar. Avımızı gidiş dönüş iki gün sürecek şekilde  ayarlayalım. Bu zaman zarfında acıkmamak için deri çantalarınıza yeterince et koyun. Oralarda aç kalıp sürünmenizi istemem. Kesinlikle yavru geyiklere dokunmayın. Böyle bir şey yapmanın ödülünü büyük avcı Curindi kesinlikle verecektir. Şimdi gidin mızraklarınızı kontrol edin. Yanınıza da yiyecek almayı unutmayın.”

Kısa sürede hazırlandılar ve yola çıktılar. Cimden ava katılmıyordu. O geride dişilere göz kulak olacaktı. Onun bu göreve seçilmesi birazda boynundaki yaradan dolayıydı. Henüz yarası iyileşmemiş ve av esnasında gücünü gösteremezdi.

Avcılar gidince Kulip yeni dişilere Çuki’nin radyu dediği aleti gösterdi. Onu çalıştırdı. Müzik gelmeye başladı içinden. Yabancı dişiler radyoya korkarak dokundu. Kendilerine aletten bir zarar gelmeyeceğini anladıklarında rahatladılar.

 Avcı erkekler ormandan tahminlerinden daha kısa zamanda çıkmıştı. Ama görünürlerde avlayacakları hayvan yoktu. Av bulmak umuduyla yeni çayırlıklara doğru yürüyüşe geçtiler. Gökyüzünde güneş hiç yakmadığı kadar yeri yakıyordu. Klan çok susamıştı. Aksine deriden kırbalarında su da kalmamıştı. Bitkin bir haldeydiler. Ayaklarında ki deri parçaları yerin sıcağını engelleyemiyordu. Şimdiden pişmişti ayakları.

Çöl gibi yerde parça parça otlar ve kaktüsler vardı. Susuzluk hat safhadaydı. Çuki çok sinirlenmişti. O sinirle elindeki parlak aleti kaktüse sapladı. Saplanan yerden su damlaları çıktığını gördü. Çuki hemen deri kırbasının ağzını yarılan yere tuttu. Damla damla su kırbaya dolmaya başladı. Diğer avcılarda aynı şeyi yaptı. Çevreye dağılmış her bir kaktüsün başına avcılar çöreklendi. Kaktüslerin hayat suyunu sömürmeye başladılar.

Çuki’nin kırbası uzun bir bekleyişten sonra dolmuştu. Çuki suyun tadına bakmak istedi. Kırbayı ağzına dikti. Yudumlamaya başladı. “Tadı bulanık. Yine de bunu içmeye mecburuz. Büyük avcımıza yakarın. Karşımıza ya av çıkarsın ya da bir ırmak çıkarsın.” Diye söylendi.

Tuna M. Yaşar

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Zamanı Geçenler 7 - Roman başlıklı yazı Tuna M.Yaşar tarafından 09.02.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )