Zamanı Geçenler 6 - Roman
Zamanı Geçenler 6 - Roman

Mit ajanları toplu halde salona birikmişlerdi. Az sonra yaşayacakları para normal bir şeye şahitlik edeceklerdi. Emre, Vecihi ve MİT müsteşarının huzurunda zaman kapısını açmasını başarısını diğer ajanlara da göstermesini istemişti.

Açılan kapıdan seçilen ajanlarla geçilecekti. Vecihi, Okan, Mesut ve Cevdet ve Emre kapıdan girecek olanlardı. Kalabalık salona Emre Vecihi ile girince yetkili yetkisiz hep birden alkış tuttular.

Vecihi açıklama gereği duydu salondakilere. “Sayın misafirlerimiz. Arkadaşımız Emre sizlere gösteri değil, bilim de değil ama ezoterik doğa üstü bir olay yaşatacak. Zaman kapısı açılacağında kimse görüntü kaydı yapmasın. Bu siz ajanların da gayet iyi bildiği stratejik olayımızın ifşa olmaması içindir Ve arkadaşımız Emre ile yanında dört kişi ile beraber zaman kapısından geçeceğiz. Aklınıza bu geçiş esnasında vücutlarımızda bir değişim geçirecek miyiz sorusu gelebilir. Size şunu söyleyebilirim. Emre’ye güveniyoruz. O daha önce zaman kapısını kullanmış biri. Buna dair kanıtlar elimizdedir. Dedi ekledi. Hepiniz hazırsanız başlıyoruz.”

Emre’nin gerisinde seçili dört ajan hazır vaziyetteydi. Emre önce tetragramoton sözleri yerine geçecek olan bir fatiha, üç ihlas,  üç salavat dua ve ayetlerini okudu. Ardından yine yedi istiğfar ve yedi salavat daha okudu. Rabıta ile bağlantısına başladı. Çuki’nin yaşadığı buz devrini düşündü. İçinden “ destur ya Çuki’nin yaşadığı buz devri zamanı.” Dedi. Sonra buz devri zamanından,  önündeki bir metre mesafeye, güneş batarken ki kızıllıktaki kırmızı nuru akıttığını düşünmeye başladı. Bir dakika içinde önce yumruk genişliğinde kırmızı ışık yoğunluğu oluştu. Sonra o büyüyerek beş metre genişliğinde zaman kapısına evirildi.

Emre “Haydi kapıdan geçiyoruz.” Dedi. Beş kişi geçitten girip gözden kayboldu. Geçiş yapanların ardından ışık huzmesi de kayboldu.

Geçiş çok kolay olmuştu. Ne bir tünel ile karşılaşmışlar ne uzayda ilerlemişlerdi. Işık huzmesinin oluşturduğu bir alanı aşıvermişlerdi. Tıpkı adım atarlar gibi.

Vecihi “Aman Allah’ım ne kadar büyük ağaçlar bunlar. Dedi sordu. Sahi Emre otuz bin yıl önceye mi gittik?”

Emre “Bak ilerideki hayvanlara. Geldiğimiz yerde onlardan var mı. Bu hayvanlara Mamut diyorlar. Ve az ileride Trex dinozoruna benzeyen hayvanlar var. Ne müthiş bir doğa. Çılgın ve sakin yaşamlar birbirileri ile yaşıyorlar. dedi ekledi. Az ileride benim korumam altında olan neandertal klanım yaşıyor. Sakın onlara görüneyim demeyin. Çünkü onlar büyük avcı Curindi’ye tapıyorlar. Onlara göründüğümde bana Curindi diye taptılar. Sizin görünmeniz kafa karışıklığın yapacak ve Curindi’ye olan inançları zedelenecektir. İsterseniz sinerek uzaktan beni takip edin. Çuki ve diğerleri ile yakın temasa geçeceğim. Onlara yanımda, çantamdaki konyaklardan vereceğim.”

Vecihi “Tamam öyle olsun. Yalnız onlar sana saldırırsa. Curindi olduğuna inanmazlarsa. Beni Curindi olarak kabul ettiler diyorsun ama başına bir şey gelir ve biz geri dönemezsek.”

Emre “Elbet dönemezsiniz. Rabıta ilminde üst dereceye çıkmanızla olur bu. Siz rabıtanın esprisini öğrendiniz. Ama bir otun büyümesi gibi rabıtanın da sizin içinizde büyümesi gerekir. Dedi ekledi. Geri dönemezseniz bile ne kaybedersiniz. Burası cennet gibi yer. Kim gitmek ister buradan?”

Vecihi “Burada yaşamak güzel ve hoş olacağa benzer. Benim tercihim buraya tatillerde gelmekten yana..”

Emre “Az ileride bak. Klanım orada. Hep dişiler var. Klanın erkekleri bu durumda ava çıkmış olmalı.” Diye konuştu. Emre işaret verdi. Dört ajan otların arasına gizlendi. Cihazları vardı. Kulakçıklarını takmışlardı. Emre’nin neandertlallerle konuşmasını dinlemeye hazırdılar. Emre’nin üzerindeki gizli kamera ve mikrofon bunu sağlayacaktı.

Klan Emre’yi görünce “İşte bu Curindi. Curindi buraya geldi. Yaşasın.” Diye ayağa kalkıp yaklaşmakta olan Emre’nin yanına geldiler.

Emre “Erkekleriniz nerede. Onlara ödül getirdim.” Dedi. Sırt çantasından iki şişe konyak çıkardı. “Bunu erkeklerinize verin. Her biriniz bundan birkaç yudum içsin. Değilse içinizden dans etmeye başlarım.” Dedi. Konyakları ellerine verdi. Sonra çantasından bir beş şişe daha çıkarıp verdi. “Sizleri her gün izliyorum. Benim için sözler fısıldayın. Bu benim hoşuma gider. O zaman sizlere daha kolay yardım ederim.” Diye konuştu.

Geriye dönüp onlardan uzaklaşırken Çuki’nin dişisi Kulip “Dur gitme. Bizde sana bir şey vereceğiz. Bu sayede aklımız hep senle olacak.” Dedi. Kulip belinden ki kuşaktan kalp benzeri delikli bir taş çıkardı. “Bunu Çuki yaptı. Senin verdiğin zımpara, tornavida ve bıçak iğesi ile.” Diye konuştu.

Emre taş parçasını eline aldı. “Tıpkı benim öğrettiğim gibi yapmış. Köşeler kavisli. Yüzeyi parlak.” Dedi. Sonra el işareti yapıp neandertal dişilerinin yanından ayrıldı.

Emre ajanların yanına varınca “Görüntüler netti değil mi. Kaydınız başarılı olmalı.” Dedi.

Vecihi “Gayet net görüntüler. Bu görüntüler ezoterik ve para normal birer kanıt. Neandertaller bize benziyor ama kafaları biraz yassı.. Burunları büyük. Ağızları kocaman.”

Emre “Neandertaller bu doğada yaşamaya göre ayarlanmış. Bizim genlerimizde neandertal kalıntıları olduğunu biliyorsunuz. Biz de bu doğada yaşamaya başladığımızda vücudumuz onların vücudu gibi olup evirilecek. Burada çok oksijen olduğu için evirilmemiz daha kolay olacak.”

Ormanda gezmeye karar verdiler. Cevdet ve Mesut ellerinde kamera ile kayıt yapıyordu. Özellikle dinozor devrinden kalma devasa ağaçları çekiyorlardı. Birkaç dinozor kuşu görüntüsü yakaladılar. Mamut filleri de vardı kaydedilen.

Bizon ve geyikler bölgesine girdiklerinde Emre “Arkadaşlar tetikte durun. Burada geyikler vara onları avlayan yırtıcılar da vardır.” Dedi.

Vecihi silahını kılıfından çıkardı. Tam o esnada gökyüzünde acı çığlıklar atan bir grup dinozor kuşu ajanların tepesinde dönmeye başladı. Birkaç kuş daha belirdi. Kuşlar ağaçlara tünediler. Yerdeki beş kişiyi göz hapsine aldılar. Kısa bir beklemeden sonra havalanıp saldırıya geçtiler.

Vecihi iki kuşu tabancası ile vurdu. Yere düşürdü. Diğer kuşlar ürktü. Gökyüzünde uzaklaşıp gittiler.

Emre’nin içinde huzursuzluk belirdi bir anda. Etrafını ve uzakları rabıta ile müşahede etti. Tabanca sesini uzaklardaki yabancı bir grup neandertal klanının duyduğunu ve buna kayıtsız kalmadıklarını fark etti. Bir hayli kalabalık avcının sesin geldiği istikamete doğru yürüyüşe geçtiğini sezdi.

Emre “Tabancayı kullandık. Ama çok dikkat çektik. Çok meraklı neandertallerin buraya gelmesi an meselesi. Ne dersiniz onları karşılayalım mı?”

Vecihi “Sorun olmaz ama bir neandertali öldürmek istemiyorum.”

Emre “Bir neandertal öldürmen sorun olmaz. Buranın kanunları ile yaşıyoruz. Tabi bu geldiğimiz zamanda olsaydı durum değişirdi.”

Emre ve ajanlar bir süre bir ırmağın kenarında su içen geyik sürülerini seyretti ve kayıt yaptılar. Vecihi ağaçlardaki meyvelere göz kesmişti. Çok tuhaf görünümlü meyvelerin tadına bakmak istedi. Sarı ve kırmızı çizgili meyvelerden bir tane koparıp ısırdı. Meyveyi yemesi ve yutması ile tükürmesi bir oldu.

Vecihi  “Limon gibi ekşi, ayva gibi asitli. Buna bir isim koyalım. Buna herkse münasip diyeceğim.” Dedi.

Emre “Meyveler zehirli değil ama çoğunun tadı bir insanın damak tadına uymaz. Bu tür meyveler daha çok neandertallerin seveceği türlerden.”

Cevdet’in uyarısı ile dikkat kesildiler. Cevdet “Bakın ileriden birileri geliyor. Neandertal bunlar.” Dedi. Tabancasını kılıfından çıkardı. Ardından diğer ajanlar da.

On beşe yakın neandertal ellerinde mızraklarla ağır adım ajanlara yaklaşıyordu. Ağızları ile tuhaf sesler çıkarmaya başladılar. Sesler korkutma ve kendi güçlerini gösterme amaçlıydı.

Neandertallerle aralarındaki mesafe kısalmıştı. Birkaç neandertal mızrağını havaya kaldırıp fırlatacağında Vecihi havaya birkaç el silahı ile ateş etti. Neandertallerin bilmediği bu öfkeli ses onları korkuttu. Donup kaldılar tabanca sesine. Bir adım ilerleyemediler. Bu sefer geri geri gitmeye başladılar.

Vecihi “Ne kadar acınası varlıklar. Bu bilinmeyene duyulan korku ne yaman şey.” Dedi.

Neandertaller ormanın içerilerine doğru kaçıp uzaklaştılar. Ajanlar bir daha tabanca kullanmamaya karar verdiler. Yerleşik düzeni bozmak bir çeşit doğaya zarar vermekti onlar için.

Emre “Bize burada hiçbir tehdit önemli değil. Tehdidi sonuna kadar yaşarsak bunun o kadar önemli olmadığını göreceğiz. Biz zavallı insanlar hep bu acelecilikten kaybediyoruz. Merak denen şeyde devreye girince kaosun tam ortasına düşüyoruz.” Dedi.

Irmağın kenarındaydılar. Suyun akış yönüne doğru ilerlediler. Çiçek açmış ağaçlar, İnce uzun otlar, yeşillikler sarmıştı kıyı boyunu. İlerlemekte zorlanıyorlardı. Ama bunun tadı da ancak otlara basarak, onlara sürtünerek, akan suyun sesine kulak verirken ırmağı birebir görerek çıkıyordu.

Vecihi saatine baktı. Şaşkınlık geçirdi. Sonra farkına vardı. “Biz zamanımızdan akşam çıkmıştık. Oysa burada henüz öğlen. Ama saatime baktım da iki saattir buradayız. Yeterince dijital kayıt yaptık. Geri zamanımıza dönsek hiçte fena olmayacak.” Dedi.

Emre “İşimiz bittiyse zaman kapısını açabilirim. Yalnız bir sorun var. Zamanımız ile buranın salgıladığı görünmez ve gizli hatlar birbirine uymuyor. Kapıdan önce sizi geçireceğim. Siz gidince kapı yeniden kapanacak. Geçişte çok enerji harcayacağım için bu gerekli. Değilse dünyanın uzak bir köşesine çıkar gideriz.”

Vecihi “Bildiğin gibi yap. Hatta sen Ankara’ya değil de staj yaptığın Nevşehir’e kazı alanına çık.”

Emre “Bu da benim aklımdaydı. Size son kez şunu söyleyebilirim. Rabıta ile nasıl zaman kapısı açılacağını öğrendiniz. Ama bunun için zihninizin çok güçlü olması gerekiyor. Sizin bunu yapmanız zor. Sizin elinizde manna tozu olduğunu biliyorum. Onunla zihniniz daha güçlenecektir.”

Vecihi “Şu Siyonist kırklarının sadece liderinin kullandığı tozdan bahsediyorsun galiba. O tozu varlığını biliyoruz ama hiç birimiz ona ulaşmış değil.”

Emre “Peki öyleyse ben kapıyı açayım.” Dedi. Transa geçti. Rabıtasını yaptı. “Destur ya iki bin on iki zamanı” dedi. Zaman kapısı açılmaya başladı. Az sonra içinden geçen dört ajan gözden kayboldu. Geçit kapandı.

Emre o an kendini yaramaz bir çocuk gibi hissetti. “Acaba kendi zamanıma gitmesem mi?” diye söylendi. Aklında Çuki’ye görünmek vardı. Buraya gelmeden önce çok düşünmüştü. Çuki’ye rabıta yapmayı öğretmeye can atıyordu. Bir neandertalin rabıtayı öğrenmesi demek soyunun insan dünyasına kadar yaşaması demekti. Belki bu sayede buz devrinin sonunda kaybolan neandertal ırkı Çuki ile yeniden hayat bulacaktı.

Ormana daldı. Klanı ile yeniden karşılaşma heyecanı içinde ilerledi.

 

 

 

 

Çuki ve avcıları geyiklere siper almışlar otlar arasında gizleniyorlardı. Geyik sürüsüne yavaşça yaklaşıyorlardı. Çuki fısıltı şeklinde “Şu arkası bize dönük, kuyruğunu sürekli sallayana nişan alacağız.” Dedi.

Az sonra Çuki hızla yerinden kalkıp mızrağını geyiğe fırlatınca diğer avcılarda aynı şeyi yaptı. Geyik o anda yediği mızraklarla sendeledi. Kaçamadı. Sonra yere serildi.

Avcılar yaralı geyiğin başına toplandı. Mızraklarını geyikten çıkarıp aldılar.

Çuki “Kusursuz bir av oldu. Mızraklarımızın ucunda bundan böyle parlak alet bağlı olacak. Görüyorsunuz ne kadar kusursuz bir av oldu?”

Çuki Cimden’e işaret edip geyiği omuzlamasını istedi. Tam o sırada Emre karşılarına çıktı.

Emre “Selam sana Çuki. Yine karşılaştık. Sana bir ödülüm var.” Emre çantasından bir şişe konyak çıkardı. Kapağını açıp bir yudum içti. “Sana bunu vereceğim. Hepiniz birkaç yudum için.” Dedi.

Çuki “İyi ki buradasın. Bak senin verdiğin parlak aletleri mızrağımızın ucuna bağladık. Çok işimizi görecek bu.” Çuki heyecanlıydı. Curindi diye taptığı Emre’ye çok şeyler söylemek istiyordu. Ama önce Emre’nin uzattığı şişeden birkaç yudum konyak içti Elindeki şişeyi diğerlerine verdi. Birkaç yudum onlar da  içti.

Konyak Çuki’nin çok hoşuna gitmişti. “Bu suya benziyor ama bu başka bir sıvı. Yoksa sen kimsenin bulamadığı yerden mi aldın bunu?” dedi.

Emre “Bu sıvı benim geldiğim yerde çokça var. Ama siz oraya giderseniz çok şaşırır ve şaşkınlıktan ne yapacağınızı bilemezsiniz. Benim geldiğim yere alışmanız çok uzun sürer. Sizden istediğim şey düşüncelerinizin güçlenmesi. Ancak böyle bir şeyle orada barınabilirsiniz. Ben bu gelişim ile size oraya gitmeyi öğreteceğim. Bunu aşama aşama öğreneceksiniz. Dedi devam etti. Sen Çuki ilk aşama için gözlerini kapat. Ve güneşteki ışığın içine kalbine aktığını düşün.”

Çuki denileni yaptı. Gözlerini kapattı. Emre onu birkaç dakika öyle bekletti. “Gözlerini aç. Dedi ekledi. Bundan sonra boş kaldıkça hep böyle yap. Geldiğim yer çok uzak ama bu düşünce sayesinde bir anda yanınızda oluyorum. Güneşin kalbinize ışığı ile aktığını düşünün. Bir daha ki gelişim bir süre uzayabilir. Bu zaman zarfında öğrettiğim şeye iyice alışın. Şimdi gitmem gerekiyor.”

 O an Emre’nin önünde kırmızı bir ışık huzmesi oluştu. Emre onun içine girince gözden kayboldu. şık huzmesi de görünmez oldu.

Çuki yaşadıklarına şaşırmadı. Bir gün o da göz önünden kaybolmayı öğrenecek ve büyük avcı Curindi’nin geldiği yere gidecekti. Curindi’nin öğrettiklerine güveniyordu. Yeni öğrendiği şey Çuki’ye çok gizemli geldi. Daha önce aklına böyle bir şey gelmemişti.

Çuki “Bu öğrendiğimiz akıl çalıştırmaktan daha önemli.” Diye söylendi.

Uzaktan avcıları gören dişi Kulip ayağa kalkıp “Geliyorlar geliyorlar bakın. Geyik avlamışlar. Sana teşekkür ederim Curindi. Bize burada avın olduğuna dair ümit verdin. Artık aç kalmayacağız.” Diye konuştu.

Klanın çocukları toplu halde koşarak avcıların yanına geldi. Avcı babaları onların başlarını sıvazladı.

Kulip heyecanlıydı. “Bak Çuki. Curindi bize bir sürü içi konyak dolu şişe verdi.” Dedi.

Çuki şişeleri tanıyınca “Aynısından Curindi bize de içirdi. İçtikten sonra öyle keyiflendim ki içimde şu an Curindi dans ediyor.” Dedi.

Kulip “Curindi bize bu konyaktan birkaç yudum için dedi. Çok içerseniz içinizde dans ederim dedi. Arada sırada içelim konyak dediği şeyden. Hem bitmez hem bizi çarpmaz.”

Çuki “Dediğin gibi olsun. Ama Curindi bize yaşadığı yerde bundan çok olduğunu söyledi. Ve bize aklımıza gelmeyecek bir şeyi öğretti. ‘Gözünüzü kapatın ve güneş ışığının içinize aktığını düşünün. Bu yol ile yanıma yaşadığım yere gelebilirsiniz.’ Dedi. Ama öğrenmemiz gereken aşamalar varmış. Curindi bir dahaki gelişinde yeni bir aşama daha öğretecekmiş.”

Kulip tuhaf tuhaf Çuki’nin yüzüne baktı. Söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı. “Çuki karmakarışık konuşuyorsun. Hiçbir şey düşünemiyorum.” Dedi.

Çuki “Gözlerini kapat ve güneş ışığının kalbinin içine aktığını düşün. Gerisini boş ver.”

Kulip denileni yaptı. Gözlerini kapattı. Ve güneş ışığının kalbine aktığını düşündü. Bir süre sonra gözlerini açtı. “Bu daha önce düşündüklerimin hiç birine benzemiyor.” Diye söylendi.

Akşam olmuştu. Klan keyif içindeydi. Bir ateş yakmışlar etrafında halka olmuşlardı. Avlanan geyik eti pişmiş afiyetle dişleri ile eti koparıp çiğniyorlar ve zevk içinde yutuyorlardı. Tuzları yoktu. Bitmişti tuz stoku. Yeni bir tuz stoku yapmanın iyi olacağını konuşuyorlardı.

İki nöbetçi Pucul ve Cimden ırmak kenarında ellerinde mızrak tehdit bekliyorlardı. Hemen ileride ırmağın içinde birkaç ayı vardı. Hala somon balığı avlama hevesindeydiler.

Pucul “Klanımızda gençler çoğalıyor. Şimdiden Uniste ve Bullado bizim boyumuza erişti. Onlara giysi lazım. Şu iki avlanan ayıların postunu alsak çok yerinde olur.”

Cimden “Bir saldırı yapacaksak bundan Çuki’nin haberi olması gerekir. Bizim kendimizi tehlikeye attığımızı duyarsa çok kızar.”

Pucul “Kızacağını zannetmiyorum. Çünkü Çuki bana bir ara gençlerin yeni giysilere ihtiyacı olduğunu söyledi. Şimdiki giysileri bedenlerinde küçük kalıyormuş. Bunu halledersek Çuki sevinecektir.”

Cimden “Peki iki ayıyı sudan nasıl çıkaracağız. Bunun için ırmağa girmemiz gerekecek. Bu da oldukça zor iş. Riskli bir şey.”

Pucul “Ben yüzerek karşı kıyıya geçerim. Sende bu kıyıda olursun. Ben karşı kıyıdan elime taş alarak iki ayıya fırlatırım. Haliyle iki ayı senden yana kaçacaktır. Sende ucuna parlak alet bağlanmış mızrağını kolayca ayının karnına batırırsın. Dedi ekledi. Aman ayının karnına batır. Başka yeri olmaz. Başka yerine batırırsan giysimiz zedelenir. Zedelenmiş bir giysi bize uğursuzluk getirebilir.”

Pucul ırmağa adımını attı. Mızrağını Cimden’e teslim etti. “Al bunu. Mızrakla yüzülmez. Hem karşı kıyıda işime yaramaz. Bir tehlikeye karışsam bile hemen ırmağa girerim.” Dedi. Irmağın içinde yüzmeye başladı. Kısa sürede karşı kıyıya geçti. Pucul yere eğilerek kıyıda taş aradı. Bir tane eline aldı. Ayının birine nişan aldı. Taş ayının tam başına geldi. Ayı böğürtülerle Cimden’e doğru ırmağın içinde ilerledi.

Ayı kurnazdı. Cimden’i ve elindeki mızrağı görünce ırmaktan çıkmak istemedi. Kararsızlık geçiriyordu ayı. Sağa sola yalpalıyor arada bir de kükrüyordu. Cimden bu durumun böyle sürmesine izin vermedi. Ayıyı suyun içinde haklamak için ırmağa girdi. Ayı yine yerinden kımıldamadı.

Cimden birkaç adım attı. Suyun derinliği beline kadar geldi. Ayı ile mesafesine güvenerek tam mızrağı saplayacaktı ki ayı pençesi ile önce mızrağı savuşturdu. Sonra yine pençeleri ile Cimden’nin kafasını yakaladı. Dişleri ile Cimden’in boynuna koca bir ısırık geçirdi. O an ırmak kırmızıya boyandı. Pucul yaşadığı bu dehşete dondu kaldı. Kendini toparlayıp hemen ırmağa girdi. Cimden’i kurtarmak için kulaçlarını hızlandırdı.

Pucul kıyıya geldiğinde ayı çoktan Cimden’den uzaklaşmıştı. Pucul Cimden’i kıyıya çıkardığında boynunun parçalandığını gördü. Cimden’in gözlerini açması için yüzüne birkaç tokat vurdu. Cimden gözünü açmıyordu. Ölmüştü Cimden.

Pucul hemen kamp yerine süratle koştu. Çuki’nin karşısına nefes nefese çıktı. Cimden’in bir ayı tarafından boynunun ısırıldığını ve şu an yerde cansız yattığını söyledi. Kamptakilerin hepsi koşar adım ırmağa doğru koştu. Cimden’in dişisi Nesip bağırış çığırışlar içinde feryadı bastı.

Ağlıyordu Nesip. Erkeğinin ölümü bir dünyanın sonu demekti. Erkeğine çok alışmıştı. Bir daha onunla ancak ölümle bir araya gelebilirdi. Cimden’in büyük kızı Kalu ağlıyordu. Ama feryat figan değil. Yaşadığı şoktan dolayı ağlamasını beceremiyordu. Şimdiye kadar hiç ölen bir neandertal görmemişti.

Kulip Cimden’in dişisini ölünün üzerinden kaldırdı. Avcı erkeklerde Cimden’i kamp yerine taşımak için harekete geçti.  Kamp alanında avcılar mızrakları ile derin bir çukur kazmaya başladılar. Cesetin koku yaymaması ve hayvanlar tarafından parçalanmaması için kazdıkları çukuru derinleştirdiler. Sonra Cimden’in üzerindeki giysileri soydular. Onu çıplak vaziyette çukura yerleştirdiler. Ölü rahat etsin ve gözlerine toprak kaçmasın diye yoldukları otları Cimden’in kafasına yığdılar. Ardından çıkan toprakları yeniden elleri ile çukurun içine atmaya başladılar.

Yarım kalan ziyafetin tadı tuzu yoktu artık. Keyifleri kaçmıştı. Ziyafete çöreklenen yalnızca Pucul oldu. Nöbet beklerken ve Cimden’i gömerken çok acıkmıştı. Pucul ağlayan dişilerin bağırıp çağırmalarına aldırmadan kısa zamanda karnını doyurdu.

Klan gece olup ağaç dallarından oluşan çadırlarına girince Kulip fısıldadı. “Çuki şimdi yeri ve zamanı değil. Ama Cimden’in dişisi erkeksiz kaldı. Cimden’i ne zaman unutur bilemem. Senin ona yeni bir erkek olacağını da biliyorum. Hep böyle olur. Lider klanı dişiyi erkeksiz bırakmaz. Diyorum ki sen onu dişi olarak seçtiğinde ikiniz bir süre yalnız kalsanız. Ben de Uniste ve Bullado ile çocuklarım ayrı bir çadırda yalnız kalsak.”

Çuki “Bu fena bir fikir değil. Olabilir söylediklerin. Sen bunu Nesip ile yarın konuş. Benim onun ile konuşmam yakışık almaz. Dedi ekledi. Pucul’un yaptığı yenilir yutulur bir şey değil. Benim kızacağımı bildiği halde kendini tehlikeye attı. Bu ona ve gençlere ders olur artık. Gücümüzü ayılara göstermeyi bir daha denemezler umarım.”

Çuki kederlenmişti. Cimden’i severdi. Hep söz dinleyen olmuştu o. Sağ kolu gibiydi. Güçlü ve kuvvetliydi. Diğer taraftan Cimden’in büyük kızı Kalu’yu düşündü. Oğlu Uniste’ye güzel bir dişi olabilirdi. Ama şimdiye kadar oğlunun Kalu ile ne ilişkisini görmüş ne de Kulip’ten bunu duymuştu.

Çuki “Kulip sence Uniste ile Kalu’yu birleştirsek iyi eder miyiz. Hem kız hem annesi acılarını biraz olsun unuturlar diyorum.”

Kulip “Uniste’yi şımartmak olur bu. Henüz ikisi de genç. Daha büyüyüp serpilecekler. Ama onlara ileride ikisini birleştireceğimizi söyleyebiliriz. Böylece birleşeceklerini bilecekleri için evlenene kadar uzun heyecanlar yaşayacaklar. Bu güzel bir şey ama kızın anası ne der bilmiyorum. Nesip hem senin dişin olacak hem kızı senin oğlunla birleşecek. Bu karışıklık hayvanların ilişkisine benziyor.”

Çuki “Söylediklerinde sonuna kadar haklısın. Ama bu gerekli. Mutsuz anne ve kızı klanımızın gücünü düşürür. Ben kararımdan dönmeyeceğim.”

 

 

 

 

Ortalık kararmıştı. Akşam olmuştu. Çukurlu kazı yerinde aniden bir ışık huzmesi oluştu. Sonra kayboldu. Emre zaman kapısından sorunsuz geçtiği için şükrediyordu. Alışmış sayılırdı artık bu geçişlere.

Mehmet barakasından dışarıya çıkmış hava alıyordu. Bankta oturmuş yıldızlara bakıyordu. Köşeden dönen kişiye baktı. “Emre geldin mi. Ne çabuk hallettin meseleni?” dedi.

Emre “Fazla uzun sürmedi. MİT ‘e teorik bilgiler aktardım. Zaman kapısı ise fiyasko oldu. Açamadım zaman kapısını?” Emre arkadaşına bu yanlış bilgiyi söylemekle ajanlıkta ilk adımını atmış oldu.

Mehmet “Sen gidince neler oldu neler. Ayşe hanım mağarada bir anda ortaya çıkan metan gazından zehirlendi. Kazı durduruldu. Nevşehir’li yetkililer gelip kontrol etti mağaranın içini. Gaz ölçümü yaptılar. İçeride aşırı derecede metan gazı buldular. Dedi devam etti. Buna kazı esnasında deştiğimiz toprağın altındaki doğal gaz sebep olmuş. Yani anlayacağın bazı gizemli şeyler mağarada kazı yapmamızı engelliyor.”

Emre “Zannetmem o gazın doğal gaz olduğunu. Yer altındaki bir akar su veya bir su birikintisi harekete geçmiş olmalı. Ve mağarada ki neandertal dışkılarını ıslatmış olmalı. Binlerce yıl su görmeyen katı dışkılar bir karpit gibi gaz salgılamıştır.”

Mehmet “Yetkililer hiç bundan bahsetmedi. Ama senin söylediklerini doğru galiba. Mağaranın gaz salınımında kısa süre sonra lağım gibi bir koku meydana geldi.”

Emre “Canlı dışkısı öyledir. Aradan binlerce yıl geçse de o dışkı suyu görünce yine ilk gün ki gibi kokar. Dedi sordu. Ayşe hanımın durumu hafif mi ağır mı?”

Mehmet “Henüz öğlen götürdüler. Onu mağaradan dışarıya baygın halde çıkardık. Ambulans bekledik. Önce hemşireler acil müdahale yaptı. Hemşirenin biri telsizi ile konuştu. ‘Hastamızın durumu kritik. Eks olma durumu var.’ Dedi. Mağaradan dolayı bayağı endişe içindeyiz. Kötü şeyler yaşamaktan korkuyoruz.”

Emre “O zaman mağara gazının boşaltılması gerekir. Murat bey bunun için kompresör filan kullanmayı düşünüyor mu?”

Mehmet “Zannetmem. Mağara içinin dışkı dolu olduğunu söyledi. Çalışmak için oksijen maskesi ve tüpü gerekiyormuş.”

Emre “Durum o kadar kritik demek. Desene neandertaller ortalığı bayağı kokutmuş. Dedi ekledi. Sen dur burada. Eşyalarımı yerleştirip geliyorum. Bu havanın tadı kaçmamalı.” Emre barakaya girdi. Diğer iki arkadaşı yoktu. Kısa süre sonra dışarıya çıktı.

Emre “Bizim elemanlar nereden. Kızlarda mı yok?”

Mehmet “Sana söylemeyi unuttum. Kızlar ve erkekler stajlarına son verdiler. Hem ağır çalışma koşulları hem üniversiteye edilen telefon buna aracı oldu. Yani burada sen ve benden başka stajyer yok. Ben staj süremi sonuna kadar kullanmaya karar verdim. İşin ucunda pis kokular olsa da. Bu tür şeyler mesleğimizin kilometre taşları bence. Bir şeyin eziyetini, cefasını çekmeden uzman olunmuyor. Yaşadıklarım ve yaşayacaklarım zorluklar ile ilerlemek en doğrusu.”

Emre  elinde viski şişesinde iki kadehe doldurdu. Birini Mehmet’e uzattı. Mehmet sordu. “Ajanlar seni götürdüğünde hiç korktun mu onlardan. Ne bileyim gizli işler böyledir. İnsanı gerer.” Dedi.

Emre “Başlangıçta onlardan korkmadım değil. Onların bana iyi davrandığını görünce yargım değişti.”

Viski yudumladıklarından beri ruhları içlerinde dans etmeye başladı. Sarhoşluk etkisi gösteriyordu. Az sonra Mehmet Barakaya girip bilgisayarında internet sörfü yapacağını söyledi. Kaçırdığı televizyondaki bir tartışma programının tekrarını izleyeceğini söyledi.

Mehmet içeri girdiğinde Emre ayağa kalktı. Arkeologların barakasına baktı. İçeriden ses gelmiyordu ama ışıkları yanıktı. Emre sessizce barakanın önünden geçti. Mağara alanına doğru yürüdü. Ürperdi birden. Karanlık ve ıssız kimsesiz olan alanda, gizemli varlıkların korkusu sardı onu.

Mağaraya geldiğinde içeriyi aydınlatacak olan şalteri kaldırdı. Apaydınlık oldu mağaranın içi. İçerisi gerçekten de pis kokuyordu. Çalışılabilecek gibi değildi. Ama Emre kendini tuttu. En son kazılan yerlere baktı. Kokunun nedenini bulmak için eline toprak parçası aldı. Burnuna götürdü. Toprak kötü kokmuyordu. İçerilere doğru ilerledi. Ayağı çamur bir yere bastı. Çamur parçasından yine bir parça alıp kokladı.

Birden öğürtü çıktı ağzından. Kendini mağaradan dışarıya zor attı. Işık şalterini indirdi. Yüzeye çıktı. “En kısa zamanda yetkililer burayı nasıl temizlerse temizlemeli.” Diye söylendi. Yine sessizce yürüyerek barakasının önüne geldi. İçeriye girdi.

Mehmet “Az önce dışarıya baktım. Neredeydin. Sana bilgisayar oyunu oynamayı teklif edecektim.”

Emre “Çok uzun yoldan geldim. Dinlenmem gerekiyor. Beni ancak uyku paklar.”

Mehmet “Sen severdin oyunu. Her zaman beni yenmeye çalışırdın. Ne oldu sana. Bilmediğim bir şey mi var?”

Emre “Senden gizleyeceğim bir şey yok. Yalnız benim Ankara’ya gidişim buraya uğursuzluk getirmiş gibi. Ayşe hanım hastalanıyor, stajyer arkadaşlarımız gidiyor, mağarada çok pis bir koku meydana geliyor.”

Mehmet “Hakikaten öyle. Ama uğursuzluğu kendinde arama. Her şeyi başlatan Ayşe hanım. Onun hakkında hala kinciyim. Seni gidip MİT’e ispiyonladı. Belki yaşadığı rahatsızlık bu ispiyondan dolayı. Sen öyle kutsal biriymişsin ki seni ispiyonlayanı Allah affetmedi.”

Emre “Bu benim kutsallığımdan değil. Öcümün alınması benim, rabıtadaki yaşadığım yoğun nura Ayşe hanımın dayanamaması.”

Mehmet “Anlayamadım. Bunu biraz açıklar mısın?”

Emre “Şöyle rabıta-i şerif esnasında kalbimize akan nur çevremize de yayılır. Ve kalbimle içtiğim tertemiz nurun varlığı her şeyin farkında. Ve Ayşe hanımı affetmiyor.”

Mehmet “Bir ışık çeşidi olan nur nasıl böyle insanlar gibi davranabilir?”

Emre “Nurun esrarı vardır. Kendisinde varlık olmasa da kutsal olduğu için bir insana şah damarından daha yakındır. Allah nura bu fermanı vermiştir. Ve nurun esrarında insanın yapacağı her şey yüklüdür. Nur görmüş ve Ayşe hanımı cezalandırmış. Uzun lafın kısası Ayşe hanım dersini almış oldu.”

Mehmet “Senden korkulur. Keşke bunu bana söylemeseydin. Öyle günahlarım var ki. Şimdi nurun beni çarpacağından korkuyorum.”

Emre “Korkmana gerek yok. Eğer sende rabıta yapar ve nuru içine düşünce ile akıtırsan varlık aleminde en üst seviyeye çıkarsın. Dedi ekledi. Nurun tersi nedir bilir misin. Ona katran derler. Katran şeytanın yüreğinde bulunur. Onun yegane gıdasıdır katran. Nur ise katranı yakacak yegane manevi kibrittir.”

Mehmet “Neyse sana iyi geceler. Biraz sörf yaptıktan sonra bende yatacağım.”

Emre yatağına girince iç dünyasında Çuki ve klanını müşahede etti. Çuki’ye rabıta yapmaya başlayınca kalbine olumsuz sinyaller geldi. Onun hakkında hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Rabıtasına devam edince bilgiler bir bir kalbine gelmeye başladı. Ağlayan bir kadın vardı. Ve boynu parçalanan bir avcı. Hemen yerinden doğrulup çekmecesinden defter ve kalem çıkarıp yazmaya başladı.

“Ölen Çuki değil. Ağlayan Çuki’nin eşi değil. Cimden’nin hayat belirtileri kalbime inmiyor. Ölmüş olmalı. Zihnime ırmak kenarı geldi. Bir kükreme sesi duymuştum. Galiba çözdüm. Bir ayı Cimden’e saldırdı. Cimden’nin ölümü bundan.” Şeklinde defterine yazdı. Sonra defter ve kalemin çekmeceye geri koydu.

Yarım saate tamamlaması gerekiyordu rabıtasını. İçinden “Destur ya Çuki.” Diyerek yeniden rabıtaya başladı. Nur Çuki’nin kalbinden kendi kalbine akmaya başlayınca huzuru yeniden baş gösterdi. Arada bir vesvese yaşıyordu. ‘Çuki öğrettiğim rabıtaya devam ediyor mudur?’ diyordu bu vesvese.

Yarım saat dolunca Çuki’ye rabıtasını kesti. “Destur ya Çuki.” Diyerek onun huzurundan çekildiğini düşündü. Sonra uykuya daldı.

Gece yarısını bir saat geçmişti. Emre ter içinde uyandı. Bir rüya görmüştü. Çuki onu içi kaynar su olan kazanın içine atmış başında bekliyordu. Çuki’de ne kadar yardım istese de o kulak asmıyordu buna. Adeta Çuki ondan yardım istiyor gibiydi.

Emre saatine baktı. Sonra yerinden kalktı. Barakanın lavabosuna girip temizliğini yaptı. Bir sigara içip tekrar yatacaktı. Paketinden bir dal sigara  aldı. Çakmağını da alıp barakadan dışarıya çıktı. Dışarıda ses çıkaran bir karaltı gördü. Sinerek o karaltıya yaklaşmaya çalıştı. Emre onu tanıdı. Bu Ayşe hanımdı. Demek tedavisi bitmiş kazı alanına geri dönmüştü.

Ayşe yere eğilip eğilip doğruluyordu. Aerobik yapıyor gibiydi. Gece yarısı sporu muydu bu. Yeni iyileşmiş birinin böyle kendini çabuk toparlamasına şaştı kaldı.

Emre ona görünmemeye dikkat etti. Ayşe mağaraya doğru ilerleyince Emre de onu takip etti. Mağaranın önünde Ayşe birden soyunmaya başladı. Çırılçıplak kaldı. Sonra birkaç defa cep telefonu ile selfisini çekti. Emre’ye bu kadar heyecan fazla gelmişti. “Ayşe aklını yitirmiş olmalı. Yoksa bu onun gizli fantezilerinden mi. Eğer öyle ise çıplak selfilerini sosyal medyada da paylaşıyordur.” Diye içinden söylendi.

Bir ağacın arkasındaydı Emre. Hareket edemezdi artık. Ayşe onu görebilirdi. Ayşe selfiden sonra kendi kendine konuşmaya başladı. “Aşkım Murat hadi bana sahip ol. Seni arzuluyorum.” Dedi.

Ayşe bir ses duydu. “Kim var orada?” diye konuştu. Sonra üzerini acele ile giyip sesin geldiği yöne bir ağaca doğru ilerledi. Emre’yi fark edince “Beni mi izliyordun. Eğer kimseye söylemezsen sana sosyal medyadaki gizli adresimi veririm. Ama buradaki gördüklerini kimseye söylemeyeceksin.” Dedi.

Emre şakın ve heyecanlı. “Bana vereceğin adresi kendine sakla. Buradaki karşılaşmayı unutmak en iyisi.” diye çıkış yaptı.

O an Ayşe birden değişti. “Git buradan. Bir daha beni gizli gizli izleme. Yoksa çok fena olur.” Diye bağırdı.

Tuna M. Yaşar

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Zamanı Geçenler 6 - Roman başlıklı yazı Tuna M.Yaşar tarafından 10.02.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )