Eklenme Tarihi : 28.11.2019
Okunma Sayısı : 179
Yorum Sayısı : 5
Etiketler
İpcierdoğan
İpcierdoğan
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Günün Yazısı

Bu Yazı 03.12.2019 tarihinde
GÜNÜN YAZISI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Site İstatistikleri
Vaa Bende Babam Sandıydım
Vaa Bende Babam Sandıydım

                                     VAA BENDE BABAM SANDIYDIM !

            İnsanoğlu geçinebilmek, muhannete muhtaç olmamak için çalışmak ve kazanmak zorundadır. “Herkes okuyacak ta iş bulacak, kuracak" diye bir kaide yoktur. Devletin her kademesinde memura işçiye ihtiyaç olduğu gibi serbest meslek erbabına da toplum da yer vardır.

            Herkes işini severek yapmalıdır. Sevgi yaşamın ilacı, tuzu ve biberidir. Sevmeden yapılan hiçbir işin asla artısı olmaz. İşine bu kadar severek bağlanan birisinin arada sırada başını kaldırıp sağını solunu kontrol etmesi gerekir. Her şey görev demek değildir. İnsanlar arada sırada kendisini sorgulayıp kişilerin hakkında ne düşünüp arkasından ne konuştuklarını, ne görüşte olduklarını gizlice araştırıp öğrenmesi gerekir.  Herkes aynanın gösterdiği gibi olamaz.

            Köyünün en fakir kişilerindendi Mahmut Çavuş. Babası kır Memmet ölünce ondan kalan taşınmazlardan dört kardeşten payına otuz hektar tarla ile bir bağ birde bahçe düşmüştü. Tarlanın on beş hektarını ekerken diğer on beş hektarını nadasa bırakmak zorundaydı. İki öküz ve kara sabanla yaptığı çiftçilikten aldığı mahsulün bir kısmını seneye ekeceği tohuma, bir kısmını da ahırdaki iki öküz ve iki ineğe yemlik ayırdığında geri kalan kısım yiyecekleri unluğa yetmiyor bu yüzden yerine göre elinde olan komşusundan veren olursa seneye ödemeye kışın ortasında buğday aldığı oluyordu.

            Üç oğlu birde kızı olmuştu Pembe ile evleneli. Çocuklarının en büyüğü İbrahim yaşı on iki ya da on üç olmasına rağmen çok olgun bir yapıya sahipti, ailesinin çektiği sıkıntıları ve babasının ezikliğinin farkındaydı. Okullar kapanınca köyün davar çobanlarına çeltek giderek evlerinin geçiminde babasına katkıda bulunuyordu.       

             Bir günün akşam yemeğinden sonra İbrahim bütün cesaretini toplayarak yaşından umulmayacak bir olgunlukla şekilde “Baba burada açlıktan ölmektense göçüp şehirde aç ölsek olmaz mı” deyince babasının kendine kızacağı kanısına vararak adeta odadan kaçarcasına kendisini dışarı attı.

            O gece Mahmut Çavuş düşünmekten yastığın o başından bu başına dönmekten sabahı diri etti.

İbrahim’in dedikleri yabana atılacak şeyler değildi ama “bir kalbur horantayı şehirde ariye verir, rezil eder, köylünün diline düşerim “ korkusu ağır bastığından o gözeye iş güç telaşından basmadı bile.

            O yılda harmandan kalktıktan sonra zar zor eneği eneğe denk getirerek kışa girmiş oldu. 

            Şubat ayının sonlarıydı sabah ahıra girdiğinde öküzlerden birisi tir tir titriyordu, güya hayvan hastalığından anlayan bir köylüsü öküzü muayene etti,  “üşütmüş, suyunu ılık içirin bir şeyi kalmaz geçer” diyerek ahırdan çıkıp gitti. On gün sonra yatsı vakti öküzün ölüsünü birkaç komşusunun yardımı ile köyün dışındaki küllüğe atıp geldiler.

            Baharın yüzünü gösterdiği günün birisinde oğlu İbrahim’e hak veren Mahmut çavuş ahırdaki iki inekle bir öküzü de yanına alarak göçü şehre taşıdı. Kiraladıkları ev şehrin kenar mahallesiydi, inekleri otlatacak yer boldu, hiç olmazsa sütünü yağını satarlar, evin geçimine katkısı olurdu, bu düşünce ile onları satmaktan vazgeçip şehirde işine yaramayacak olan öküzü hayvan pazarına götürdü.

            Eve geçim lazımdı, bir kalbur horanta onun eline bakıyordu, oturdukları mahalle bağlık, bahçelik olduğundan iş bulmada hiç zorluk çekmedi. Gençti, eli kazma, kürek, bel tutuyordu.     Çalışırken asla hileye teşebbüs etmiyor zamanla bu yüzden iş verenlerce sevilip sayılmağa başlanmış adeta çalışmaktan dolayı günleri boş geçmez olmuştu.

            Zalim yıllar sanki kovalayanı varmış gibi ne çabuk geçiyordu, İbrahim’in verdiği akılla şehre göçeli kaç yılın arkada kaldığını bilmiyordu bile Mahmut Çavuş. Az da olsa beli bükülmüş, başında kalan tek tük saçları ile sonradan bıraktığı kıvırcık sakallarına kır düşmüştü. Oğulları el ele vererek zamanla odun, kömür, nakliye işinde başarılı olmuşlar evlenip çoluk çocuğa karışmışlardı.

            Bazen hanımı Pembe’yi yanına alarak kiraladığı faytonla şehrin kendi evine uzak bir kenar mahallesinde oturan kızı Yasemini ve torunlarını ziyarete gidiyor, orada iki üç gün kalıp sıkılınca tekrar evine dönüyor, kahve yaşamı olmadığından vaktin çoğunu oğullarının ardiyesinde geçiriyordu.

            Yaşlılığın ‘verdiği bir işe yaramama’ stresinden dolayı kendi kendisine boşluğa düştüğünü sanıyor “yoksa iş yerinde oğullarıma ayak bağımı oluyorum” kuşkusuna kapılıyordu.

            Oğulları elleri para tutunca evlerini ayırsalar da hanımı ile yine eski evde oturuyorlar, ahır, inek, dana ve süt işlerine yine eskiden olduğu gibi devam ediyorlardı.

            Sabah evden çıkarken hanımı pazardan “şunları almayı unutma” diye sipariş vermişti. Pazar yerine gidip ihtiyaçlarını gördükten sonra “uygun fiyata bulursam eve beş on tavuk alayımda bari torunlar yumurtasından yerler “ düşüncesiyle tavuk pazarının yolunu tuttu. Sağı solu gezinirken kulağına “Mahmut Çavuuş, Mahmut Çavuş “ diye çağıran bir ses duydu, dönüp baktığında yıllar evvel bahçesini bellediği pazarda tavuk alım satımıyla uğraşan Hakkı Usta’yı tanımakta gecikmedi.

            Sağdan soldan konuşurlarken Hakkı usta kendisinden izin alarak arada sırada gelen müşterilerle ilgilenmeyi ihmal etmiyordu. Mahmut Çavuş tavuk almayı aklından çıkarmış vakit geçirememekten dert yanmaya başlamıştı. Hakkı Usta hem onu dinliyor hem de bir müşterisine sattığı yumurtaları sayıyordu.

           Hakkı Usta lafı öyle pek uzatanlardan değildi “usanacak ne var kardeşim, aha sana bir sürü tavuk, bu gün akşama kadar başımı

bekle, benden bir şeyler öğren, haftaya ne kadar istersen vereyim

sattığın senin satamadığın benim, kazancın bol olur inşallah.”

            Yasemin bir gün önce komşusu Sakine yengesine “daha ömrümde pazar nedir bilmedim görmedim yengem, ne olur seninle beraber gidelim, hem evin ihtiyacını görürüm hem de çoktandır

anamı babamı görmedim, duyduğuma göre babam pazarda tavuk satıyormuş görmek kısmetse görüp hasret gideririm, seni sana seni Allah'a, gel kırma beni yengem. Paran yoksa tek ödünç vereyim."

            Tavuk pazarı o gün çok kalabalıktı. Rengarenk tavuklar, hindiler, ördekler, takla güvercinler, kazlar, kırılmasın diye sepetlere samanla beraber konmuş yumurtalar ve bunları alıp satıcı onlarca kişiler. Kimileri tavuk beğeniyor, kimileri de yumurtadan kesilmiş tavuklarını evlerinden getirip oradaki alım satımcılar la takasa girip pazarlığa başlıyorlardı. Tavukların çoğu kafesli araçlarda müşteri beklerken çokları da ince tellerle çevrilmiş kafeslerinde kanat çırparken bazıları da horoza cilve yapıyorlardı. Gelen müşteriler beğendikleri tavukları satıcıya gösteriyorlar, onlarda ellerindeki ince çubuk demirden yapılmış özel aletlerini kafesin ufacık kapısından sokarak istenilen tavuğun ayağına geçirdikleri gibi dışarı çıkararak onların beğenisine sunuyorlardı.

            Yasemin yengesi Sakine ile Pazar alış verişlerini yaptıktan sonra ‘araya sora’ tavuk pazarını, orada da babasının yerini öğrendiler. Mahmut Çavuş’un o gün başı çok kalabalıktı. Hakkı ustadan mesleği kavradıktan sonra zamanla işini epey  ilerletmiş, piyasada bu yaşta isminden söz ettirir bir esnaf olmuştu. İşlere yetişemediğinden kendisine bir yardımcı aldıktan sonra işi bırakan

 Hakkı Usta'nın da araç ve gereçlerini satın alarak başka pazarlara da gider olmuştu.

            Yasemin Sakine yengesinden izin alarak babasına yaklaşıp "baba baba" dediyse de o anda bir müşterisine sattığı yumurtaları sayan babası oralı olmadı, sesi tavukların ötüşüne karışıp gitti. Az sonra Yasemin tekrar “baba, baba” dediyse de bir müşterisine elinde tuttuğu tavuğu satmaya çalışan babası onu fark etmeden bir müşteri sanarak “kızım sana da bakacağım dur hele” diyerek sakal ve alnından dökülen yorgunluk terlerine aldırmadan işine önem veriyordu.

            Yasemin babasının kendisini fark etmemesine çok üzülse de onu asıl üzen olanları pür dikkat izleyen komşusu Sakine yengesinin 'ya diline düşerse' korkusuydu.

            Babası adeta işinin delisi olmuş kafayı kaldırıp kızını bir türlü görmüyor, ya da görüyorsa o kalabalıkta onu fark edemiyordu.

 Hani atalar derler ya "görmekle bakmak farklıdır".

            Yasemin birkaç kez denese de yine sonuç değişmiyordu. Ya babası onu tanıyorsa da da o an için müşteriyi kaçırmama pahasına oralı olmuyor, ya da gerçekten dikkatli bakmadığından kızını müşterilerden ayırt edemiyordu.

            Yasemin arkadaşının işi fark etmesini istemediğinden olanların üstüne fazla durmayıp acısını içine atarak kendisini iki metre mesafeden izleyen arkadaşı Sakine’nin  yanına vararak

 sanki hiç bir şey olmamış gibi “VAA YENGE, BENDE ELİN ADAMINI BABAM SANDIYDIM” derken gözlerinden süzülenleri komşusuna göstermemeye çalışıyordu.

ERDOĞAN ÇALIŞKAN 28 11 2019 KIRŞEHİR  GERÇEK YAŞANMIŞLIKLAR

Öyküleri şahısları küçük düşürmek, mirasçılarını rencide etmek için yazmıyorum.

 

 

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıÖnceki Yazı
( Vaa Bende Babam Sandıydım başlıklı yazı İpcierdoğan tarafından 28.11.2019 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )