Eklenme Tarihi : 07.08.2019
Okunma Sayısı : 103
Yorum Sayısı : 1
Etiketler
LaTekmen
LaTekmen
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Ölümsüzlük Otu



(LaTekmen’den Büyüklere Masallar)


Koca ahlat koca kayanın yanında

Koca kaya da harman yanında

Harman köyün doğusunda

Köy bir dağın yokuşunda

İyi de bu dağ nerde

Türkiye’de

Ya da başka bir yerde, bir Balkan ülkesinde

Çok gerilerde

Çok eskilerde

Tarih öncesi günlerde

Ya da gelecekte

İki bin yedi yüz yedi de

 

Her neyse…

 

Gün gündüzdü ve vakit akşamüstüydü

Sanki mevsim güzdü

Her yerde sessiz bir hüzün

Belli ki Eylül’dü

Ağaçlar yeşil, otlar kuruydu

Harmanlıklar sapla samanla doluydu

Atlar, katırlar, öküzler, camızlar

Hayvanlar çekiyor, dövenler dönüyor

Saplar eziliyor, taneler saman altına iniyor

 

Dünya dönüyor, devran sürüyordu…

 

İgves, dövenin üstünde

Öküz sıçar diye tahta kürek elinde

Bir elinde de üğrende

Büyük agası sap saman içinde

Onun eli de çatal diğrende

Durmadan sapları kaldırıyor

Savurup savurup yere çalıyor

 

Döveni çeken öküzler idi

Güden, kara kız İgves idi

 

Küçük agası İlev’di

Harmanda değil yukarıda bir yerdeydi

Belki bostanın içinde

Bakışları boşluk ötesinde, elleri de belinde

Acaba derdi neydi

Belli ki işte değil

Acaba bir sevdiği mi vardı

Göçmen kuşlar da gidiyor

Sanki harman sonu zamanıydı

 

Harman köyün dibinde

Kaya harman dibinde

Koca ahlat kaya dibinde

Kifet Nemket de ahlatın dibinde

O şimdi doksan yedisinde

Ak saçlı aksakallı bir dede

 

Yapraklar yeşil ama otlar kuruydu

Çünkü yaz sonuydu

Kuru otlar üstünde kara koyun postu

Bağdaş kurmuş üstünde oturuyordu

 

Nemket, adsız bir şahtı

Belki de kraldı

Tam on üç karısı vardı

En büyüğü kendisi kadar

En genci yirmi dört yaşındaydı

 

Yedi bin yedi yüz yetmiş davarı, yedi yüz yetmiş yedi sığırı, yetmiş yedi katırı, yedi de atı vardı. Çok tarlası vardı. Zenginliği Karun kadardı.

Kocaman malikânesi vardı. Duvarları taştan, örtüsü kamıştandı. Tam on üç odası vardı. Her odada da bir karı. Her gece başka odada yatar, her gece başka birini koklardı.

Kız oğlan yetmiş iki çocuk. Kimisi çoban, kimisi sığırtmaç, kimisi baltacı… Kimisi çalışmaz, hampacı. Kimisi öküz güder, kimisi çift sürer, kimisi odun keser. Kimisi yapar, kimisi satar. Evde değil hepsi kırda bayırda yatar...

 

Eski bir zamanda, eski bir dağda

Eski köy bir dağın yamacında

Nemket, ahlat ağacının altında

Altında kara koyun postu

Arkasında da mavi yosunlu kaya

Ak saçlı ve aksakallıydı

Şimdi doksan yedinci yılında

Çok yaşlıydı

 

Ahlatın gölgesi serinlerken, aç karnındaki zilleri dinlerken, aslan da malikâne kapısında malı mülkü beklerken; aslan gibi kükreyip şöyle bir seslendi. Önce bir numara geldi. Adı Lügamse’ydi. O nekes birisiydi. Yetmiş yedi yıldır bir kerecik gülmemişti. Kollarını iki yana açtı, sallayıp savurup kareli bir bez açtı. O gitti ikinci geldi. Onun adı Eyirvec idi. Tahta siniyi bez üstüne kütletti. Eyirvec gitti Müslüg geldi. Toprak çanak, ağaç tabak getirdi. Penyez, dördüncüydü. Kocasına somun götürdü. Eçça,  tahta kaşıkla bir çömlek yemek… Telada, buz gibi su… Lesya yedincisiymiş. Ama başka birisiyle gitmiş. Sekizinci karısı Eyifas kuğuymuş. Yeşil gölde yüzüyormuş. Ayağı sarmaşığa dolanınca boğulmuş...

 

Kifet; yedi içti, davul gibi şişti. Üstüne bir güzel geğirdi. Sonra dokuzuncuya el etti.

Eyisa, sofrayı toplayıp götürdü.

Kelem, kahveyle tütün getirdi.

Keyifle içti…

 

File, çamaşır seriyor, Netlüg, çocuk emziriyor, en sonunda kıvırtarak on üçüncüsü geldi. Onun adı Eçkög’dü. Yaşı yirmi dörttü. Dedeyi şöyle bir süzdü. Galiba gözünde fer gördü. Tuttu elinden, çekti onu götürdü. Samanlık dibine yatak serdi, üstüne de gül suyu serpti. Dedeye dedi, “hadi düttürü düü!” Ama dedeninki ölüydü. Gitti aşk ağacının dibine, zoru zoruna çövdürdü. Eçkög, birazcık düşündü. Sonra Karun dedenin ölü çüküne, ağız dolusu tükürdü...

 

Eçkög, büyük değil küçüktü

En fazla yirmi dörttü

Nemket’in on üçüncüsüydü

Yedi attan birine bindi

At hem kanatlıydı hem yelkenli

Deh dedi

Dağdan ovaya süzüldü

 

Karun dede üzülmüştü. Ama gerçekleri de görmüştü. Ne on üç karı, ne yetmiş iki çocuk; onu kimse sevmiyordu. Mirası paylaşmak için, hepsi ölmesini bekliyordu...

 

Samanlıktan çıkıp harmana geldi

Post taşın dibindeydi

Eçkög gitti onu boş ver

Sen pöstekiye selam ver

 

Pöstekiye selam verdi. Tam üstüne çökecekti ki, salıncaktaki küçük bebek şöyle bir el etti. Arkasından da “baba” diye ses etti.

 

Ahlatın dalında salıncak vardı

Salıncakta bebek vardı

Bebek en fazla ikisinde

Kendi ise doksan yedisinde

 

Bebeğe şöyle dedi:

“Bir gözün mavi, bir gözün yeşil! Ey bebek sen kimsin? Bak salıncak üstündesin, çok sallanma düşmeyesin!”

Bebek de şöyle dedi:

“Benim anam Lesya idi. Seni değil Miles’i sevdi. Miles isimli biri için, beni bile terk etti. Sen beni sevmiştin. Bana “alaca bebeğim” demiştin. On iki anama vermeyip, kendi ellerinle beslemiştin…”

Nemket:

“Tamam,” dedi “seni bildim...”

 

Bebeğin adı Şümmü idi

On sene önce yedisindeyken

Azrail’e yenilmiş idi

Ala gözlü küçük bebek

Ak kanatlı bir melek

Ölmeseydi

Şimdi on yedisindeydi

Yirmi dördündeki Eçkög de

Onun cici annesiydi

 

Bebek ona dedi ki:

“Baba ben o Şümmü’yüm. Kendi ülkemde çok ünlüyüm. Beni sana yolladılar. Çok da selam yolladılar. Yedi günde tufan olacak. Her yerler suyla dolacak. Sular her şeyi yutunca, insan soyu yok olacak. Bunu kimseye söyleme. Beni onlarla papaz etme. Al bohçanı Mahya’ya git. Başka da bir şey söyleme...”

 

Şümmü kızı dinledi. Hiç beklemedi. Hemen malikâneye gitti. Kapıdaki bekçi aslan, eğilip “geç ağam” dedi. Ottan çöpten temizlendi. Çarçabuk giyindi. Karıları ve çocukları umurunda bile değildi… 

 

 

Doksan yedi sene önceydi

Henüz ana rahmindeydi

O zaman Kifet Nemket değil

Sansız namsız birisiydi

Gaipten biri seslendi

Ses çok inceydi

"Suyu yar, çatala var, soluk al" dedi

Soluk aldı, soluk verdi

Sonra yere iniverdi

Dünyaya ilk değil, bilmem kaçıncı gelişiydi

Kaç kere çıkıp gelmiş,  kaç kere çekip gitmiş

Her seferinde çıplak gelmiş, her seferinde sefil gitmiş

 

On üçüne gelince evlendi

İlk eşi çok zengindi

Istranca’nın kralı

Nemke'in eniştesiydi

Düğününde bahşişler verdi

Ama en az beş çocuk istedi

Beş çocuk da ne ki

Yedi yılda bir yeni karı seçti

Tam on üç kere evlendi

On üç karı ona

Yetmiş iki çocuk verdi

 

 

Doksan yedi yıl çabuk geçti ama Karun kadar da zenginleşti…      

 

Torbasını aldı, sopasına astı

İçinde acaba ne vardı

Biraz zeytin bir de somun

Mahya’da onlarla yaşayacaktı

 

 

Yıllar önceki ses kendisine “yedi gün önce in” demişti

Anasının karnındayken bile bu sesi dinlemişti

Arada doksan yedi sene geçti

Gördünüz ne çok zenginleşti

 

 

Yedi günlükken anasız kalan Şümmü’ye ceylan sütü içirmişmiş…

 

Şümmü ne demişti?

 

“Mahya’ya git! Hiç bekleme hemen git! Yedi günde tufan olacak, sular her şeyi yutacak. Suların çekilmesi, tam yetmiş yedi yıl tutacak. Önce Mahya yolunu bul. Sakın geç kalma erken bul. Sonra tepeni kuzeyindeki ölümsüzlük otunu bul. Bana ceylan sütü içiren babam, ölmekten de kurtul…”

 

Ala gözlü kızını dinledi

Çünkü o gökten inmişti

Sopasını torbasını aldı

Mahya’ya doğru yollandı

 

Malı vardı

Mülkü vardı

      Zenginliği Karun’un kadardı

Yedi bin yedi yüz yetmiş davarı

Yedi yüz yetmiş yedi sığırı

Küpler dolusu altını

Bağları, bahçeleri, tarlaları

Dünya kadar kıskananları

Burada bıraktığı kaç yılları

On üç tane karısı

Yetmiş iki tane danası

Ama çekip giderken

Hiç biri el sallamadı

 

Az gitti uz gitti

Dere tepe düz gitti

Üç gün üç gece hep gitti

Dördüncü günün ikindisinde

Mahya’nın tepesindeydi

Tepenin yükseğinden

Koca dünyayı seyretti

 

Ama çok yorgundu

Hem de uykusuzdu

Kayın ağacının öbür yanı

Kadife gibi yosunluydu

Yeşil yosunlar üstünde

Yattığı gibi uyudu

 

 

Bu nasıl bir uyku?

 

Altı gün altı gece hep uyudu

Yedinci günün sabahı

güneş Karadeniz’den doğmuştu

Kalktı, doğruldu

Gözlerini kanatırca ovdu

Uykudayken olup bitenlere

Ala kızın söylediklerine

Kendi gözüyle gördüklerine

Hala inanamıyordu

 

O şimdi Mahya dağında

Ulu bir kayın ağacı altında

Ve çomarik gibi

Kimsesiz tek başına

Her yeri sular basmış

Kalmış bir deryanın ortasında

 

Önce çok korktu. Kendine bir sürü soru sordu.

 

“Milat öncesi bir zamanda mıyım? Ben Ut-Napiştim miyim? Ala gözlü Şümmü kim? Dört tanrı toplantı yaptı. Birlikte bir karara vardı. Büyük bir tufan olacak ve insan nesli yok olacak. Kendine bir gemi yap diyen bilge tanrı Enki’mi?”

 

Böyle kendi kendine sorular sorarak, hem de içine tarifsiz korkuları doldurarak akşamı yaptı. Akşam olunca karanlık bastı. Mahyanın tepesi küçücük bir adaydı. Kurt yok, kuş yok. Ne uçan, ne kaçan; tek canlı yok. Ses yok, soluk yok. Korktu. Hem, altı gün altı gece uyumuş, uykuya tıka basa doymuş, hiç mi hiç uykusu yoktu.

Böyle böyle sabah oldu. Çevresi ıslak, her yer çiyle doluydu. Üç yudum somunu üç zeytinle yuttu. Ve kendine sorular sordu.

“Suyu yarıp çatala indim mi? Burnumu çıkarıp havayı teneffüs ettim mi? Gaipten gelen sesi dinleyip, günümü beklemeyip, yedi gün erken gelip anamı kan kaybından geberttim mi?”

 

Kendi kendine sorular sorarak, sorduklarını cevaplayamayarak akşam oldu. Akşam olunca hıçkırık tuttu. Su içerse geçecek ama adacıkta su yok, derya da tuzluydu. Yerdeki otlara baktı. Çiy yok, onlar da kurumuştu. Hıçkıra hıçkıra uyudu.

Sonra sabah oldu. Güneş yeniden doğdu. Hem yapraklar hem de otlar yağmur gibi çiy doluydu. Önce biraz çiy yuttu. Üç yudum somunu da üç zeytinle yuttu.

Sonra öğlen oldu. sonra ikindi oldu. Gene kendi kendine bir sürü soru sordu, bir sürü yorumda bulundu.

“Anamdan doğduğumda çıplaktım. Ne şah, ne de kraldım. Anlı şanlı değildim. Adsız sansız bir kimseydim. Yedi bin yedi yüz yetmiş baş davarım var mıydı? Yedi yüz yetmiş yedi baş sığırım var mıydı? Yetmiş yedi bin dönüm toprağım… Katırım, devem, atım… Ahırım, samanlığım, küpler dolusu altınım… Otuz üç tane hizmetçim, üç yüz üç tane işçim… On üç odalı saray yavrusu evim, on üç tane eşim… Yetmiş iki çocuk sorgusuz sualsiz doğdu mu? Kimisi sığırtmaç, kimisi çoban oldu mu? Hepsi kırda bayırda uyudu mu? Şimdi belanı buldun mu?”

Böyle böyle akşam oldu. Ne kurt, ne kuş; canlı bir şey yoktu. Karun dede gene korktu. Çaresizce korkular içinde uyudu. Sonra sabah oldu.

 

Tufan olalı üç gün olmuştu…

 

Üç lokma somunu üç zeytinle yuttu, hemen sahile koştu. Güvercin uçuracaktı ama güvercin yoktu. Kırlangıç uçursa kırlangıç yoktu. Bu küçücük adada kuzgun bile yok; çok korktu.

“Her yer derya deniz, burada biz neyiz?” Suyun kıyısına oturdu, kendi kendine bir sürü soru sordu.

“Birinin tavuğunu kışt ettim mi? Garibin keçilerini ürkütüp kendi sürüme sürdüm mü? Diklenenin başını suya, ya da toprağa gömdüm mü? İnsanları sömürdüm mü?  Sömürdüklerimin halini görüp de onları bir gün olsun düşündüm mü? Bana bu zenginliği kim verdi? Bunca sığırı, bunca davarı, taşı, toprağı, suyu, on üç avradı kim verdi? İsyan eden sekizinciyi göle kim itiverdi? Şümmü’nün anası kaçıp gitti diye yüzüne kezzabı kim döküverdi?”

 

Şümmü kız, yedisinde ölmüştü. Bunu biliyordu. O melek değildi; bu bir. Bilgelik tanrısı Enki değildi; bu iki. Kendisi de Ut-Napiştim değildi. Bu da üç. Eğer ki, öyle olsaydı kendisine bir gemi yapardı. Her canlıdan bir dişi bir de erkek alırdı. Her tohumdan yedişer tane, çuval çuval yiyecek, küp küp su alırdı. Ala gözlü bebek demek ki melek değil. Ama tufan olacağını ona neden söyledi?

 

Böyle böyle öğlen oldu. Öğlen geçti ikindi oldu. Sonra gün kavuştu akşam oldu. Gene hıçkırığa boğuldu. Geçsin diye biraz tuzlu derya suyu yuttu. Sonra tepedeki ulu kayının yolunu tuttu. Ses yok, soluk yok; gene korktu. Dua bilmiyordu. Bilseydi okurdu…

 

Koca kayının kuzeyindeki yeşil yosunların üstüne yattı. Yılanyastıklarını başına yastık yaptı. Korkular içinde uyuyacaktı. Ama aklına yılan takıldı. Ölmez otunu çalan yılan acaba nasıl bir yılan? Gılgamış en büyük tanrıyla anlaşmış ve dokuz yüz elli yıl yaşamış. Acaba ölümsüzlük otunu çalan yılan, hala sağ mı?

Ölümsüzlük otu deyince hatırladı. Ala kız ona; “Önce doğru yolu bul” demişti. “Sonra Mahya dağını bul. Yedi günde tufan olacak, her yer suyla dolacak. İnsan nesli yok olacak. Ölümsüzlük otunu bul. Bana ceylan sütü içiren babam, sen bari kurtul. Bil ki, tufan çok sürecek. Sular yetmiş yedi yılda çekilecek.”

 

Yetmiş yedi yıl mı?

 

Zeytini, ekmeği azdı. Su ise hiç almamıştı. Bu şekilde yetmiş yedi yıl değil yetmiş yedi gün zor dayanır. Tez elden ölmez otunu bulmalı, bir lokma yutup ölümsüz olmalı; dokuz yüz elli yıl değilse bile, yedi yüz yetmiş yıl yaşamalı; Karun kadar zenginliğini de sömürdükleriyle paylaşmalıydı...

 

Ama ot nerede?

 

Şimdi biri gelip söylese…

Ah bir söylese!

Eğer ki o; başını yularlı, ayaklarını prangalı ettiği komünist öküz ise…

Ya da yüzünü kezzapla yaktığı karısı küsmemişse…

Göle attığı dibe çökmemmişse…

"Ceylan sütü emzirdim" dediği ala gözlü şümmü, açlıktan ölmemiş ise…

Bostanda dikilen âşık oğlu vuslata ermiş ise…

Harman döven igves’in başına güneş geçmemişse...

Sap saman içindeki ilev, beddua etmemişse...

 

İlk karısı Lügamse; “her yedi yılda bir tane, benden sora on iki tane, üstüme kaç karı aldın, boynumu bükük bıraktın, boynun altında kalsın” diye ilenmemiş ise ve kimse gelmese bile tek o gelse... O, vefakâr ve de cefakâr bir kadındı. Şimdi sular altında kaldı. Ruhu cennete vardı. Meleklerden sorup sual etse, ölmez otunun yerini öğrense de gelip ona söylese…

 

Mahya’nın tepesi küçük bir adacıktı. Tam yedi gün yedi gece o otu aradı. Ot mot yoktu. Ölmekten çok korktu…

 

Keşke küresel ısınma olmasaydı

Denizler kabarıp her yer suyla dolmasaydı

Keşke çok gürültü yapılmasaydı

Keşke tanrılar kızdırılmasaydı da

Keşke tufan yapmasalardı…

 

Keşke ala gözlü şeytana kanmasaydı

Keşke Mahya tepesine varmasaydı

Keşke…

 

Şimdi milat öncesi miydi? Yıl bilmem kaç bin miydi? O, tanrı dostu Ut-Napiştim miydi? Böyle bir hikâyeyi babası anlatsa dinler mi; büyük bir hatanın içindeydi...

 

Dokuz gün sonrasıydı…

 

O lanet otu bulamamış, bir lokmacık yutamamış. Somun bitmiş, zeytin tükenmiş, zaten su yok! Bir gün çiy de düşmekten vazgeçerse de aç ve susuz bu küçücük yerde geberip giderse!

Kurt yok, kuş yok. Ne uçan ne kaçan; ses yok, soluk yok. Şimdi tanrıya kurban kesse, közlenmiş et kokularını göklere serse ama koç yok, teke yok. Küçük bir ceren yok. Olsa bile ateş yok. Tütün yok, tüttürüp keyiflenemiyor. Şarap yok, içip kendinden geçemiyor...

 

Aklına iyi bir fikir geldi...

 

Hemen kalktı, koşa koşa sahile vardı. Denizde balık varsa ona ölümsüzlük otunu soracaktı. Gözlerini kocaman açtı, baktı babam baktı…

Yengeç yoktu.

Ahtapot yoktu.

Denizanası, midye, istiridye; canlı tek mahlûkat yoktu...

 

Okyanusun dibi yarılmış, sular yarığın içine kaçmış…

 

Yedi kat yerin altında

Çok derin uykularda

Bir ejderha varmış

Islanınca uyanmış

Ne olduğunu anlayamamış

Fırlamış kalkmış

Önce aval aval bakınmış

Sonra üstündeki tuzlu sulara

Üfürüp püf yapmış

 

Ejderha yalım saçan ağzıyla üfleyince, sular gerisin geri yeryüzüne gidince, o zaman derya deniz de kükreyip köpürünce, işte nerede toprak varsa son sürat oraya gidince, canlı cansız her şey sulara gömülünce…

 

Karada yaşayan canlı nesli yok oldu bunu anladık da, suda yaşayanlara ne oldu? Mesela balıklar nerede?

 

Karun dede balıktan vazgeçti. Tam dokuz gündür Mahya tepesi denen bu adacık yerdeydi. Zeytin ve somundan başka boğazından hiçbir şey geçmemişti. Koca bir kefalin karnını şöyle bir deşse. Onu kızıl korlar üstüne serse. Üstüne biraz da tuz serpse… Ööf anam öf yağları ağzından süzülse…

Süzülse ama ateş yok ki! Onu boş ver. Kefal, lüfer, palamut, torik, her şeyi… Hepsini boş ver. Bir küçücük hamsi görse, bir de balıkça konuşmayı bilse ve ona dese; "hey hamsi kardeş! Senden çok özür dilerim. Seni tutup sudan çıkardım. Çıkarınca oksijensiz bıraktım. Hiç acımadım, hiçte üzülmedim. İçini temizledim, dışını tavaya dizdim. Altın kızarınca üstünü çevirdim. Pişince limon sıkıp afiyetle yedim. Oğlum hamsi! Ya da kızım hamsi! Yavrum, tosunum hamsi! Derine badem yağı süreyim, hızlı yüz hamsi! Senin canını ben vermedim. Bir canın olduğunuysa hiç bilmedim. Geç de olsa öğrendim, çok çok özür dilerim. İnan harbiyim. Hadi söyle bana! Ala kız bana ne dedi? Benim temiz kalpli babam dedi. Başkasıyla kaçan anası istedi; ona vermedim. Şümmü’ye sen piçsin dedim. Hepsi yalan, ona ceylan sütü içirmedim. Beslesinler diye on iki anasına vermedim. Yedi yıl aç susuz yaşadı. Sonra dayanamayıp tanrısına kaçtı. Allah rahmet eylesin. O bana ne dedi? Baba kaç kurtul dedi. Ölmez otunu bul ve ölümsüz ol dedi. Ot dağın kuzeyinde, yosunlu bir kayanın dibinde… Ama nerde? Yalvarırım hamsi kardeş! Ayaklarına kapanırım hamsi kardeş! Söyle bana, o Allah’ın cezası o ot nerede?"

 

Ama suda balık filan yoktu…

 

Mahya’nın tepeciğinde ondan başka kimse yok. Böcek, karınca, sinek, çekirge, kelebek yok. Kırkayak, solucan, sırtı muskalı yılan… Yok. Acaba kime sorsa da bu lanet otu nasıl bulsa!

 

Denizde balık yoktu…

 

Uykucu ejder üflemiş, korkak deniz kükremiş. Ejderhanın nefesi kanserojenmiş. Suda yaşayan her şeyi saniyede yok etmiş.

İçinde balık bulundurmayan, susuzluktan ölsen bile bir yudumu yutulmayan suya tükürdü. Bir güzel de sövdü. Sonra ilendi. “Yer yarılsın da dibine gir iyi mi !”

 

O anda bir avuç su fırladı

Havalara sıçradı

Meşin kamçı gibi

Suratında şırakladı

Kırbacı yiyen Karun Kifet

Oracıkta bayıldı

 

Altı gün altı gece baygın yattı. Yedinci günü uyandı. İnce kemikli, buruşuk derili elleriyle kanlı gözlerini ovaladı. Gözleri açılınca önce önüne baktı. Sonra ötelere. Sonra berilere. Sağına, soluna, arka yönüne... Bir de gökyüzüne baktı. Sonra korktu. Ne derya ne deniz; uzakta yakında suya benzer bir şey yoktu. İlenmişti ya hani, tanrı onu dinlemiş. Yer ortasından yarılmış, derin bir oyuk açılmış; dünyadaki bütün sular, çabucak oraya kaçmış. Her yer kuruydu. Bu kuruluktan korktu...

 

Torbasını alıp sopasına astı, günbatısına yollandı. Az gitti, uz gitti. Dere tepe düz gitti. Üç gündüz üç de gece gitti. Çentik dereye gelene kadar öldü, geberdi, bitti. Hem açtı, hem de susuz. Ağzı kurudu, dudakları çatlayıp buruştu ama çentik derede bir yudum su yoktu. Bir umut deyip dallı pınarı buldu. Pınar da kurumuştu. Durmadan koştu. Çıplak tepeye, ötesindeki gök su deresine… Gök su da kuruydu. Oysa daha geçen yıl Hızırla İlyas orada buluşmuştu. Belki sivrinin pınarı… Belki Seğmenin pınarı… Belki köydeki çifte kurnalı çeşme dedi ama yer gök kuru, bir yudum su bulamadı.

Dördüncü günü köye vardı. Köydeki her şey kumlar altındaydı. O koca taşı arayıp buldu. Taşın dibindeki koca ahlat yıkılmamış ayakta duruyordu. Ağacın altına oturdu. Başını elleri arasına koyup kendi kendine sorular sordu...

 

Dünya güneşten kopmuştu. Tümden gaz ve toz bulutuydu. Güneşin etrafında dönüp dönüp duruyordu. Acaba bu doğurgan dünya kaç yılda oluştu?

 

Önce toprak yok, her yer suydu. Atmosferin bazı katmanları yok; güneş çok ısıtıyordu. Çok sıcak sudan çok buharlar çıkıyordu...

 

Bu kaç yıl sürdü?

Ne bilsin ki!

 

Buhar kaç yıllar tütmüştü. Suyun bir kısmı bitmiş, sonra toprak görünmüştü. Aradan kaç milyon yıl geçince, atmosfer perdeleyip de güneşin harı bitince su biraz soğumuş, tütmez olmuş. Aslında biraz çorba olmuş. O çorbada da tek hücreli canlılar oluşmuş…

 

Önceleri hepimiz sudaydık

Tek hücreli canlıydık

Suyun bir kısmı buhar olunca

Bazı canlılar toprağı bulunca

Toprak bir anaydı

Su, hem ana hem de babaydı

Acaba hangisi asıl yaratıcıydı

 

Beni su doğurmadı mı? Sonra toprak doyurmadı mı? Niye azla yetinmedim? Niye hep çok istedim? Yedi bin yedi yüz davardan biriciğini, niye bir fakire vermedim?

 

Üç gün önce Mahya dağındaydı. Mahya’da hep su vardı. Orada on altı gün yaşadı. Yer ortasından yarılınca, koca bir oyuk açılınca, bütün sular buraya kaçınca, o da buralara kaçmıştı.

Şimdi harman yerindeki kınalı kayanın yanında, ahlat ağacının altında, gene tek başına ve çaresiz başı da elleri arasında…

 

Harmana benzer bir yer yoktu

Çevresinde sap yığınları yoktu

Öküz yok, camız yok, katır yok, beygir yok

Yok oğlu yok

Döven süren çalışkan kızı yoktu

Âşık oğlu yoktu

On üç karısından en büyüğü

Kızılcık sopasıyla dövdüğü

En güzelini kucaklayıp götürdüğü

Çok odalı evi yoktu

Kimi kimsesi yok

Çaresizlik içinde

Çaresiz başı avuçları içinde

Çaresizce oturuyordu  

 

Ölümsüzlük otunu bulamamış

Bir lokmacık yutamamış

Ölümsüz biri olup

Kral tanrı olamamış

Bütün ipler kopmuş

Bütün yollar tutulmuş

Hiç umut yoktu

 

Ahlatın altında çaresizce uyudu. Aç susuz ve yorgun uyurken tuhaf bir rüya görüyordu. Ala gözlü kızı kumlar üstünden yürüyüp geliyor. Elinde toprak testi, ona su getiriyor. Bir tutam da ot... Önüne bırakıyor. Komünist öküz de az ötedeki erik ağacının dibinde, olup biteni gözlüyor. Ama Nemket çok halsiz… Hem de mecalsiz. Elini kaldırıp testiye götüremiyor, bir yudum su içemiyor. Ölümsüzlük otundan da bir lokmacık yiyemiyor…

 

Gene eskisi gibi olsa

Ah bir olsa

Açsa ağzını bağırsa

On üç karının on üçü de

El pençe divan dursa

 

Ala kıza diyemedi

Ondan bir tas su isteyemedi

Mecburen komünist öküze

Utana sıkıla seslendi

Öküz koşup geldi

Kızın getirdiği ölmez otunu

Bir lokmada yiyiverdi

Sonra gerindi

Su dolu testiye de

Güzel bir tekme kütletti

 

Dedi:

“Beni yıllarca ezdin. Hep sırtımdan geçindin. Ben aç susuz gezerken; sen zenginleştin de zenginleştin. Dünya döndü devran sürdü; bak yolun sonu göründü. Gördün mü Karun dede, hayat tek ömürlüktü! Hadi bakalım de gene; ben şahım padişahım diye, sıkıysa iki laf söyle! Hindi gibi kabarıp böbürleneme! Yağma, gürleme, esme! Sözünü kimseye dinleteme! Sömürdüklerinden, sövdüklerinden, dövdüklerinden; bir yudum su isteyeme! Ölümsüzlük otunu ben yedim. Su testisine tekme kütlettim. Sen de geber böylece…”

 

 

Tevfik Tekmen. Haziran/2008 Koruköy-Kırklareli

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Ölümsüzlük Otu başlıklı yazı LaTekmen tarafından 07.08.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )