Eklenme Tarihi : 07.06.2019
Okunma Sayısı : 69
Yorum Sayısı : 0
Etiketler
M.Nihat Malkoç
M.Nihat Malkoç
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
16.06.1949 : Devlet Tiyatro ve Operası kuruldu.

16.06.1961 : İlk Türk Otomobili Projesi "Devrim Otomobili" için çalışmalara başlandı

16.06.1963 : İlk Rus kadın kozmonot Valentina Tershkova uzaya çıktı.

Ölümünün 7. Yılında Abdurrahim Karakoç Ve Şairliği

M. NİHAT MALKOÇ



Ölümle birlikte hayatın kepenklerini kapatırız farklı bir boyuta geçene kadar... Fakat insana verilen sonsuz yaşama arzusunun elbette bir karşılığı vardır ötelerde. Lezzetleri acılaştıran ölüm, en büyük adalettir aslında... Zira hiç kimseyi ıskalamaz. Makamımız, mevkimiz, şöhretimiz, zenginliğimiz her ne ne olursa olsun o, vakti gelince mutlaka uğrar kapımıza. Efendi-köle ayrımı yapmaz. Ölen kişi bir yanımızı da alır götürür beraberinde, ortak hatıralar toprağa taşınır bir anlamda. Dünyadaki kişi, ölen dostuyla birlikte ortak paylaşımlarını da toprağa gömmenin derin acısını ve sızısını yüreğinin derinliklerinde hisseder. Bu durum, geride kalanların acısının katmerleşmesi neticesini de beraberinde getirir.



Ölüm, diriler için bir ayna hükmündedir. Ölümlere üzülmemiz biraz da kendi akibetimizi bu aynada görmüş olmamızdandır. Bu trajik merasimlerde fani yanımızla yüzleşiriz. Aslında hayata maddi pencereden baktığımız için ölüm karşısında vaveylâlar koparırız. Oysa ölüm dediğimiz şey, ölümsüzlük kapısının eşiğidir. Mevlâna'nın “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...” deyişi, ölümle manevî anlamda ölümsüzlüğe kavuştuğumuzun işaretidir. Ölümden kaçış mümkün olmadığına göre onu bütün hücrelerimizle özümsemeliyiz.



Ölüm ölmüyor, bu kutlu kervan sürüp gidiyor. Görünen o ki ahiret sabahına kadar da bu yol ve bu yolun yolcuları hep var olacaklar. Yakın ve uzak çevremizde hemen her gün birilerinin ölümü, bizi ölüm konusunda düşünmeye, bu hususta tefekkür etmeye zorluyor.



Bir gönül insanını daha ebediyete uğurladık. Bir can daha vuslata erdi. Mütevazi kimliğiyle ve gür sesiyle adından söz ettiren şair Abrurrahim Karakoç'u kaybettik. Aslında gerçekte kaybedilen bir şey de yok, o sadece tebdil-i mekân ederek en sevgiliye kavuştu.



Türk halk şiirinin, adından sıkça söz ettiren en gür seslerinden biri olan üstad Abdurrahim Karakoç, 7 Nisan 1932'de Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Cela köyünde dünyaya gelmişti. Babası Ümmet, İstiklal Savaşı gazilerindendi. Karakoç, ailenin beş erkek çocuğunun ikincisiydi. İlkokulu köyünde bitiren Karakoç, eğitimine devam edememiştir. Çünkü o zamanki mevcut şartlar bugünle kıyaslanamayacak kadar kötüydü.



Karakoç ailesi şiire adanan insanlarla doludur. “Şairlik bu ailede irsiydi” dersek sanırım yanılmış olmayız. Zira şairin dedesi Karakoçoğulları sülalesine mensup '”Balcı Fakı'” olarak tanınan Mehmet Efendi bu ailenin şair ruhlu insanlarının ilkidir. Okuma yazmayı sonradan öğrenen baba Ümmet Karakoç da dahil olmak üzere, aile fertlerinin hemen hepsinin şiirle bir şekilde ilişkisi vardır. Fakat ülke genelinde şöhret kazanan ve şiirleri geniş kitlelerce okunan isimler olarak Abdurrahim Karakoç’la, ağabeyi Bahaettin Karakoç’u görüyoruz. Soyadı benzerliği olmasına rağmen Sezai Karakoç’la herhangi bir akrabalık ilişkileri yoktur.



Türk halk şiirinin köşe taşlarından biri olan, şiir alanında güzel örnekler bırakan Abdurrahim Karakoç, bir konuşmasında hayatına dair ayrıntıları şöyle dile getirmiştir:



“Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek neresi var?' diyebilirler, amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç, şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler. Bana gelince: Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, 'bilimsel' cüppeliler, entelektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkâğıtçılar v.s. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular.”



Merhum Abdurrahim Karakoç, Anadolu insanının sesi ve yüreğiydi. Bu güzel coğrafyanın vicdanı onda atıyordu. Acıları, hüzünleri, sevdaları Anadolu insanıyla müşterekti. O, baştan ayağa kadar her şeyiyle yerliydi, bizimdi, bizdendi. Hiçbir zaman geçici bir heves uğruna ecnebi akımlardan etkilenmedi. Zamana uyup politik davranmadı. Mevlana’nın tabiriyle olduğu gibi göründü, göründüğü gibi de oldu. Bu samimi duruşu sayesinde hep sevildi, sayıldı ve hürmet gördü. Fakat her insan gibi onu da sevmeyenler ve fikrine saygı duymayanlar da vardı. Zaten herkesin sevdiği insan olmak ne mümkündür, ne de gereklidir.



Karakoç'un halk tarzındaki şiirlerine tamamen millî ve İslamî renkler hâkimdi. O şiiriyle bir çeşit tebliğ vazifesini de görüyordu. Zira düşüncelerini şiirine başarıyla yansıtıyordu. Halkımız onu daha çok, Musa Eroğlu’nun bestelediği “Mihriban” şiiriyle tanısa da o, duygu ve fikir yoğunluğu bakımından bunun çok daha fevkinde şiirler kaleme almıştır. Fakat sığlığımızın bir yansıması olarak ona “Mihriban Türküsünün Şairi” der geçeriz.



Merhum Abdurrahim Karakoç şuurlu bir Türk milliyetçisiydi. Fakat o hiçbir zaman ırkçılığa meyletmedi. Türk-İslam ülküsünü en iyi idrak eden vatan sevdalılarından biriydi kendisi... Onun düşüncesini ve hayata bakış açısını öğrenmek isteyenlerin oğlunun adını öğrenmeleri bile yeterlidir. O, oğluna “Türk İslam” adını koyacak kadar bu davaya yürekten sevdalı biriydi. 1990 öncesinde Türk kökenli milletlerin Rus ve Çin zulmü altında yaşaması, onu derinden üzmüştü. Bu derin üzüntünün akislerini şu mısralarında görmek mümkündür:



“Bilir misin gardaş Türk illerinde / Havada yıldızlar dağda kar üşür / Tutsak soydaşların türkülerinde / Dört mevsim ötede bir bahar üşür // Ezanlar buz tutmuş minarelerde / Yaylalar dermiş ki töremiz nerde / Yolların hasretle bittiği yerde / Her dağ yamacında bir mezar üşür // Ses verir aktıkça ağlarcasına / Göl olur gözyaşı gönül tasına / Her sabah kuşların uyanmasına / Her köyün bağrında bir pınar üşür // Kara pas bağlamış ozan dilleri / Ayıya in olmuş Bozkurt illeri / Ulu Tanrısına açmış kolları / Kökü Türklük olan bir çınar üşür”.



O, halk şiirimizin yaşayan tartışmasız en büyük üstatlarından biriydi. Fakat geleneksel halk şairleri gibi saz çalıp söylemezdi. Modern şiire yönelişin yaygın olduğu günümüzde halk şiirine ve onun millî ölçüsü olan heceye nefes aldırmıştır. Geleneksel şiirin kalıplaşmış imgelerinin yanında, şiirimize dil değmemiş imgeler ve özgün söyleyişler kazandırmıştır. Halk şiirnin konu ve tema dağarcığını zenginleştirmiştir. O, Türkçenin doğru ve yerinde kullanımı konusunda çok hassastı; kullandığı kelimeleri adeta kanatlandıran, onlara hayat veren ince bir dil işçisiydi. Bazı şiirlerinde Karacaoğlan gibi sevdalara tutunurken, bazı şiirlerinde de Yunus Emre gibi sevgiyi ve uhrevî hissiyatı bayraklaştırdı. Çoğu kere de Şair Eşref gibi açtı ağzını yumdu gözünü; fakat hicvederken bile edep dairesinden çıkmamak için gayret etti. Çünkü onun engin ruhunun beslendiği kaynaklar buna müsaade etmiyordu.



Usta şair Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinde hiciv apayrı bir yer teşkil eder. Onun şiirlerinde nükte, hiciv ve ironi başköşede oturur. Usta işi şiirlerinin çoğunda bu hiciv havasını soluruz. Abdurrahim Karakoç, tabir caizse günümüzün Dadaloğlu’suydu. En az onun kadar cesur ve yiğitti. Hele söz konusu “millet, memleket, İslam” gibi millî ve manevî değerler olduğunda yerinde duramazdı; hemen rengini belli eder, tavrını kararlı bir biçimde koyardı.



Kalemini bir kılıç gibi kullanan merhum Karakoç’u en çok üzen kesim, memleketin kaymağını yiyip de bu ülke için hiçbir şey yapmayanlardır. Onların pişkinliğine tahammül edemez. Şiirlerinde en büyük hedef tahtası onlardır. Çünkü onlar yetim hakkı yerken bile küstahlıklarını sergilemekten hiç utanmazlar. Şair, her fırsatta onları eleştirir, fırsat kollayarak sözü gediğine oturtur: “Devletliler çıkıp devlete kondu / Büyük putlar büyük servete kondu / Hak, hukuk, insanlık sepete kondu / Kaç melekten(!) korkup kaçtık sayamam.”



Karakoç, “Vur Emri” isimli kitabına aldığı şiirinde “Kör dünyanın göbeğine /Hak yol İslâm yazacağız/Kuşların göz bebeğine /Hak yol İslâm yazacağız” diyecek kadar İslam’a sadık bir memleket evladıydı. Aynı şiirin devamında “Herkes duyacak, bilecek / Saklanmaz gayri bu gerçek / Yaprak yaprak, çiçek çiçek / Hak yol İslâm yazacağız.” diye kararlılıkla devam ediyordu sözlerine. Zira o, özü sözü bir insandı; dürüsttü, mertti. O; hileyi, hurdayı, üçkâğıtçılığı ve aldatmayı bilmezdi. Onun takıyyeyle de işi yoktu. Namık Kemal’in “Bâisi şekva bize hüzn-i umumîdir Kemal! Kendi derdi gönlünün billâh gelmez yadına” beyti sanki Karakoç için söylenmişti. Zira o, şahsî dertlerini hiçbir zaman memleket meselelerinin önüne koymazdı. Her işte Allah rızasını gözetir, hayatını tevhit temeline oturturdu. Bir ara çok kısa süre de olsa politikaya giren şair, bu kulvarda aradığını bulamamış, politikayı baş üstünde tuttuğu değerlerle bağdaştıramamıştır. Politik macerasının kısa sürmesi hakkında kendisine soru soranlara o şu cevabı vermiştir: “Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım”



Merhum Karakoç, bir ömür boyunca aleme maskara olmamak için rızkı peşinde koşsa da dünyaya mal biriktirmek için gelmediğinin bilincindeydi. O, kanaatle oturduğu sofradan hep şükürle kalktı. Allah'a layık kul olmak için gayret etti. Kimseyle şahsî meselesi olmadı, zira meseleleri milletinin dertlerine şamildi. Dünyadan göçünce arkasında ne katlar, ne de yatlar bıraktı. Fakat kat ve yat sahiplerinin esamisi okunmazken onun sevenleri milyonlarla ifade edilir oldu. O, mirasını ve sermayesini şu dizelerde dile getirmektedir: “Ne payem oldu, ne sayem/En doğruya varmak gayem/Düşüncemdir tek sermayem/Alan yoktur satamadım”



Merhum şair Abdurrahim Karakoç, ardında birçok ölümsüz eser bırakarak her fâni gibi bu imtihan dünyasından ayrıldı. Eserleri arasında “Hasan'a Mektuplar(1965), Hasan'a Mektuplar ve Haberler Bülteni(1967), El Kulakta(1969), Bütün Şiirleri(1973), Vur Emri(1975), Kan Yazısı(1978), Şiirler(1981), Suları Islatamadım(1988), Dosta Doğru(1988), Gökçekimi(1991), Yasaklı Rüyalar(şiir), Akıl Karaya Vurdu(şiir)” sayılabilir. Onun “Düşünce Yazıları(makaleler-1990)”, “Beşinci Mevsim(1990)”, “Çobandan Mektuplar(deneme)” adında fikir yazılarından oluşan düzyazı türünde kitapları da bulunuyordu.



Aramızdan ayrılan Karakoç, hafızalarımızda şair kimliğiyle yer alsa da, o aynı zamanda güçlü bir yazardı, milletinin mutluluklarıyla mutlu olan, dertleriyle de dertlenen bir düşünce ve dava adamıydı. Uzun yıllar boyunca gazetecilik yapmış, Yeni Düşünce ve Vakit gibi birçok gazetede köşe yazmıştı. O, bir zamanlar Ülkücü dünya görüşünün yayın organı olan haftalık Yeni Düşünce gazetesinde ses getiren yazılara imza atıyor, gündemi belirliyordu.



Şair Karakoç, son nefesine kadar dik ve asil duruşunu bozmamıştır. Her zamanda ve her zeminde doğru bildiklerini söylemekle kalmamış, o gür sesiyle adeta haykırmıştır.



Merhum şair Abdurrahim Karakoç “Size Bıraktım” başlıklı şiirini sanki bize veda eder gibi hüzünlü, biraz da sitemli bir dille yazmıştır: “Talipli değilim şöhrete, şana,/Makamı, rütbeyi yük etmem cana/Dostluk, sevgi, şefkat yetişir bana,/Dövüşü, kavgayı size bıraktım//Çokta değil, hakta buldum huzuru,/İstediğim alın teri, göz nuru /Benliği, kibiri, iğrenç gururu /Faizi, bankayı size bıraktım.//Hiç biriniz telaş etmesin boşa/Doyacak gözünüz toprağa, taşa.. /Beni inancımla koyun başbaşa.. /Topyekün dünyayı size bıraktım”



“Sarı saçlarına deli gönlümü /Bağlamışım, çözülmüyor Mihriban /Ayrılıktan zor belleme ölümü /Görmeyince sezilmiyor Mihriban” diye başlayan o ölümsüz türkünün sözlerinin sahibi Abdürrahim Karakoç artık aramızda değil… O, her fâni gibi, can emanetini çok sevdiği Hakk'a huzurla teslim etti. Fakat o, düşünce ve duygularıyle hep içimizde yaşayacak. Çünkü kişiler ölse de, düşünceler halka halka sonsuza dek yaşamaya devam eder.



Her doğan gün aslında ömür ağacından kopan bir yapraktır. Merhum Karakoç, bunu en iyi anlayan insanlardan biriydi. “Bir el yapar, bin el bozar/Gün alçalır, gölge uzar/Önü kundak, sonu mezar/Her yarış ecele doğru.” ifadeleri bu görüşümüzü doğrular içeriktedir.

Türk-İslam ülküsünün yılmaz savunucusu Karakoç’a Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhu şad olsun. Sözlerimi onun hayat felsefesini dile getiren bir dörtlüğüyle bitiriyorum:



“Ben milletimin uğruna adamışım kendimi

Bir doğrunun imanı, bin eğriyi düzeltir,

Zulüm Azrail olsa, hep Hakk'ı tutacağım

Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir.”

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Ölümünün 7. Yılında Abdurrahim Karakoç Ve Şairliği başlıklı yazı M.Nihat Malkoç tarafından 07.06.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )