Eklenme Tarihi : 10.02.2019
Okunma Sayısı : 185
Yorum Sayısı : 0
Etiketler
Tuna M.Yaşar
Tuna M.Yaşar
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
22.08.1642 : İngiltere iç savaşı başladı.

22.08.1926 : Yunanistan'da Theodoros Pangalos yönetimi Yorgos Kondilis'in yönettiği bir darbeyle devrildi.

22.08.1942 : Brezilya; Almanya ve İtalya'ya savaş açtı.

22.08.1965 : Sadun Boro, "Kısmet" adlı yelkenlisi ile 2 yıl 10 gün sürecek dünya turuna başladı.

22.08.1972 : Şair ve yazar Orhan Seyfi Orhon öldü.

22.08.1986 : Türkiye'nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar öldü

22.08.2000 : Azerbaycan eski Devlet Başkanı Ebulfeyz Elçibey öldü

Zamanı Geçenler 4 - Roman
Zamanı Geçenler 4 - Roman

Kazı işini bırakan arkeologlar beş kişiydi. İlçeden gelecek araba bekleniyordu. Gelecek arabada Murat’ın sipariş verdiği sonar cihazı da gelecekti. Murat sonar cihazından umutluydu. Heyecan içindeydi. Sonra cihazını kendi kullanmayacaktı. Cihazdan anlayan uzman cihazla birlikte kazı yerine gelecekti. O zaman toprağın gizlediği tüm detaylar ortaya çıkacaktı.

İleriden beklenen araba göründü.  Kazı alanına gelen resmi hizmete mahsus araba beraberinde getirdiği toz toprak dumanı ile durdu. Bir iki hoş beşten sonra Murat sonar cihazı uzmanı ile tokalaştı. Şehre dönecek olan arkeologlar arabaya  bindi. Şoför kornaya basarak selam verdi. Sonra geldiği yöne doğru gaza bastı.

Murat uzmanı apar topar yemekhaneye götürdü. Stajyer öğrenciler de oradaydı. Öğle yemeği için toplanmışlardı. Aşçı ilk kez yemeğini kendi yaptığı tarif ile sunuyordu. Karnı yarık pişirmişti. Üzerine baharat karışımı yoğurt dökmüştü. Yemekhanedekilerin bu manzaraya ağzı sulanıyordu.

Emre’nin dikkati yeni gelen uzmanın üzerindeydi. Uzman orta yaşlarda pantolon ve gömlek giymiş biriydi. Kravatı yoktu. Bu demekti ki kendileri ile çalışacak olan kişi işin ehliydi.

Murat “Arkadaşımız Sami şu an bize katılmış durumda. İşine yarın başlayacak. Yarın önce bir keşif yapacak. Ondan sonra hemen çalışmalara başlayacak. Siz öğrenciler ise yapılacak araştırmanın keyfini çıkararak izleyeceksiniz. Arkadaşımıza bu yer hakkında bilgi vermiştim. Çukurlu kazı bölgesi onunda ilgisini çekiyor. Bu bölgeden önce bir çok arkeoloji yer çalışması yaptı. Cihazı hassastır. Cihazı ne altın bulmak içindir ne petrol için. Sadece elinde anten ile bölüm bölüm yer altını ultra sonik fotolarını çekip bu fotolardan anlam çıkarmaktır.” Dedi.

Bir taraftan yemeklerini yiyorlar diğer taraftan konuşuyorlardı. Öğrenciler sus pustu. Konuşmuyorlardı. Onların dinler pozisyonu gayet keyifliydi. Yeni ve ilginç şeyleri büyüklerden dinlemenin ayrıcalığını yaşıyorlardı. Murat ve uzmana kulak kesilmişlerdi.

Bir ara Murat aşçıya “Ustam artık firmadan sipariş vermeyelim. Gayet iyi gidiyoruz. Yemeklerin çok lezzetli.” Dedi.

Aşçı “Yalnız yarın ki yemek için malzeme gerekiyor. Senin araban lazım olacak.”

Murat cebinden arabasının anahtarını çıkartıp aşçıya uzattı. “Şimdiden al ki planlı programlı olsun.” Dedi ve ekledi, “Bize dondurma, kola ve cipsler de getir. Hesap et bakalım kaç lira tutuyor.”

Aşçı “Atıştırmalıkları ben kendi param ile alırım. Sen sebze ve etin parasını ver yeter.” Aşçı elindeki hesap makinesinin tuşlarına bastı. Ardından yüklü bir yekun söyledi. Murat itiraz etmeden gömleğinin cebinden çıkardığı cüzdandan parayı aşçıya uzattı.

Gece Emre sonar cihazı ile taranacak alanı rabıta ile müşahede etti. O toprak alanının derinliklerinden kalbine çay renginde kırmızı nurun aktığını yaklaşık yarım saat düşündü. Zihnine gelen görüntüler inanılmazdı. Toprak altında kayalık bir mağara vardı. Geniş ve derin mağara içinde iskeletlerin de olduğunu tespit etti.

Yine rabıta ile o iskeletlerin DNA’sından kalbine çay rengindeki nurun aktığını düşündü. DNA yapısı Emre’nin neandertal müşahedesine uyum sağladı.

Sabah olmuştu. Emre geceki rabıtasını düşünüyordu. Öğrenciler yemekhaneden çıkarken Emre kendinden emin şekilde adımlarını dışarıya attı. Uzmandan önce keşif yapmak onu gururlandırmıştı. Keşfini kimseye söyleyemezdi. Arkeologlara veya bir başkasına rabıta anlatılamazdı. Çünkü rabıta hemen öyle anlaşılabilecek bir ritüel değildi. Rabıtanın esprisi öyle esrarlıydı ki çözümü insana heyecan verir ve paylaşılmak istenirdi.

O yüzden Emre sonar cihazı ile taranacak alanın şimdiden cevaplarını bildiği için heyecanlıydı. Beklemekle de bunu atlatabileceğini biliyordu.

Sonar cihazı ile taranacak alana geçtiler. Uzman elinde anten ile  yavaş yavaş yerin fotolarını çekmeye başladı. Omuzuna asılı ayrı bir kutucukta veriler toplanıyordu. Zemin uzun bir sürede tarandı. Yaklaşık iki saat sürdü bu.

Uzman verilerini bilgisayarına yükledi. Bir program çalıştırıp fotoları birleştirdi. Murat yanındaydı. Bir bir görüntüleri etüt ettiler.

Uzman “Anlaşıldığına göre yerin altında otuz metre kare çapında kayalık bir giriş var. Zannedersem o giriş bir mağara ağzı.”

Murat “Nasıl olur bir mağara toprağın altında nasıl yer alır?”

Uzman “Bundan binlerce yıl önce mağara, yağmur yağışı ile toprak ile kapanmış. Buna ben de şaşırdım. Ama tarihte devreye girerse bu uzun zamandır devam etmiş olmalı. Yani etrafımız bir zamanlar tepeler, kayalıklar ve uçurumlar ile çevrilmiş olması mümkün.”

Murat “Biz arkeolog arkadaşlarımızı boşta diye Nevşehir’e gönderdik. Şimdi bize çıkışmasınlar. Hem gönderdin hem çağırıyorsun diye. Çünkü bir mağara bulduk ve toprakları temizlemek için aşırı bir iş gücüne ihtiyacımız olacak. Biraz tatil yapalım diyecekler.” Dedi ekledi, “Stajyer öğrencilerimiz kazı konusunda bir yere kadar çalışabilir. Güçleri yetersiz olacak.”

Sonar cihazı ile taramadaki ortaya çıkan mağara Murat’ın zihnini bir hayli meşgul etti. Bir arkeoloji kazısı mı olmalı yoksa sıradan bir inşaat kazısı mı bir türlü karar veremedi. Arkeolog arkadaşlarının gücü de bir yere kadardı. İnşaat işinde anlayan işçiler için burası kum elemek kadar basit bir uğraşı olacaktı. Veya bir kepçe makinesi ile mağarayı kolayca güz yüzüne çıkarabilirlerdi.

Murat cep telefonunu eline aldı. Müze müdürlüğüne telefon açtı. Amirine sonar cihazı ile tarama aşamasını bir bir anlattı. Murat’ın amiri mağaranın iki metre toprak altında olduğunu öğrenince “Bunu stajyer öğrenciler sıra ile halleder.” Yanıtını verdi.

Murat amirinden aldığı direktifle telefonunu kapattı. Öğrencilere “Amirimiz kazıyı bizim yapmamızı istiyor. Mağara girişinin tam üzerinden kazmaya başlayacağız. İkişer çalışma sitili ile siz öğrencilere iyi bir deneyim sağlayacak. Dedi ekledi. Eğer şimdiden kazmaya başlar isek akşama girişe ulaşırız.”

Öğrenciler hevesliydi. Hemen kazı işine sarılmak için konteyner depodan kazma kürek getirdiler. İlk kazmayı Emre vurdu. Bir iki kazmayı salladıktan sonra Mehmet kürekle kazılan yerin toprağını attı. Kız öğrencilerde denemek istedi bunu. Ama hemen yoruldular. İşi stajyer öğrencilerin erkekleri üstlendi. Açılan kuyunun yanlarına yığılan topraklar yükselince başka bir kürekle yığıntıları uzağa atmaya başladılar.

Kızlar çalışan arkadaşlarına yemekhaneden kek ve kola getirmişlerdi. Kazı yapanlar durdu. Güçlerini tazelemek için kek yediler kola içtiler. Ve kısa bir moladan sonra yeniden işe koyuldular.

Akşam olmuştu. Mağara girişine nihayet ulaştılar. Ve kısa bir kazı ile de mağaranın içine giren toprak yığınını da kazı çıkardılar. Mağaranın içi akşamdan dolayı zifiri karanlıktı. Göz gözü görmüyordu.

Çukurun üstündeki derme çatma koydukları lambayı Murat eline aldı. Mağaranın içine tuttu. “Vay vay vay. Dehşet içerisi. “ diye heyecanını dile getirdi. Murat yerinden doğruldu. Öğrencilere fenerli kaskları getirmelerini söyledi. Öğrenciler bir koşu gidip kaskları getirdi. Murat kaskını takıp ışığını açtı. Ve mağaranın içine girdi. Ardından da öğrenciler girdi. Eşsiz manzara hepsini büyüledi.

Emre yine heyecanlıydı. Mehmet’e yönelerek “Stajyer olmak diye ben buna derim. Burası televizyonda haberlere elbet çıkacak. O zaman ailemize birer el sallarız” dedi.

Mehmet “Duyulmuş bir şey değil. Toprağın altında bir mağara. Gel de buna inanma.” Diye söylendi.

Öğrenciler konteynerlerine gelince yorgun argın önce temizlendiler. Sonra yemekhaneye geçtiler. Yemeklerini kazıdan dolayı tehir etmişlerdi. Şu an öğrenciler çok açtı. Aşçının yaptığı yemeği iştahla yediler. Kız öğrenciler çay keyfine katılmadı. Hemen konteynerlerine gittiler. Ama Mehmet, Emre ve diğerleri yemekten sonra önce çay sonra rakı içmeye başladılar.

Alkollü içecek iyi geliyordu gençlere. Emre “Alkol vücutlarının yapı taşlarını dönülmez şekilde değiştiriyor ama girdiğimiz bu alem hiç şikayetçi değilim.” Diye konuştu. Diğer taraftan fosur fosur sigara içiyorlardı.

Emre “Buraya bir televizyon kanalı gelebilir. Diğer kanallar çekilen görüntüleri kısa zamanda ülkeye yayar. Ama mağara inanılmaz şekilde tarihi keşiflerde yerini alacak. Dedi devam etti. Bence mağarada neandertal iskeletleri de bulacağımızı zannediyorum. Buna ister rüya deyin ister başka bir şey. Arkaik zekam bana bunu söylüyor.”

Murat söz aldı. “Elbette Emre’nin söylediklerinde doğruluk payı var. Çünkü bir neandertal buluntusu ardından diğer buluntuları da çorap söküğü gibi peşinden getirir. Mağaramızda karbon on dört testi her şeyi açığa çıkaracak. Siz öğrenciler ne şanslısınız. Çünkü gençsiniz. Ve heyecanınızı yakıştığı şekilde güçlüce yansıtıyorsunuz. Benim bir genç gibi yaşam sevgisi sergilemem yakışık almaz. Çünkü ben yaşımı başımı almış biriyim. Ve bu kuralı bir defalığına kaldırıyorum. Dedi ekledi. Şerefe.”

Tüm öğrenciler kadeh kaldırdı. İyice gevşemişlerdi. İçerisi sigara dumanından görünmez olmuştu. Hallerinden şikayetçi değillerdi. Ama aşçı konteynerin penceresini ve kapısını açtı. O zaman bir arabanın ışıklarını gördü. Birileri kazı bölgesine doğru yaklaşıyordu.

Aşçı içeri girdi. “Murat bey galiba gazeteciler geldi.”

İçeridekiler cümbür cemaat konteynerden çıktı. Doğruydu. Gazeteciler gelmişti. Bir kameraman, spiker ve şoför. Murat onlara doğru yaklaştı. “Hoş geldiniz. Demek haberi aldınız. Biz de sizi bekliyorduk. Dedi  ekledi. İsterseniz içeride biraz bir şeyler içelim. Eğer acele ederseniz kırılırız.”

Spiker bayandı. “Olur dinlenecek kadar zamanımız var. Ama çekimden sonra sohbet etsek çok güzel olacak. Çünkü haberimiz canlı yayında olacak.” Dedi.

Murat gayet iyi anlamıştı durumu. “O zaman iş değişir. Seyircileri bekletmek istemeyiz.”

Bir 5G teknolojisi canlı yayınıydı bu. Murat “Öyleyse size fenerli başlıklardan vereyim. Gireceğimiz yerin aydınlatma teşkilatı yok.” Dedi. Depoya yöneldi. Oradan iki adet fenerli başlık aldı. Ardından kazı yaptıkları yere geldiler.

Önden murat girdi. Spiker ise kameraya konuşuyordu. “Bu mağara çok ilginç. Mağaralar hep dağlarda bilinir. Bu kafa karışıklığını az sonra arkeoloğumuz çözecek. Şimdi kameramızla çukurun içine mağaraya gireceğiz.”

Kameraman önce yüzeyin görüntüsünü kısa bir aralıkla çekti. Sonra objektif çukura yöneldi. Spiker çukura tahta merdivenle indi. Arkadaşından kamerayı aldı. Arkadaşı çukura inince kamerayı iade etti.

Spiker “Mağara çok esrarengiz görünüyor. Bir zamanların neandertalleri hala buradan gitmemiş gibi. Burnuma ateşte kızarmış et kokusu geliyor.” Dedi.

Mağaranın uzunluğu bir yere kadar gidiyordu. Kameraman mağarada en ücra köşelere kadar gitti. Çekimini yaptı. Spiker duvarlarda ki resimlere odaklanmıştı. “Bir neanedrtalin evine girmek müthiş bir şey.” Diye konuştu kameraya.

 

 

 

 

Çuki ve klanı güneş doğunca ağaçlardan indi. Aşağı inmeye çalışırken Çuki’nin ayağını bir dal parçası yaraladı. Ayağından kanlar akmaya başladı. Çuki yüzünü ekşitti.

Cimden “Yara için yapabileceğimiz bir şey yok. Tüm faydalı otlar mağaramızın çevresindeydi. Ama yaraya idrar karışımı toprak sürersek hem acıyı hafifletir hem yara temiz olur.”

Çuki “İyi öyleyse. Biriniz gidin o dediğinizden yapın. Bu acıdan kurtulmam gerekiyor. Baksanıza ne kötü yaralandım..”

Pucul’u seçti klan bu iş için. Pucul bir ağacın arkasına geçti. Toprağa idrarını yaptı. Islanmış topraktan bir avuç alıp Çuki’nin yanına geldi. Çuki idrar karımışı çamuru avucunda sıktı. Sonra taş keski ile deri elbisesinden bir parça kesti. Önce avucuna tekrar aldığı çamuru yaranın üzerine yapıştırdı. Sonra kestiği deri parçası ile yara bölgesindeki çamurun üzerini sıkıca bağladı.

Çuki ayağa kalktı. Aksamadan yürüdüğünü gördü. Buna sevindi. “Elep tam balu.” Diye söylendi. Bu “Şansım varmış. Topallamayacağım.” Demekti. Yeniden yola koyuldular.

Pucul düşünceliydi. Mağaralarını terk edeli bir hayli zaman olmuştu. Şimdiden “Acaba mağara yabancı avcıların eline geçecek mi. Oraya girerlerse bölgenin hakimi olacaklar. Mecburduk göçe. Bizler aile olan bir neandertal klanız.” Diyordu içinden.

Hayvan avını özlemişti Pucul. Yiyecek için hep bizon avlarlardı. Şimdi ise avlarının çeşitleri değişmiş bizonlar görünmez olmuştu. Çuki ona bizondan başka yenebilecek bazı hayvanların hikayelerini anlatmıştı. Devasa mamutlar, soyu tükenmemiş otçul dinozorlar geyikler, antiloplar vs. Çuki gün görmüş geçirmiş biriydi. Onun anlattıklarına inanıyordu.

Çuki ve klanı bir ırmağa rastladılar. Çuki’nin yüzü gülümsedi. “Pucul işte görüyor musun şu geyikleri. Onları avlayabilirsek yiyeceğimiz artacak. Ne dersin hızlı koşmada onlar gibi misin. Çünkü onlar senin bilmediğin kadar hızlı koşarlar. Dedi ekledi. Yanına Cimden’i de al geyikleri avlamaya çalışın. Pusunuzu çok iyi kurun.”

Klan üyeleri iki avcıyı izliyordu. Bir çalılığın arkasında az sonra yaşanacak kargaşayı dört gözle bekliyorlardı.

Pucul ve Cimden otların içinde eğilerek geyiklere yaklaştı. Cimden mızrağını otların arasından hafifçe kaldırdı. Geyik sürüsünden biri dönüp iki avcıya baktı. Avcılar hemen başlarını eğdi. Ama kendilerinin atmadığı mızrak hızla havada giderek geyiğin boynuna saplandı.

Önce ne olduğunu anlayamadı iki avcı. Geyiği kim öldürmüştü öyle. Arkalarına döndüklerinde dört yabancı neandertal onlara mızrağını doğrultmuş esir alındıklarını görmüşlerdi.

Gerideki klanda aynı akıbetle karşı karşıyaydı. Çuki’yi iki yabancı avcı zor zapt etti. Geriye kalan erkek ve dişi neandertaller direnemedi. Çünkü liderleri de esir edilmişti. En ufak bir direnme hayatlarına mal olabilirdi.

Klan mızrakların ucunda ormana doğru yürütüldü. Yabancı avcılar esirlerine güç gösterisi yapmak için avcılara tekme ile vuruyor, itekleyip duruyorlardı. Yabancıların dilleri anlaşılmıyordu. Ama “Bizim bölgemize girene böyle yaparız.” Sözlerinin tehdit olduğu belli oluyordu.

Hep tekme yiyordu esir neandertaller. Ormanın içinde ağaç dallarından yapılma barakaların olduğu bölgeye geldiler. Yabancı neandertaller esirlerine yere oturmalarını söyledi. Üzerlerine çevrili mızrakların ucunda çaresizce yere oturdu esirler.

Yabancıların lideri olduğu belli olan biri bağırıp çağırmaya başladı. Çuki de bağırarak karşılık verdi. İki liderin bağrışmasından sonra yabancı liderin gözüne Çuki’nin yarası ilişti. Eğilip Çuki’nin ayağını kontrol etti. Ardından delirmiş gibi panik şeklinde bağırıp çağırmaya geri geri Çuki’den uzaklaşmaya başladı.

Mızraklar tekrar esirlerin üzerine doğrultuldu. Kendilerinden yerden kalkmaları isteniyordu. Esirler ayağa kalktı. Birkaç mızrak esirleri dürttü. Esirler yürümeye başladı. Bir süre sonra ormandan çıktılar. Irmak görünüyordu. Esirler kıraç bir yerde serbest bırakıldı.

Yabancı neandetaller uzaklaşınca Çuki “Bunlar bizi neden bıraktı biliyor musunuz. Çünkü benim ayağım yaralıydı. Bunu fark ettiklerinde ürktüler. Biz de bir bulaşıcı hastalığın olduğunu zannettiler. Bu avcılar ve bizim için hastalık denen şey, yırtıcı bir hayvandan daha tehlikelidir. Biliyoruz ki yaşamaya devam etmek için hastalıkta uzak durmamız gerekiyor. Henüz biz neandertaller ancak üşütme hastalığı ile başa çıkabiliyoruz. Bunun üstesinden de bal yiyerek gelebiliyoruz. Neyse iyi kurtulduk.” Dedi.

Yiyecekleri bitmek üzereydi. Çok kısa zamanda avlanmaları gerekiyordu. Çuki’nin ayak acısı geçmişti.

Klanın avcıları  dişilerini geride bırakarak ev için pusu pozisyonu aldılar.

Klanın dişileri boş durmuyordu. Yerlerde büyüyüp gelişen bolca hıyarları ve yenebilecek yeşillikleri topluyorlardı.  Arada bir avcılara bakıp av ne alemde onu kontrol ediyorlardı. Henüz sırtlarına bir geyik atıp dönüşe geçmemişlerdi.

Uzun bir pusu sonrası avcıların mızrakları aynı anda geyik sürüsünün içine uçtu. Geyikler ani refleksle kaçtı. Yerde geride yaralı bir geyik debeleniyordu. Vücuduna yediği üç mızrakla canı çıkmak üzereydi. Avcılar parlak aletlerini deri kılıflarından çıkardı. Cimden geyiğin boynunu kopardı. Geyiğin derisini yüzmeye başladılar.

Geride kemiklerden başka bir şey kalmayınca etlerini torbalarına atıp hızla oradan uzaklaştılar.

Avın kokusuna akbabalar hemen geldi. Bir çığlıktır koptu kemik yığınında. Üşüştükleri kemiklerden kalan et parçaları itina ile sıyrıldı. Az sonra iki tilki geldi. Akbaba topluluğunu havaya uçurdu. Ama yine yere kondular.

Çuki “Yeterince etimiz oldu. Hayvanlar gözü üstümüzde. Acele edelim. Akbabaların uçtuğunu gören hayvanlar er geç peşimize düşeceklerdir. Ne kadar uzaklaşırsak etimizin kokusunu o kadar zor alırlar.” Dedi ormanın içinde kayboldular.

Avın bir kısmını ateş yakıp pişirdiler. Sonra pişen etler klan içinden eşit miktarda paylaşıldı. Et lezzetliydi. Çuki “Bizon etine hiç benzemiyor. Lezzetli bir şeymiş. Biraz daha et pişirelim. Onları da yolda yeriz. Dedi devam etti. Bugün gök yüzünde ay yuvarlaktı. Ay tepeye çıkana kadar yürüyelim.”

Biraz daha et pişirdiler. Pişen Etleri taşımaya Pucul görevlendirildi. Çuki “Gizli gizli etten yeme. Sonra ben de seni yerim.” Diye şaka yollu konuştu.

Pucul “Etin eksildiğini anlarsınız. Böyle bir şeyin yapılacağına nasıl inanırsınız?”

Cimden araya girdi. “Eti Pucul yemezse tehlikedeyiz demektir. Yanından uzak olduğum halde burnuma nefis kokular geliyor. Bir yırtıcı hayvanı tahrik edecek kadar yoğun bir koku.”

Çuki “Peki pişmemiş etlerin kokusunu alabiliyor musun. Biliyorsun yırtıcı hayvanlar hep çiğ et yerler.”

Cimden “Biraz zekanı kullan Çuki. Sen bir aslan olsan pişmiş bir eti yemez miydin. Neden pişmiş bir et daha tahrik edici olmasın?”

Çuki “Anlaşmamız gerekiyor. Hayvanların zekaları biz neandertaller gibi değil. Onlar hep alıştıkları şeyi yapmak isterler. Çünkü bu daha kolay bir şey. Elbet pişmiş et lezzetlidir. Ama belki pişmiş et onların midelerine zarar verecek. Buna ne dersin. Ama aslanlar bunu denemeyi de ihmal etmeyebilirler. Pişmiş et ancak bir neandertalin zekasından çıkar. Ve zekanın bulaştığı bir yiyecek hayvanın midesini bulandırabilir. Ben zekamızın yiyeceklerin tadını bozduğuna defalarca şahit oldum. Midemde bir zekanın oluşu benim midemi bulandırıyor. Hala alışamadım pişmiş ete. Sanki midemde bir beyin var ve benim kusacağım geliyor bunu düşününce.”

Cimden “Pişmiş ete alışırsan midende beyin görmeyi bırakırsın. Bak hayvanlara. Onlar hiç düşünüyor mu. Sadece avlanırlarken düşünüyorlar. Sen de öyle yap. Ve aklına öyle abuk sabuk şeyleri getirme. Rahat edersin.”

Irmağın kenarında bir hayli ilerlemişlerdi. Çuki “Yuvarlak ay henüz tepemize çıkmadı. Ama bu ırmağın kenarından da ayrılmak istemiyorum. Buradan geçip gitmemiz doğru olmaz. Bu gece burada kalıyoruz.”

Klanın dişileri yerleşirken avcılar deriden giysilerini çıkartıp ırmağa girdiler. Irmak derindi. Bu onlar için sorun değildi. Yüzmesini biliyorlardı. Yüzerek ırmağın karşısına geçtiler. Ama Çuki hariç. O mızrağı ile dev somun balıklarını yakalıyordu. Her yakaladığını eli ile ırmağın dışına toprağın üzerine fırlatıyordu.

Çuki’nin dişisi Kulip somonları alıp dişilerin olduğu yere taşıdı. Sonra erkeği Çuki’ye “Yeter bu kadar balık. Hepimiz doyarız bunlar ile.” Deyince Çuki avlanmadan vazgeçip önce mızrağını kıyıya fırlattı sonra yüzerek karşı kıyıya arkadaşlarının yanına geçti.

Pucul “Ne çok balık var ırmakta.” Diye söylendi.

Cimden “Üstelik balıklar nehrin tersine doğru yüzüyorlar.”

Çuki “Ben de şaştım kaldım. Ama avın bol olduğu yerde yırtıcılar da çok olur. Bakmayın siz hiç karşılaşmadık yoklar diye. Bu civarda olsa olsa ayılar olabilir. Ayıların her zaman yağa ihtiyacı olur. Bu ırmaktaki balıklar birer yağ deposu. Bekleyelim ve görelim. Bir ayı görürsek de kaçmayalım. Onların aklı balıklarda olacaktır.”

Cimden “Ayı ile karşılaşsak tehlike sadece ırmak içinde olurdu. Yani peşimize bir ayının takılması olası değil. Ve biz neandertaller iyi yüzücüleriz. Yüzer gideriz. Ayı da peşimizi bırakır.”

Çuki uzakları süzüyordu. “Irmağın ilerisinde gürül gürül su sesi geliyor. Ayılar ancak orada olabilir. Ne dersiniz bir keşfe çıkalım mı. Ayı görsek de kaçmayız. Bağırıp çağırdık mı da bizden kaçarlar.”

Ayağa kalktılar. Kıyının ilerisinde oturan klanın dişilerine el kol hareketleri yaptılar. “Biz gezeceğiz.” Diye bağırdılar. Sonra ırmağın ilerisine sesin geldiği yöne doğru ilerlediler.

Tahmin ettikleri gibi çıktı. Bir sürü ayı nehrin tersine zıplayan somon balıklarını avlamaya çalışıyordu. Avcılar bir yer bulup ay ışığında gecenin karmaşasında seyre koyuldular.

Çuki “Ayılar zaman farkı dinlemeyen hayvanlar olmalı ki gecede avlanıyorlar. Şu yavru ayıcıklara bakın. Nasıl annelerini takip etmeye çalışıyorlar.”

Sonra iki ayının yer kapma kavgasını seyrettiler. Pucul “Tıpkı biz neandertaller gibi. Lider olan en iyisini istiyor.”

Çuki “Tıpkı benim gibi.  İşte biz liderler en iyisini isteriz. İyiler hiç kaçmasın. Klanın tümü bundan faydalansın diye. Ama bir gün sizler benim gibi lider olduğunuzda ne dediğimi anlayacaksınız. Şu an benimle aidiyet yaşıyorsunuz. Bir gün gelecek bu günleri neşe içinde yad edeceksiniz. O zaman klanınız sizin yaşadıklarınızı örnek almada yabancılık çekmeyecek. Bir neandertal için aidiyet güç demektir. Biz güçlendikçe yaşantımız kolaylaşacaktır.”

 

 

 

 

Mağara projektörler yerleştirildi. Ve karanlık denen mağara güneşli yüzeyden daha parlak hale geldi. Murat kararını değiştirip Nevşehir’den arkadaşlarını çağırmış ve hemen kazıya başlamışlardı.

Tüm ekip heyecan içindeydi. Mağaranın içi tarih kaynıyordu. Duvar resimleri, bolca kuruyup pörsümüş neandertal dışkıları, hayvan kemikleri, birkaç av için kullanılan kesici taşlar vardı. İlk günde bunca buluntu ile karşılaşmak kaybolmuş bir insan ırkının yabancı hayatlarına ulaşmak demekti.

Akşama doğru Murat ve ekibi stajyer öğrencilerle birlikte bir durum değerlendirmesi yaptılar. Murat “Mağaranın içindeki neandertallere ait olduğunu tahmin ettiğim dışkıların az ilerideki buluntu iskeletlerden meydana geldiğini zannediyorum. Bunun için merkezden iskeletler ile dışkılardaki DNA eşleşmeleri yapmalarını isteyeceğim. Ben bir süre Nevşehir’e gideceğim. Benim yerimi arkeoloğumuz Ayşe hanım alacak. Onun deneyimi benden fazla.”

Ayşe “Biz biliyoruz ki Çukurlu buluntularımız henüz inceleme aşamasında. Buluntularımızın sergilenme dönemi uzak gibi görünüyor. İskeletler burada yanımızda olsaydı stajyerlere bilmediklerini aktarabilirdim. Neyse sağlık olsun. Onun yerine bildiklerimi söz ile aktarabilirim. Dedi ekledi. Bizi burada özellikle beni endişelendiren şey alkol magandalarının bu bölgede çokça arabaları ile gezmesi. Onlardan ürkmüyorum ama bir açığımızı yakaladıklarında bizi rahatsız etmeleri içten bile değil. O yüzden Murat güvenliğimiz için aramızda stajyerler de dahil vardiya nöbeti tutacağız. Bunu kazı günlüğüne yazmayı da unutma Murat.”

Emre araya girdi. “Ben de kazı günlüğü tutuyorum. Aynı şeyleri yazmamız sorun olmaz değil mi. Çünkü günlüğümün içinde her şey var. Hapşırmanızı bile kaydediyorum.”

Ayşe “Sıkıntı yok. Çok özele inmedikçe yazabilirsin. Benden sana müsaade. Ama buradaki çalışanların ne diyeceğini tahmin edebiliyorum. Onlar aldırmayacak ama stajyer kızlar biraz hassas olabilir. Dedi ekledi. Değil mi kızlar?”

Tülay “Ayşe abla Emre’nin neandertallerle ilgili ilginç ama mantıklı zihinsel bir bağlantısı var. Değil mi Emre. Anlatsana.”

Emre “Ben bu bilgiyi gençken bir cemaat yurdunda edindim. Bana verilen manevi dersi üniversiteye kadar hiç yapmadım. Yurttaki görevli ‘Verdiğimiz manevi dersi yapmazsanız bunalıma girer, süfliyata bulaşır, bazı psikolojik arazlar yaşarsınız.” Demişti. Görevlinin bu sözü son zamanlarda gerçek oldu.

Aklıma manevi ders olan rabıta gelince neden bunu, alanım ile ilgili arkeolojide kullanmıyorum dedim. Buz devrinde yaşayan bir neandertalle bağlantıya geçmek istedim. Biliyoruz ki ruh denen şey ölümsüzdür. Ve odaklandığım neandertalinde bir ruhu var. Ve ben rabıtaya başladığımda o ruhun ete ve kemiğe büründüğünü düşünüyor  manevi dersime başlıyorum.” Dedi ekledi.

“Rabıtada ki espri kalpten kalbe nur aktığını düşünmek Ben önce bağlantı kurduğum neandertale bir isim koydum. Adı Çuki olan neandertale her gün yarım saat bağlantı kuruyorum. “Destur ya Çuki. Diyorum Çuki’nin kalbinden kendi kalbime çay renginde kırmızı nurun aktığını düşünüyorum.” Ve şaşmaz bir şekilde Çuki’den kalbime akan çay renginde ki kırmızı nur neandertallerin düşüncelerini, yaşantılarını bana kusursuz bir şekilde taşıyor. Çünkü nur denen şey bir canlıda milyon yıl da geçse bozulmadan kalır. Ve bilgi varlığının barınabileceği yegane yer nurdur.”

Ayşe “Çok ilginç ve enteresan. Böyle gizemli bir şey neden saklanır anlamıyorum. Ben de duymuştum rabıtayı. Ama bu şekilde değil. Bir kitapta okumuştum. Rabıta Nakşibendilerin bir ritüeli. Düşünüyorum da rabıtayı saklamak yerine senin gibi geliştirip bunu eğitim aracı olarak kullanmak daha doğru geliyor bana. Dedi sordu. Peki Emre Çuki neler yaşamış anlat bakalım?”

Emre “Çuki’nin bu bölgede hayata gözlerini yumduğu sonucuna ulaştım. Ve kazıdan çıkan döner bıçakları da onlara ben verdim. Dedi devam etti. Nasıl olur. Zamanda yolculuk mu yaptın diyebilirsiniz. Açıklayayım. Evet zamanda yolculuk yaptım. Bir çok zamanda yolculuk yapma yöntemi var. Bir bazı sözler fısıldayarak. Buna tetragramoton deniyor. Benim kullandığım yöntemse rabıta ile oluyor.

Bu rabıta farklı. Çuki’ye yaptığım rabıtanın dışında bir rabıta. Bunun ayrıntılarını size söyleyemem. Bu bilginin şiddeti normal rabıtadan daha çok. Öğrenmeniz ruhsal yapınızı birden yok eder. Ve bir daha geri gelmez. Söylemek istediğim şey ben rabıta ilminde kendimi öyle bir erittim ki içimdeki lataif her zaman bana itaat ediyor. Ve bir zaman yolculuğu ilmi asla öğrenilmemeli. Onu öğrenmeye kalkmak yok olan şeyi var etmek kadar zor.”

Aşçı yeni demlediği çayını cam bardaklara katarken konuştu. “Peki Emre nurun rengi çay renginde kırmızı dedin. Çay içsek nur içmiş olur muyuz?”

Emre “İyi bir yere değindin. İnsanoğlu henüz nur ilminin ilkelliğini yaşıyor. Zaman gelişmişini yaşamaya engeldir. Rabıtadaki bir üst kademeye çıkmak için insan ırkının mutasyon geçirip homosapiens tarafını nura kanalize etmesi gerekiyor. Gelelim soruna. Evet çay içtiğimizde kırmızı nur içiyoruz. Nurun renginin eşleştiği çaya kendini bırakmasını biz görmeyiz. Ama inanırsak inandığımız şey olacaktır. Karşımıza bir engel çıkmadıkça bu böyle devam eder gider.”

Ortalık iyice kararmıştı. Murat ise Çoktan Şehir merkezine gitmişti. Emre ve konteyner arkadaşları yataklarına çekilmişler kimi uyuyor kimi bilgisayarı ile meşgul oluyordu. Emre sırt üstü yattığı yerden Çuki’ye rabıta yapıyordu. Onun güvende olduğunu gördü. O ve klanının mağaralarını terk ettiklerini biliyordu. Ama öğrenemediği Çuki’nin zekasındaki gelişmeydi. Bir türlü bağlantısı isabet etmiyor Emre’nin zihnine bulanık bilgiler akıyordu.

Bir yol olmalıydı Çuki’nin zihnine ulaşmak için. Çuki ve klanı kendisini büyük avcı Curindi olarak biliyordu. Onlara görünmeden zihinsel olarak ulaşması ne güzel olurdu. Bu kolay bir yoldu. Ama zaman da kapı açmak öyle mi. Zaman kapısından geçmek demek enerjisinin yarısının yok olması demekti. Bir zaman kapısından öteki tarafa ancak otuz saniyede geçiyordu. Bu süreyi kısaltmak mümkün değildi. Geçişler sırasında daha çok güç toplaması gerekiyordu.

“Evet zaman kapısı beni zorluyor Çuki’nin zihnine ulaşmak daha mantıklı ve kolay. Çuki’ye ulaştıracağım aletler yerine zihin ile ona ne yapması gerektiğini ve nasıl zekasını geliştirebileceğini öğretmem gerekir.  Çuki zeki biri. Yeni bir şeyi hemen kavrayabiliyor. Ama zekasını işleyebileceği aletler argümanlar materyaller yok. Mesela Çuk’nin elinde demir bir çekiç olsa. Onunla neler yapardı kim bilir. O zaman ona çekiçle ne yapması gerektiğini yine benim öğretmem gerekirdi. Çuki’nin kendi başına bir çekicin ne işe yarayacağını bulması elbet uzun zaman alırdı. Belki de çekiçle kendini yaralayacaktı.” Dedi içinden. Ekledi.

“Çuki ile dünyamız çok farklı. Onun benim zeka seviyeme ulaşması demek zamanımızda yaşaması ve her gelişmiş aletleri tecrübe etmesi demek. Alet ve edevat olamayan bir devirde ancak mızrak olur. Neandertal aklı da ancak bir mızrak kadardır. Ne zor yaşıyorlar. Acındırdın bana kendini Çuki.” Dedi.

Rabıta sonrası her zaman huzur duyardı Emre. Kalbine akan tarihe mi sevinsin yoksa buz devrinin ilginç maceralarına mı. Emre bağlantı esnasında neler yaşamıyordu ki. En çok dinozorlar zihnine geliyor ve zihinsel bir eğrilme ile dinozor tarafından yutulduğu hissine kapılıyordu. Zaman yolculuğunun böyle bir hisse kapılmak onu demorilize ediyordu. Yani korkmuyor ama dinozorun onu yutması zihnini allak bullak ediyordu.

Emre saatine baktı. Tam gece yarısı olduğunu gördü. Gözlerini kapattı. Duru bir zihinle uykuya daldı.

Medyanın Çukurludaki buluntulara ilgisi yoğunlaşmıştı. Dün Çukurluya gelen muhabir canlı yayında haberini yapınca aynı yeri yayınlama isteği tüm televizyon haber kanallarına bulaşmıştı. Öğle vakti yayın için gelen iki televizyon kanalı hemen ardından bir kanal daha. Ve bir kanalda on iki dakika sonra geldi.

Ayşe kanalların yoğun akışına uyum sağlamaya başlamıştı. Yeni gelenleri hep yemekhanenin önüne koyduğu taburelere misafir etmiş ve bekletmiş onlara çay kahve kekler sunmuştu.

Kanal sayısı beş olunca gerisi gelmedi. Arkeolojiye ilgisi olan kanallar haber kanallarıydı. Ayşe’nin onlarla yaptığı sohbetlerde filme alınıyordu. Ayşe neler anlatmıyordu ki. Bulmuştu kendini seyredecekleri. Önce bilimde arkeolojiden bahsediyor sonra kazı çalışmaları sürecini anlatıyordu. Hoş sohbetti. Onu dinlemek kek yiyenlerin canına minnetti. Çünkü kekler taze ve lezizdiler. Aşçının Ayşe tarafından olan marifetiydi bu.

Bir muhabir “Bize buluntularınızın ne kadar eski olduğunu söyleyebilir misiniz. Toprak altından çıkan iskeletlerin neandertal olduğunu nasıl tespit ediyorsunuz. Bunun kriteri var mı?” diye sordu.

Ayşe “Elbet bir kriter söz konusu. Neandertallerin kafatası ve çene kemikleri günümüz insanları gibi değil. Bu kendini gayet açık belli ediyor. İskeletlere bilimsel tanı kondurmak için onları merkeze Nevşehir’e gönderdik. DNA karşılaştırmaları ve bazı boy ölçümleri yapılıyor. Sonuçlar için biraz beklemeniz gerekecek.”

Aynı muhabir “Ne tür bir DNA karşılaştırması bu?” diye sordu.

Ayşe “Mağarada bulduğumuz dışkılarla iskeletlerin DNA uyumu. Eğer dışkılar bulduğumuz iskeletlere aitse hikaye oradan başlayacak. Soru soruyu o zaman kovalayacak. Mesela mağaramızın girişi ancak birkaç yüz yıl süre ile girişi toprak ile kapanabilir. Veya o süre içinde kapanmama durumu da var  Veya DNA eşleşmeleri olumlu çıktığında şu soruyu da sorabiliriz. Mağara girişinin bilinçli bir şekilde kapatıldığı ortaya çıkacak. Ve neandertallerin sahip oldukları şeylerini gizleme diye bir çabanın içine girmiş olduklarını öğrenmiş olacağız. Bu bir çok soruyu ve cevabı barındıran bir mevzu. Bu mevzulara vakıf olduğumuzda büyük bir gizemin çözülmüş olacağını size garanti verebilirim.” Dedi ekledi.

“Haydi sizi kazı alanımıza götüreyim.”

Kameramanlar cihazlarını omuzuna alıp spikerleri ile kayda devam ettiler. Bir spiker “İşte mağara girişi.” Diye söylendi. Birer birer küçük tahta merdivenden inip mağaraya girdiler.

Ayşe onlara neandertallerin kaya resimlerini gösterdi. İzaha başladı. “Burada gördüğünüz şekiller bizonlara ait. Dinozor kuşlar da var. Ama avcılar kuşlardan çok onların yumurtaları ile ilgileniyorlarmış. Bakın yumurta şeklinde çizimler de var. Şu kayada gördüğünüz el izleri neandertallerin bir gizemi. 'Buradan düşmanlar uzak dursun.” Anlamında. El izleri genelde korkutma amaçlı. Bu düşmanda olabilir canavarda. Veya mistik dünyalarındaki kötülerde.”

Tuna M. Yaşar

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Zamanı Geçenler 4 - Roman başlıklı yazı Tuna M.Yaşar tarafından 10.02.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )