Zamanı Geçenler 5 - Roman
Zamanı Geçenler 5 - Roman

Klan uyku halindeydi. Çuki’nin dişisi yeni uyanmıştı. Sağına soluna baktı. İki çocuğunu görmedi. Hemen erkeğinin yanına gitti.

“Çuki Çuki çocuklar yok. Ortalıktan kaybolmuş. Canavarlar mı kapıp götürdü?” diye telaş içinde yana yakıla bağırdı. Klanın avcıları Kulip’in sesine uyandılar.

Kulip hala bağırıyordu. “Uniste, Bullado neredesiniz?”

Etraf ağaçlar ile dolu olmasına rağmen ne kuş cıvıltısı duyuluyor nede bir böcek sesi işitiliyordu. Varsa yoksa Kulip’in sesi etrafı çınlatıyordu.

Çuki “Cimden ve Burdusun benimle gelin Geri kalan avcılar burada beklesin.” Dedi öfke ile. Burnundan soluyordu Çuki. “Maceranın böylesi tehlikeli. Eh be ben size sormaz mıyım Uniste, Bullado?”

Üç avcı önce yerde izler aradı. Nemli toprakta ayak izlerini kısa zamanda keşfettiler. Bir süre ormanda ilerlediler. Bağırmıyorlardı. Çünkü yırtıcı hayvanlar çoktu. Dikkatlerini çekmek istemiyorlardı. İz takip becerilerine güveniyorlardı.

Cimden “Gelin şu kayalığın üzerine çıkalım. Etrafı tarayalım oradan.”

Cimden’in söylediği kayalığa çıktılar. Az ileride ağaçların arasında bir dumanın tüttüğünü gördüler. Kayalıkta inip tüten dumana doğru yürüdüler. Sinerek ilerliyorlardı. Neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Dumanın yoğunluğu görüş alanlarına girince üç neandertalin ateşte bir şeyler pişirdiğini gördüler.

Çuki ve iki avcısı otların arasına eğildi. Çuki eli ile otları hafif eğerek kendine görüş açısı açtı. Kısık bir sesle “Yabancıların yediği bizimkilerse bittim ben. Önce iyice emin olalım. Onların yerlerini terk etmesini bekleyelim. Bakalım bizimkiler mi yoksa bir hayvan ziyafeti mi. Dedi ekledi. Gerçi et kokusu hayvan etine benziyor. Yine de bu vahşilerden her şey beklenir. Ama önce bizi fark etmemeleri gerekir. Değilse me kadar vahşi olduklarını bilemediğimiz yabancıların eline geçmemiz içten bile değil.” Dedi. Sonra Çuki’nin gözünden iki damla yaş aktı. Çuki ağlıyor muydu ne.

Beklediklerinin semeresini nihayet uzun süre sonra elde ettiler. Üç yabancı avcı ellerinde mızraklarla oradan uzaklaştılar. Çuki ve iki avcısı hemen közleşmiş ateşi eşelediler. Küllerin içinde bir geyik başı gördüler.

Çuki “Ben bunu onlara sorarım. Bizim yüreğimizi ağzımıza getirenlerin canına okuyacağım. Yürüyün peşlerinden gidiyoruz.”

Hızla koşmaya başladılar. Önlerinden giden yabancılar görününce bağırmaya başladılar. Bu korkutma taktiği idi. “Hurus solloma nata.” Diye bağırmaya başladı Çuki. Bu “Yaktım çıranızı” demekti.

Yabancılar geriye dönüp baktıklarında düşünmek için durmadılar. Hızla onlarda koşmaya başladı. Kovalamaca bir hayli sürdü. Çuki durdu. “Bunlara bu kadar ders yeter. Dönüyoruz.”

Tam bir patikayı inmişlerdi ki Pucul ile karşılaştılar. Pucul heyecanla “Uniste ve Bullado döndü döndü.” Dedi bağırarak.

Mutlu haberle Çuki’nin yüzü gevşedi. “Niye kaybolmuşlar. Bir şey dediler mi. Dertleri neymiş. Annelerini dövüp hırpalamadı mı?”

Pucul “Bizim kaçaklar göç sırasında buraya uzak olmayan bir ağaçta bal görmüşler. Onu oradan almak için gitmişler. Yalnız Uniste’nin gözünü arı sokmuş. Şu an gözü şiş çocukcağızın. Merhem yapmak için ot arayışına girdim buralarda. Sizlerle karşılaştım.”

Çuki “O şişen göze çare bulmalıyız önce dedi. Tuz olsaydı gözündeki şişlik hemen inerdi. Düşünüyorum aklıma bir çare gelmiyor..”

Pucul “O ara bunun için bir yol bulurum diye Uniste’ye sordum. ‘Sen çok akıllısın. Gözüne ne iyi gelir’ dedim. Uniste yerden kopardığı otu yemeye başladı. Bana da verdi al ye diye. Baktım ki tadı tuzlu. Kulip bana ‘O ota nohut denir. Dedi. İçimden neden bu nohudu Uniste’nin gözünde kullanmıyorum dedim. Sonra bir parça yeşil nohut kabuğunu çiğneyip Uniste’nin gözüne sürdüm. Şimdi biz yanlarına gelirken Uniste’nin acısı ve gözünün şişliği geçmiş olacak.”

Çuki’nin aklında bir şimşek çaktı. “O yeşil nohutlardan bolca toplamalıyız. Sonra ıslatalım suda. Suyunun bir deri üzerinde kurutmalıyız. Göreceksiniz ihtiyacımız olan tuza kavuşmuş olacağız.” Dedi.

Tuzun tadını çok seven Cimden “Etlere tuz atıp ateşte pişirdiğimizde tadı yok mu bayılıyorum. Çuki sen gerçekten de lidersin.” dedi

Çuki keyifle gülümsedi. “Önce şu kerataların yanına uğrayalım. Ardından birlikte göç esnasında esir alındığımız yerdeki barakalardan yapalım. Bunun için bolca ağaç dalı kesmemiz gerekecek. Dedi ekledi. Karnım ne çok aç. Irmakta yakaladığımız balıkların tadı ağzımı sulandırıyor.”

Çuki çocuklarına hiç kızmazdı. Uniste’nin gözündeki şişliğin inmesi ise Çuki’yi sevindirmişti. Çünkü neandertaller vücutlarına gelebilecek bir zarardan  çok çekinirlerdi. Uniste’nin iyileşmesine vesile olan Pucul’un aklı sayesinde tuz ihtiyaçlarını da karşılayabileceklerdi artık.

Klanın dişileri ateş yakmış ve balıkları pişirmekle meşguldü. Klanın erkekleri ise bol miktarda ormanın zemininden yeşil nohut topladılar. Hemen nohutları su sızdırmayan bir derinin üzerine koyup yanlarında kı kırbadan su döktüler. Sonra küçük su birikintisinin içinde yeşil nohutları evirip çevirdiler. Nohut kabuğundaki tuz nektarı su birikintisine karışmaya başladı. Çuki su birikintisine parmağını sokup ağzına götürdü. “Oldukça tuzlu.” Dedi.

Pişen balıklardan birini tuzlu suya bandırdılar. Balık tuzlanmış ve balığın sıcaklığı düşüp yenebilecek kıvama gelmişti..

Avcılar yanan ateşin başına geçtiler. Pişen balıklar ateşten alınıp tuzlanıyor ve istifleniyordu. Avcıların balıkların tamamının pişmesini beklediler. Yemeğe hep beraber başlayacaklardı. Bunun nedeni bir birilerin yiyeceklerine göz koymamaları içindi. Gerçi uzun dönem önce bu huylarını bırakmışlardı ama yemek yeme bekleyişi hoşlarına gitmiş ve  bu yöntemi, uzun süre uyguluyorlardı. Bu bekleyiş avcı erkeklerin avlanırkenki tahriki yaşatıyordu.

Balıklar pişince Pucul onları tuzlu su birikintisine bandırıp geri getirdi. İlk lokmayı ağzına alan Çuki “Çok tuzlu ama olsun. Tuz değerli. Çok değerli şeyler midemi şenlendirir. Sonra ayağımdaki yara hızla iyileşiyor gibi. Bu yediğim tuzlu balıktan gibi geliyor bana.” dedi. Sonra eli ile ayağındaki sargıyı çıkarıp kontrol etti. “Evet şimdi daha iyiyim. Bu tuz dediğimiz şeyden keşke büyük avcı Curindi’ye de verebilsem. Dedi ekledi. Sahi aranızda şimdiye kadar Curindi’yi rüyasında gören var mı?”

Pucul “Ben gördüm. Yalnız Curindi’nin sesi ile karşılaştım. Rüyamda hani senin radyu dediğin alet vardı. Oradan Curindi’nin sesi geliyordu. Bize ‘Akıllı olmayı düşünün. Akıllı olmayı düşünün.” Diye söyleyip duruyordu. Sen bunun ne manaya geldiğini biliyor musun Çuki?”

Çuki “Zannedersem bu biz uyanıkken aklımıza gelen şeyleri gelmeden önce bizim getirmemiz gibi bir şey.”

Pucul “Acaba akıl denen şey aklımıza avın mı gelmesi yoksa avı nasıl kolay avlayacağımız mı. Dedi devam etti. Bence akıl avımıza sinsi olarak yaklaşmak. Daha ötesini bilmiyorum.”

Çuki “Akıl sadece avlanmanın aklımıza gelmesi değil. Az önce yeşil nohutlardan tuz elde ettik. Bu avdan daha önemli. Neden mi çünkü elde ettiğimiz tuz Uniste’nin gözünü iyileştirdi. Sonra yediğimiz balık tuzlanınca daha lezzetli oldu. Bu önemli şeye isim koyalım isterseniz.”

Pucul “Buna önemli diyelim.” Diye konuştu.

Çuki “Akıl denen şeyin işe yaramasına ben faydalı ismini koyuyorum. Faydalı aklın çocuğu demektir. Böyle isim koyuşumuz bizi ileride daha akıllı yapacaktır. Çok daha kolay düşünebileceğiz bu sayede. İleride bakarsanız faydalının da çocuğu olur. Dedi devam etti. Buldum mesela ben faydalı şeyler bize keyif verir derim. Yani karnımız doyduğunda olur bu. Buna keyif demek en doğrusu.”

Konuşmalar sürüp gitti. Balık kılçıklarını bir araya toplayıp ateşe attıklarında çıkan çıtırtı sesi kalanın kulaklarına müzik gibi geldi. Çuki ne zamandır elini atmadığı torbasındaki radyu dediği aleti çıkardı. Aletin sağını solunu kurcaladı. Ses gelmedi. Pucul eline aldı. Eli bir çıkıntıya değince ses gelmeye başladı. Avcılar yine eskisi gibi mest oldu.

Bir cansız aletten bir avcı sesinin gelmesi olağan üstü bir şeydi. Ses klanın konuştuğu dildendi. Şöyle ses çıkıyordu radyodan. “Yurttan sesler korosu yaylalar yaylalar türküsünü söyleyecek.” Sonra radyodan çıkan seslere Çuki, kemikten flütü ile eşlik etti. Seslerle oluşan ahenk neandertal ruhlarını coşturdu. Klan ellerini bir birine çarparak sevinçlerini dile getirdi.

Radyodan çıkan sesler bir türlü bitmiyordu. Çuki için bu tehlikeliydi. Çevresi yabancı avcılarla doluydu. Bu garip sesleri duyacak yabancılar bir baskın yapabilir hem kendilerine zarar verebilir hem de radyoyu ellerinden alabilirlerdi.

Çuki radyoyu eline aldı. Sağını solunu kurcaladı. Radyoyu Pucul’a verdi. Pucul eli yatkın olmalı ki zorlanmadan radyoyu sustırdu.

Balıklarını yemişlerdi. Karınları doymuştu. Erkek avcılar neşe içinde karınlarını kaşıdı. Çuki “Şimdi ellerimize keskin parlak aletlerimizi alacağız. Ağaçlardan kalın ve uzun dallar kesip getireceğiz. Dedi ekledi. Pucul sende bulabildiğin kadar sarmaşık bul. Dalların bir birinden ayrılmaması gerekiyor. Ben gördüm yabancılar barınaklarını sarmaşıklarla sağlamlaştırmışlar.”

Avcı erkekler ormana daldılar. Kamp kurdukları yerden uzak değillerdi. Önlerine gelen her ağaçtan dallar kesmeye başladılar.. Çuki yeterince dal kesip omuzuna yükleyip kamp yerine taşıdı. Diğerleri de öyle yaptı. Çuki baktı ki dallardan kurduğu çadırın araları boş görünüyor. Durup düşündü. “Acaba dal aralarında yapraklar var mıydı. Neden olmasın. Çok kullanışlı olur. Yapraklar bu işi görecek. İşte aklı kullanma diye buna derim. Buna faydalı ismi koymuştuk doğru ya.”

Etraflarındaki palmiye ağaçlarına yöneldi. Bir palmiye ağacına tırmandı. Elleri ile yeterince devasa büyüklükteki yapraklar kopardı. Tek başına iş gören Çuki’yi klanı dikkatlice izliyordu.

Pucul “Tama anladım Çuki’nin ne yaptığını. Tepemize yağmur yağarsa yapraklara yağacak. Bizde ıslanmayacağız.”

Avcı erkekler Pucul’un açıklaması ile palmiye ağaçlarına çıkıp yaprak koparmaya başladılar.

Çuki’nin barınağı hazırdı. Dallardan ve yapraklardan oluşan bir çadır meydana getirmişti. Çuki başını eğip küçük bir aralıktan çadırına girdi. “Holo bundu laki.” Dedi. Bu “Ne kadar rahat.” Demekti. Diğer avcılarda Çuki gibi barınaklarını palmiye yaprakları ile örttüklerinde eğilip çadırlarına girdiler. İçerilerini test ettiler.

Her şey yolunda gidiyordu. Bir ırmağın kenarı, içi balık dolu, tuzlu yeşil nohutlar.. Her şeyleri olmuştu. Ama Çuki endişeliydi. “Acaba balıklar her mevsim ırmakta yaşar mı. Bize uzun süre balıklar gerekli.  Karnımızın doyması buna bağlı. Çünkü çevrede henüz avlanabileceğimiz hayvanlarla karşılaşmadık. Bir tek yabancı avcıların pişirdikleri bir geyikle karşılaştık. Olsun bu bile ümit verici.” Diye söylendi.

 

 

 

 

Emre Ayşe’nin hareket ve tavırlarında bir yabancılık seziyordu. Gazete ve televizyoncuların yanında arada bir bakışlar atıyordu ona. Sanki Emre kaçacak ve Ayşe gözleri ile onu yakalıyordu. Hiçbir kadın ona öylesine manalı bakmamıştı. Emre de gözü olsa bunu bir şekilde belli ederdi. Bakışları daha şehvetli olurdu o zaman. Bir erkek kolaylıkla bunun ayırdında olurdu.

Gazete ve televizyoncular çekimini yapıp gittiklerinde arkeologlar yeniden çalışmalara kazılara başladılar. Emre’nin görevi mağaradan çıkan toprakları dışarıya yüzeye taşımaktı. Dünde öyle yapmıştı.

Murat çalıştığı yerden doğrulup “Emreciğim sen Ayşe’nin yanına git. Ona yardım et.” Dedi.

Emre bu yeniliğe anlam veremedi. Ama denileni yaptı. Arkadaşlarını mağarada bırakıp dışarıya çıktı. Branda ile üstü kapatılmış altındaki masada toprak eleyen Ayşe ve sınıf arkadaşı Tülay’ın yanına geldi.

Ayşe “Geldin mi. İşimiz oldukça zor. Tülay’la ben yetişemiyoruz. Sen de elek al. Bize yardım et.”

Emre boşta duran bir eleği aldı. Tarif edildiği şekilde mağaradan çıkan toprakları elemeye başladı.

Tülay “Emre sen şimdiye kadar kaç defa zaman kapısı açtın. Çok merak ediyorum. Söyler misin?”

Emre ne diyeceğini şaşırmıştı. Söylediklerinin ciddiye alınmasına da sevinmişti. “Buz devri ile rabıtam zayıfta olsa defalarca kapı açtım. Ama yoğunluğumu artırdığımda aktif olarak on beş defa neandertallere göründüm. Çoğu kez klanımın rüyalarına girmem şeklinde oldu. Ama kanlı canlı olarak henüz iki kez onlara göründüm. Birinde onlara kesici aletler verdim. Diğerinde hafızalı mp3 yüklü radyomu bıraktım.” Dedi.

Ayşe araya girdi. “Şimdi daha iyi anlıyorum. İlk kazıdan çıkan uzun döner bıçakları demek senin eserin. Zamanda kapı açıp aletleri klanına ulaştırmayı başardın demek. Dedi devam etti. Seninle gayet iyi anlaşıyoruz. Senden bir isteğim var. Senin bu yeteneğini ben birkaç kişi ile paylaştım. Umarım kızmamışsındır.” Dedi.

Emre “Hayır kızmadım. Bilakis sevindim. Bilgi paylaşmakla çoğalır.”

Ayşe “Ama benim konuştuğum kişiler sıradan insanlar değil. Seni anlıyorum ama bu tür stratejik bir bilginin sahiplenilmesi ve gizlenmesi gerekiyor. O yüzden zamanda kapı açabildiğinin bilgisini MİT ile paylaştım. Ve buraya bu konu hakkında bilgi almak için kısa zaman sonra gelecekler.”

O an Ayşe’nin cep telefonu çaldı. “İşte onlar. Beni arıyorlar.” Dedi Ayşe.

Emre neye bulaştığını yeni yeni anlıyordu. Biraz gurur duyar gibi de oldu. Keşfettiği şeyi gelecek olan MİT ajanlarına seve seve anlatmayı canı gönülden istedi. Ama yine de ucu karanlık bir yola girmiş gibi hissetti kendini.

Ayşe “Az sonra buraya mit yetkilileri gelecek. Yoldalarmış. Hiç endişe duymuyorsun değil mi.. Ne olacak canım MİT’e bildiklerini aktaracaksın sadece. Gerçi bizim önümüzde zaman kapısı açmadın ama yetkililer senden bunu mutlaka isteyecek. Umarım zaman  kapısını açmada başarılı olursun.”

Emre karşılık vermedi bu kadına. Arkadaşça bilgisini paylaştığı bu kadının yüzü şu an çok soğuktu. Sanki MİT’e ispiyon yapmaktan zevk alıyormuş gibiydi. Sinsi ve acımasız. Emre Ayşe’ye karşı bütün saygısını yerle bir etti içinden.

Az sonra MİT yetkilileri siyah jip arabaları ile geldi. İçlerinden inen siyah gözlüklü dört kişi korumaydı. Yanlarında iki amir vardı. Amirleri Ayşe karşıladı.

Emre “Konuşacağınız kişi benim.” Diyerek Ayşe’ye konuşma fırsatı vermedi.

Amir “Ben Vecihi. Arkadaşım da Onur. Dedi ekledi. Siz Emre’siniz değil mi Çünkü bize öyle bilgi verildi.”

Emre “Evet o benim.” Dedi Emre.

Vecihi “Sizinle burada konuşmak isterdik ama uygun değil. Seni götüreceğiz. Buna müsaade var değil mi?”

Emre “Evet var. Nereye gideceğiz peki. Gideceğimiz yer uzak mı?”

Vecihi “Seni Ankara’ya götüreceğiz. Uğraştığınız konu hakkında uzun bir araştırmamız olacak. İşi kavrayabilirsek seni kısa zamanda geri getireceğiz. Buyurun hazırsanız arabaya binelim.”

Emre müsaade istedi. Kişisel eşyalarını toplaması gerekiyordu. Emre kaldığı barınağa girdi. Bilgisayarını ve içi eşya dolu çantasını aldı. Dışarıya çıktı. “Hazırım.” Dedi. En öndeki jipe bindi. Jip Nevşehir’e giden yolda tozu dumana kattı.

Ankara’ya uzun bir yol vardı. Yolculuklarının ilk saatlerinde bir dinlenme tesisine girip yemek ihtiyaçlarını giderdiler. Tekrar yola koyuldular. Emre hiç olmadığı kadar heyecan ve endişe içindeydi. MİT ajanı heykel gibi duruşu ile konuşmaya hiç hevesli değildi. Emre’nin bunlara bir şeyler sorması gerekiyordu.

Bir düşüncenin bu kadar niye ilgi çektiğini öğrenmeliydi. Emre altı üstü rabıta yapıyordu.  Yanındaki Vecihi’ye sordu. “Siz gerçekten zaman kapısı açtığıma inanıyor musunuz. Bu tür konuların size ütopik gelmesi lazım. Yoksa benden başka kapı açan var da bunu karşılaştırmasını mı yapacaksınız?” dedi.

Vecihi “Sana şunu söyleyeyim. Bu tür ezoterik meselelerde araştırma alanımıza giriyor. Sana sakinleşmen için söyleyeyim. Neden dünyada kuraklık varken ülkemize bereket yağıyor. Çünkü bu işin sırrını çözdük te ondan. Daha bunun gibi nice ezoterik şeylerin çözümü ile uğraşıyoruz. Yani bizden çekinmene korkmana gerek yok.”

Emre “Bunlar arasında taşı altına çevirme bilgisi de var mı. Çünkü zaman kapısı bilgisi simyayı da içine alır.”

Vecihi “Bak bunu bilmiyordum. Bize anlatır mısın taşın altına dönüşme bilgisini?”

Emre “Tam olarak bilmiyorum. Ama tarihteki evliyaların rabıta yolu ile bunu başardıklarına inanıyorum. Ve bu bilginin günümüze kadar geldiğini bu bilginin doğru bir yolda kullanıldığını düşünüyorum.”

MİT ajanı meraklı biri görünmemek için bir süre sustu.

Ankara sınırlarına gelmişlerdi. “Uzun süre yoldayız. Midemiz aç.” Dedi şoföre. “Hemen ileriden dinlenme tesisi var. Orada duralım.”

Girdikleri tesis ahım şahım bir yer değildi. Kulu makasının ilerisinde olan bu tesise kamyonlar girerdi gelende. Öyleydi yine. Lokantada şiş kebap yediler.

Lokanta aşçısının dikkati görülmeye değerdi o anlarda. Sohbet etmişti aşçı onlarla. Kendilerine hep ‘efendim’ şeklinde konuşuyordu. Aşçının tavır değişikliği siyah gözlüklü korumaların olmasındandı. Aşçıya önemli birileri gibi gelmişlerdi. Ziyafet sonrası birer bardak çay içtiler. Birer sigara yaktılar. Emre kendini daha iyi hissetmeye başladı. Bu her zaman olurdu. Bir çok dinlenme tesissine öğrenciliği boyunca, tatillerde yolculuk esnalarında böyle yerlere girip çıkmışlığı vardı. Şeytan tüyü vardı sanki böyle yerlerde. Onu cezbeye sokan bu yer heyecanların başlangıcıydı.

Ankara şehir merkezine az kalmıştı. Yoldaydılar yine. Emre karşılaşacağı kişileri ve yaşayacağı şeyleri düşünüyordu. “Acaba bu süreç benim stajıma zarar verir mi. Üniversite eğitimim sekteye uğrar mı?” diye içinden geçirdi.

O ara Vecih’i konuştu. “Emre seni kısa zamanda bırakacağız. Biraz sonra şehir merkezine girip MİT’in bir ofisine gideceğiz. Oranın yerini kimseye bildirmezsen sevinirim. Gideceğimiz yer gizli statüsünde. Sana güvendiğimiz için şehir merkezindeyken arabanın pencerelerini kapatmayacağız. Ama öncelikle arkadaşlarına bazı şeyleri anlatma. Biz arkeolog Ayşe hanıma her şeyi bildirdik. Senden duyduklarını o ve diğer arkeolog arkadaşları da kimseye anlatmayacak.” Dedi devam etti.

“Senin dikkatimizi çekmen kazıda bulunan döner bıçaklar ile başladı. Kazı alanındaki bilgiler hep bize de geliyordu. Senin zaman kapısı açabileceğini duyunca ‘Tamam bu doğru söylüyor.” Dedik. Sonra buluntudaki döner bıçaklarını gizli bir şekilde müzeden aldık. Müze müdürünü de bilgilendirdik. ‘Bu gizlidir. Döner bıçaklarından kimseye bahsetmeyin.’ Dedik.”

Arabanın hızı yavaşlamıştı. Sohbete ara verdiler. Geniş caddelerden geçtiler. Bazı caddelerin içinde uzun süre trafik sıkışıklığından dolayı ağır ilerlediler. Sanki Emre’nin de bilmediği Ankara’yı daha karışık hale getirip adres yanıltıyordu ajanlar.

Kornaların çaldığı bir kavşaktan geçtiler. Mavi boyalı şehir dışındaki bir binanın önünde durdular. Jipten aşağı indiler. Vecihi “İşte Emre binamız burası. İnşallah anlatacaklarını kolay kavrarız.”

Binadan içeriye girdiler. Vecihi üzerinde müsteşar yazılı levhası olan bir kapıyı tıklattı. Sonra beraberce içeriye girdiler. İçeride MİT müsteşarı Yasin Dal vardı. Yasin “Arkadaşımız bayağı gençmiş.” Dedi. Emre ile tokalaştı.

Müsteşar Emre’yi bazı sorular ile tanımaya çalıştı. Müsteşarın soruları kısa da olsa Emre açıklayıcı bir şekilde uzun cevaplar verdi. Galiba konuşmayı seviyordu Emre. Kendine güven gelmiş bülbül gibi ötüyordu. O da zaten battı balık yan gider’ misali kendi ile bilgileri olduğu gibi aktarıyordu. Kısa görüşme yirmi dakika sürdü.

Müsteşar Emre’ye kalacağı odanın gösterilmesini istedi. Ardından müsteşarın huzurundan çekildiler. Binanın bir üst katına çıktılar. Oldukça geniş şık kanepelerin, televizyonun, bilgisayarın ve buz dolabında çeşit çeşit viskilerin olduğu bir odaydı burası.

Vecihi “Yarın seninle öğle sonu görüşeceğiz. Burada istediğin gibi keyfine bak. Eğer anlatacaklarını kavrayabilirsek görüşmemiz daha kısa sürer. Dedi ekledi. Televizyonun önünde kriptolu cep telefonu var. Onu sana hediye edeceğiz. İçinde her zaman bizimle iletişime geçebileceğin birkaç telefon numarası var.”

Emre buna sevinsin mi buna endişe mi etsin. Emre’nin bir kriptolu telefon sahibi olması ajan olmakla aynı anlama geliyordu.

Vecih’i Emre’nin ne düşündüğünü anlamış olmalı ki “Hiç endişe etme Emre. Senin bize kriptolu telefondan aktaracağın şeylerin karşılığını da göreceksin. Şimdiden sana bankadan hesap açtık. Aylığın her ay hesabına yatacak. Devletimiz ezoterik alanda başarı gösterenlere maaş bağlıyor. Ve bu işin emekliliği de var. Bize bilgi ver yada verme.  Bu süreçten sonra artık devletin memurusun. Yarın bunun için bazı belgeleri imzalayacaksın. Hayri görüşürüz.” Dedi Odadan çıktı.

Emre’nin aklı fikri viskilerdeydi. Şişenin birini aldı. Kadehe doldurdu. İlk yudumda boğazını yakan alkol ona genlerindeki neandertal kalıntılardan  bir an yaşattı. Emre elinde mızrak klanı ile geyiklerin peşindeydi o an.

 

 

 

 

Öğleye doğru gökyüzü birden karardı. Peşinden yağmur yağmaya başladı. Klan hazır olan ağaç dalı barakalarına çekildi. Çocuklar mutluydu. Macera üstüne macera yaşamayı seviyorlardı. Yağan yağmurda ıslanma oyunu oynadılar. Ama maceraları kısa sürdü. Çocuklar Çuki’nin haykırması ile hemen barakalarına girdiler.

Çuki dişisine “Biz büyükler olmasak zavallılar bir gün bile dayanamaz bu vahşi doğada. Az önce yaptığım uyarı çocukların ıslanmalarından dolayı baş ağrıları çekmemeleri içindi. Biz dayanıklı neandertalleriz. Ama vücudumuzu da korumalıyız. Ufacık bir rahatsızlık ile ardından ölümün gelmesi içten bile değil.” Dedi.

Kulip “Gerçi haklısın ama rahatsızlıkları en çok biz dişiler çekiyoruz. Yine de iyi yaptın. Çünkü ben anne ve babamla iken hapşırıktan ölen çocuklar gördüm. Böyle bir şeyi aramızda yaşamayı hiç istemem.”

Çuki’nin çocukları Uniste ve Bullado ilgi ile konuşmaları dinliyordu. Çuki susunca Uniste sordu. “Baba sen şimdiye kadar kaç tane avcı öldürdün. Çocuklarla aramızda hep konuşuyoruz. Cimden’in oğlu bana ‘Çuki saldırmayı babamdan öğreniyor hep. Benim babam her gün birini öldürüyor’ dedi. Bu doğru mu?” dedi.

Çuki “Ah çocuklar. Sizin dedikodularınız ne yaman. Baştan şunu söyleyeyim. Öyle zevk içinmiş gibi her gün avcı öldürülmez. Bir yabancı saldırır sen de onunla mücadele edersin. Yabancı bir avcı öldüğünde öldüren tehlikededir demektir. Çünkü ölenin klanı ölen avcısını bulur, senin öldürdüğünü keşfeder, toplu halde üzerine saldırırlar. O zaman kaç bakalım nereye kadar kaçacaksın. Ama en önemlisi büyük avcı Curindi’nin sana ne zaman yardım edeceğidir. Bunun için Curindi ile pazarlık yapabilirsin. Ona en sevdiğin bir eşyanı parçalayıp sunarsan pazarlığı kazanmışsın demektir.”

Uniste “Benim hiç değerli eşyam yok. Nereden bulabilirim ki?”

Çuki “Eşyan yoksa bir taşı uzun süreler yanında taşırsın. Taşın sana senin taşa zamanla ruhunuz geçer. Bir zaman sonra taş senin bir parçan olur. Taşı o zaman parçalayıp kurban edebilirsin.”

Uniste “Baba bize yabancılarla ilgili kapışmalarından anlatır mısın. Çok merak ediyoruz. Senin bir sürü kapışmaların olmuştur. Mesela Pucul amcam ile yabancılardan kaçırdığınız geyik avını anlat.”

Çuki anlatmaya başladı. “Pucul’la ormanda gezerken et kokusu aldık. Yabancıların avına nası çörekleneceğimizin planını yaparken Pucul ‘Çuki hayvan sesi çıkaralım. Bizi av zannetsinler. Onlar etin başından uzaklaşınca bizde eti alır kaçarız.’ Dedi. İşte akıl denen şey budur. Düşünmeyince olmayan şeyi düşününce olur yapmaktır. İkimizde hayvan sesi çıkardık. Yabancılar av zannetti bizi. İkimiz gizlenerek avın yanına gelip pişirdikleri etleri aldık. Hemen oradan kaçtık. Tabi ki bizi bulamadılar. Bizi takip ederler diye uzun süre ırmağın içinde yürüdük. Mağaramızın çok uzağındaydık. Ama izlerimize şaşırtmacalar koyarak dönüşe geçtik.”

Uniste “Nasıl bir şaşırtmacaydı bu?”

Çuki “En büyük şaşırtmaca ırmak gibi görünebilir ama öyle değil. O an benim keşfettiğim çok uzaklara gitme kararıydı bu. Nasıl olsa av elimizde. Kısa yol alıp yakalanmamız olası. Uzun süre yürüsek neyimiz eksilir dedim. Bu yöntemle ödülümüz nefis kokan et parçaları oldu. Geyik etini mağaramızda iki gün yedik bitirmedik. Sonraki gün et bozulmasın, çürümesin, kokmasın diye tıka basa yedik.”

Yağmur durmuştu dışarıda. Uniste ve Bullado Çuki’den izin alıp barınaktan çıktılar. Klanın diğer çocukları da dışarıya çıkmıştı. Ardından klanın avcıları ve dişileri. Çuki Cimden’in ilerideki kayalığa çıkıp gözcülük yapmasını istedi.

“Biliyorsunuz bu bir müddet devam edecek. Bu bölgede yeniyiz. Sabah yabancılar ile ormanda dalaştık. Yabancılar ya yerimizi keşfedecek veya bizim azılı bir klan olduğumuzu zannedip buraya gelemeyecek.” Dedi.

Pucul’un araya girmesi ile sustu Çuki. Pucul “Ormanda yabancıları kovalarken sanki çok korkmuşlardı. Biri dönüp te arkasına bakmadı. Böyle bir cesaretsizliği göstermeleri onlarında bu bölgede bizim gibi yabancı olduğunu ispatlıyor. Yabancılar buranın yerlisi olsaydı cesaret gösterirler savunmaya geçerlerdi. Kaçmazlardı.”

Çuki “Bizde zamanla bu bölgenin içine işleyip bölgenin gücünü içimize çekeceğiz Pucul. Dün büyük avcı Curindi’yi rüyamda gördüm. Bana ‘Çuki burada kal. Çok güzel şeyler olacak.’ Dedi. Büyük avcıya ‘Nedir bunlar?’ diye sordum. Bana ‘Parlak aletlerinizi kullanmayın bir daha. Yakında yabancı avcılar sizinle dost olacak’ dedi. Şimdilik Curindi’ye güvenemeyiz. O ne kadar büyük bir avcı olsa da bana rüyamda göründü. Önceki bölgemizde ki gibi kanlı canlı görünseydi ona inanırdım.”

Cimden deri kılıfıyla birlikte parlak aletini yanına aldı. “Balık yiyeceğinizde biri ile bana da balıktan gönderin. Aç oldum mu ben korkmaya başlıyorum. Biliyorsunuz içimdeki büyük avcı Curindi yediklerimin yarısını yiyor. Bazen beni de yemesinden korkuyorum. Çünkü ben açken titremeye başlıyorum. Bunu Curindi’nin yaptığına gayet eminim. Dedi sordu. Peki Çuki bir kıpırdanma görürsem ne yapmamı istersin?”

Çuki “Hemen buraya gel. Yabancıları iyice göreceğim diye bekleme. Yabancıları kendin gibi bil. Biz nasıl düşünüp aklımızı çalıştırıyorsak onlarda çalıştıracaktır. Senin küçük bir ihmalin büyük sorunlara yol açabilir Yabancıları gözünde tartmaya kalktığın an senin ateş içinde tartılacağın an demektir.  Bu yüzden çevremizde yamyam olduğunu düşüneceksin.”

Pucul “Şu yamyamları anlamıyorum bir türlü. Ben bir neandertale yiyecek gözü ile baksam midem bulanır. Biz neandertallerin dışkıları bile iğrenç kokuyor. Bir ot hayvanınki gibi bile değil. Bazen hayvanlar mı üstün biz mi üstünüz diye düşünürüm. Çünkü biz temizlenmedikçe hep iğrenç kokuyoruz. Oysa hayvanlar öyle mi. Onlar ömür boyu yıkanmıyor. Ve mis gibi de kokuyorlar.”

Çuki “Galiba senin karnın acıktı. Gel ateş yakalım da balıklarımızı pişirelim.”

Yemek hazırlanırken çocuklar neşe içinde çalı çırpı toplamaya başladı. Uzaktan ayların sesi duyuluyordu. Az sonra dumanı yağlı et kokan ateş kokuyu ayılara kadar ulaştırdı. Çuki ayılara doğru uçup giden dumanı engelleyemezdi. Çaresizce mis gibi akıp giden dumana baktı kaldı.

Çuki avcı Burdusun ve Kalap’ı ayıların bölgesine gönderdi. Orada bir hareketlenme var mı, kamp yerine gelen bir ayı oluyor mu diye. İki avcı mızraklarını eline alıp ırmağın kenarına ayıların, somon balığı yakaladığı yere geldiler. Kamptan uzaktılar ama orada pişen balık kokusu ta buralara kadar gelmişti.

Ayılar dünkü gibi kolay balık avlayamıyordu. Bunu Çuki’nin bilmesi gerekirdi. Çünkü balık nehri terk etmişti adeta. Bu bir daha kolay avın olmamasıydı. Nehirde balık yoksa yine ne ile karşılaşacaklarını bilmedikleri bir geyiğin veya bizonun peşlerine düşmeleri demekti.

Burdusun “Şu ayılara bak. Hallerine acıyorum. Nasılda birbirileri ile pençeleşiyorlar.”

Kalap “Baksana bize doğru geliyor gibi dedi ekledi. Eğer bizden öteye geçmeye çalışırsa mızrağımızla engelleyeceğiz.”

Hareketlenen ayı ırmaktan çıktı. Korkunç kükremelerle iki neandertalin üzerine yürüdü. Avcılar birkaç adım geri çekildi. Ayı yine saldırınca iki mızrağı vücuduna yedi. Sonra acı içinde böğürerek tekrar ırmağa kaçtı.

Burdusun “Sanki buraya yaklaşmayın. Burası benim bölgem der gibiydi.” Diye konuştu.

Kamp alanından yanlarına yaklaşan Uniste’yi fark ettiler. Uniste uzaktan bağırıyordu. “Çuki sizi çağırıyor. Balıklar hazır. Gelin artık.” Diyordu.

İki avcı son kez ayılara baktı. Hiçbir ayının kampa girmeyeceğine emin oldular.  Kalap “Büyük Curindi de ayıları da böyle doyuruyor. Bizim gibi yaşayamıyorlar.”

Burdusun “Onlar da düşünüyor ama bizim gibi değil. Akılları hep yemekle ile avlanmak ile meşgul. Baksana elimizdeki mızrağa. Bir ayının eline mızrak alıp balık avladığını gördün mü hiç.”

Kalap şaşkınca arkadaşının yüzüne baktı. “Gerçekten çok ilginç şeyler söylüyorsun. Şaka gibi yani.” Dedi. Kampa doğru yürüyüşe geçtiler.

Kızarmış balık kokusu palmiye yaprağının üzerine dizilmişti. Klan da bu yaprağın etrafında oturmuştu. Kayalık nöbetinde olan Cimden de gelmişti.

Çuki “Büyük avcı Curindi bize balık verdin. Ateş verdin. Tuz verdin. Su verdin. Senin soframızda olduğunu biliyoruz. Biz senin yaşadığın yeri de biliyoruz. Sen her zaman içimizde bizim yediklerimizden yiyorsun. Bu yüzden şimdiden sana afiyet olsun.” Diye dua etti.

Pucul “Çuki böyle sözleri senden ilk defa duyuyorum. Hem söyleme şeklinde farklı. Bir yemek büyüsü mü yapıyorsun?”

Çuki “Buna yemek büyüsü denmez. Dedim ya büyük Curindi’yi rüyamda gördüm. ‘Bana güzel sözlerle seslen. Benden iste.’ Demişti. Yaptığım şey büyü değil. Sesimi onu anlatan sözlerle ona duyurmak. Ama duyurduğum ses ona ulaşıyor mu bilmiyorum. Öyle ümit ediyorum. Curindi bana rüyamda böyle yapmamı söyledi. Bende onun dediğini yaptım şimdi.”

Klan balıklarını afiyetle yemeye başladı. Yeşil nohut bitkisinden elde ettikleri tuzu idareli kullanıyorlardı. Kurumuş tuz parçalarını eşit miktarlarda bölüşmüşlerdi. Çuki yine liderliğini gösterip tuz hakkını çocukların balıkları üzerine serpiştirdi.

Çuki “Bugünlerin yarını da var. Yakında ava çıkmamız gerekiyor. Bölgemizde hiç ot yiyen hayvan görmedik. Irmak yanımızda. Burdusun ve Kalap balıkların azaldığını söylüyor. Bizim yapacağımız şey akan ırmağı takip etmek. Mutlaka bir kıyıda su içen ot yiyen bir hayvanla karşılaşacağız. Yemekten hemen sonra ava çıkmaya karar verdim. Dedi ekledi. Burdusun ve Kalap sizler dişileri burada bekleyin. Çocuklara göz kulak olun. Bir hayvan veya bizim gibi neandertallerle karşılaşırsanız hep savunmada olun..”

Pucul “Çuki neden parlak aletimizi mızrak ucuna bağlamıyoruz. Mızrağı fırlatınca avın karnına daha iyi saplanacaktır. Bu akıl iyi midir sence?”

Çuki “Önce bir deneyelim. Emin olalım.” Çuki kılıfından parlak aletini çıkarıp çadırdan kopardığı sarmaşıkla mızrağın ucuna bağladı. Mızrağı hemen yakındaki ağaca fırlattı. Ağaca kusursuz saplanan mızrağı görünce “İşte Curindi bize bunu söylüyor. Aklımızı çalıştırmak diye ben buna derim.” Dedi.

Tuna M. Yaşar

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Zamanı Geçenler 5 - Roman başlıklı yazı Tuna M.Yaşar tarafından 10.02.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )