Namaz Kitabü's-salât (Namaz Bölümü) Devamı 3

NAMAZ
KİTABÜ'S-SALÂT (NAMAZ BÖLÜMÜ)
DEVAMI 3

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür…

Bundan sonra:

Îftitah Tekbirinin Şartları:

İftitah tekbirinin şartları her mezhebe göre kendi sınırları çerçevesinde aşağıya alınmıştır. Böylece, mezheblerin görüşlerini öğrenmek isteyenler, bu şartları kolayca bir arada bulup hafızalarına yerleştirebilirler.

Şafiiler dediler ki:  İftitah tekbirinin sahîh olabilmesi için on dört tane şart vardır. Bunlardan biri yerine getirilmediği takdirde namaza başlanmış sayılmaz. Bu şartları şöylece sıralayabiliriz: 
1. Tekbir, bilindiği takdirde arapça alınmalıdır. Kişi, Arapçayı bilmez ve öğrenmekten de âciz kalırsa bildiği dille tekbir alması sahîh olur. 
2. Kılınan namaz farz ise ve kişi de muktedir ise tekbiri ayakta almalıdır. Ama kılınan namaz nafile ise iftitah tekbirini oturmuş vaziyette almak sahîh olduğu gibi, bu namazı oturarak kılmak da sahîhtir. Kişi eğilmiş vaziyetteyken kıyama yakınsa aldığı iftitah tekbiri sahîh olur. Eğilmiş vaziyetteyken rükûa daha yakınsa aldığı tekbir sahîh olmaz. Bu hususta Şâfiîler, Hanefi ve Hanbelîlere muvafakat, Mâlikîlere ise muhalefet etmişlerdir. Zîrâ Mâlikîler derler ki: Eğilmiş vaziyetteyken alman tekbir, sadece bir durumda sahîh olur. Ki o da mesbûk olan kişinin bu vaziyette İmama ulaşıp uymaya niyet etmesi ve tekbir almasıdır. Şâfiîler derler ki; bu durumdaki kişinin rükû hâlinde İmama ulaşması zorunlu değildir. Aksine İmam, kendisinden önce rükûa varmış ise İmama uyacak kişi bu durumda tekbir alıp kendi başına rükûa gitse namazı sahîh olur. Ki bunun izahı da ileride yapılacaktır. 
3. Tekbir alırken “Allah” lafza-i celâlini ve “Ekber” kelimesini telâffuz etmelidir. 
4. “Allah” lafza-i celâlinin hemzesini uzatmamalıdır. Yani “Aaallahü Ekber” şeklinde telâffuz etmemelidir. Çünkü bu telâffuz, istifham anlamım taşıdığından tekbir alan kişi, “Aaallahü Ekber” dediğinde “Allah en büyüktür” değil de “Allah en büyük müdür?” demiş olmaktadır. 
5. Ekber kelimesini telâffuz ederken “ba” harfini uzatarak “ekbaar” dememelidir. Bu telâffuz ile namaz sahîh olmaz. “Ekbaar” derken büyük davul, “ikbaar” derken de bir çeşit hayız mânâsı kastedilmiş olur. Bunu bilerek söyleyen kişi, hâşâ Allah'a sövmüş olur ki, dînden çıkar. 
6. “Ekber” kelimesinin “ba” harfini şeddeli olarak telâffuz etmemelidir. “Allahü Ekibber” diyerek tekbir alan kişi, namaza girmiş olmaz. 
7. “Allah” kelimesiyle “ekber” kelimesi arasına sâkîn bir “vav” koymamalıdır. Bu araya harekeli bir “vav” da koymamalıdır. “Allahuû ekber” veya “Allahü vekber” diyerek tekbir alan kişinin namazı başlamış olmaz. 
8. “Allah” lafza-i celâlinden önce “vav” harfini telâffuz etmemelidir. “Vallahü ekber” diyen kişinin de namazı başlamış sayılmaz. 
9. “Allah” kelimesiyle “ekber” kelimesi arasında uzun veya kısa bir duraklama yapılmamalıdır. Mûtemed görüş budur. Şöyle ki: “Allah” dedikten sonra azıcık susup arkasından “ekber” denilecek olursa namaza girilmiş olunmaz. “Allah” kelimesini telâffuz ettikten sonra uzun bir müddet susup ondan sonra “ekber” diyecek olursa bu durumda zâten namaza başlamış sayılmaz. “Ekber” kelimesinin başına lâm-ı ta'rîf koymanın bir zararı olmaz,Kişi, “Allahü'l-Ekber”diyecek olursa tekbiri sahîh olur.Aynı şekilde Allah'a lâyık olduğu bir vasfı takacak olursa bunun da bir zararı olmaz. Şöyle ki: “Allahü'l-azîmü'l-Ekber” veya “Allahü'r-Rahmânü'r-Rahîmü Ekber” diyecek olursa yine tekbiri sahîh olur. Ama Allah'a iki kelimelik bir vasıftan fazla bir tavsifte bulunursa, bu tekbiri uzatacağından namaza başlamış sayılmaz. Şöyle ki: “Allahü'l-Azîmü'l-kerîmü'r-rahîmü Ekber” diyecek olursa bu tekbiri sahîh olmaz. “Allah” lafza-i celâli ile “ekber” kelimesi arasına bir zamir veya nida edatını koyacak olursa yine tekbiri sahîh olmaz. Mesel⠓Allahü hüve ekber” veya “Allahü yâ rahmanü ekber” diyecek olursa tekbiri sahîh olmaz. 
10. Kişi, aldığı tekbiri kendisi işitmelidir. Eğer gizlice tekbir alır da kendisi duymazsa tekbiri sahîh olmaz. Ancak sağır veya dilsiz olan veya gürültü ya da kavga yapılan bir yerde tekbir alan kişinin aldığı tekbiri duyması şart değildir. Yalnız dilsiz ve sağırların, aldıkları tekbiri mümkün mertebe becerilerini kullanarak almaları gerekir. Meselâ dilsizlik arızî bir durumsa kişi, dilini veya dudaklarını tekbirde oynatabiliyorsa bu kadarını yapması vâcib olur. 
11. Vaktin girmesi. Kişi eğer farz namaz veya vakte bağlı nafile bir namaz veya bir sebebe bağlı nafile bir namazı kılacaksa bunların iftitah tekbirini alırken vaktin girmiş olması da şarttır. 
12. İftitah tekbirim alırken kıbleye yönelik olmalıdır. Eğer kıbleye yönelmenin farzlığı bir kişiden sakıt olmuşsa bu kişinin iftitah tekbirini alırken kıbleye yönelmesi şart olmaz. 
13. Kişi eğer namazını İmama uyarak kılacaksa, İmamın tekbir almasından sonra kendisi iftitah tekbirini almalıdır. 
14. Tekbiri, kıraatin sahih olduğu bir yerde almalıdır. Kıraatin sahîh olduğu yerler, ileride 
anlatılacaktır. 
Hanefiler dediler ki: İftitah tekbirinin yirmi şartı vardır: 
1. Vakit girmiş olmalıdır. Kılınacak namaz, farz bir namazsa bunun iftitah tekbirini vaktin girmesinden sonra almalıdır. Vaktin girmesinden önce alınan iftitah tekbiri bâtıl olur. 
2. Namaz kılan kişi, vaktin girdiğini yakînen bilmelidir. Veya girdiğine galip bir zanla kanaat getirmelidir. Ama vaktin girdiği hususunda şüphe eder de buna rağmen iftitah tekbirini alırsa, vaktin girmiş olduğu daha sonra anlaşılsa bile aldığı tekbir sahîh olmaz. 
3. İftitah tekbirini alırken avret yerleri örtülü olmalıdır. Avret yerlerine ilişkin açıklama, namaz bahsinde geçmiştir. Kişi avreti açıkken iftitah tekbirini alır da sonra kapatacak olursa kıldığı namaz sahîh olur. 
4. İftitah tekbirini alan kişinin büyük ve küçük hadesten ve de necasetten temiz olması gereklidir. Vücûdunda veya elbisesinde veya namaz kılacağı yerde afvedilmeyen bir necasetin bulunması hâlinde kişinin almış olduğu iftitah tekbiri sahîh olmaz. Kendisinden afvedilmeyen veya afvedilen necasetlerle ilgili açıklama taharet bahislerinde yapılmıştır. Kişi kendisinin üzerinde necaset olduğunu zanneder de buna rağmen tekbir alırsa, daha sonra temiz olduğu anlaşılsa bile tekbiri bâtıl olur. 
5. Farz veya vâcib bir namazı veya sabah namazının iki rek'atlik sünnetini kılacak kişinin iftitah tekbirim ayakta alması gerekir. Diğer nafilelere gelince bunlarınkini ayapa almak zorunlu değildir. Bu namazların iftitah tekbirini oturarak almak da sahîh olur. Kişi, iftitah tekbirini alırken eğik vaziyette bulunur da bu eğikliği kıyam hâline yakınsa herhangi bir sakınca sözkonusu olmaz. Ama bu ezikliği rükû hâline yakın olursa tekbire zaran olur. Tabiî bu anlattığımız husus, kişinin ayakta durmaya muktedîr olması hâlini ilgilendirmektedir. Bir kişi rükû hâlinde İmama ulaşır da İmamın arkasında iftitah tekbirini alırsa, tekbir alırken ayaktaysa tekbiri sahîh olur. Ama “Allah” derken ayakta, “ekber” derken de rükûda olursa namazı sahîh olmaz. Namazın başlangıcında İmama kavuşan kişi, İmam “Allahü ekber” cümlesini tamamlamadan kendisi, Allah diyecek olursa yine tekbiri ve dolayısıyla namazı sahîh olmaz. 
6. İftitah tekbirini almakta olan kişi, namazın aslına, meselâ namazın farzına niyet etmelidir. 
7. İftitah tekbirini almakta olan kişi, kılacağı namazın öğle veya ikindi veya akşam namazı olduğunu belirtmelidir. Eğer belirtmeden iftitah tekbirini alacak olursa namazı sahîh olmaz. 
8. İftitah tekbirini alan kişi, iki rek'atlik tavaf namazını veya adak, bayram namazlarını, vitir namazını kılarken veya daha önce nafile olarak başlayıp da herhangi bir sebebten ötürü bozulan bir namazı iade ederken bu namazların vâcib olduğunu da belirtmelidir. Çünkü bu sayılan namazların tümü vacibtir. İftitah tekbirlerini alırken de vâcib olduklarını belirtmek gerekir. Diğer nafilelere gelince, zâten önce de söylendiği gibi bunları iftitah tekbiri esnasında belirtmek şart değildir. 
9. İftitah tekbirini alırken bizzat kendisi bu sesi duymalıdır. Fısıltı hâlinde veya içten tekbir alan kişinin tekbiri sahîh olmaz. Namazın euzü besmelesi, kıraatleri, tesbihleri ve salavâtı da bu açıdan iftitah tekbirinin hükmüne tabidirler. Yemin ve talâk da fısıltı hâlinde veya içten söylendikleri takdirde Hanefîlere göre geçerli sayılmazlar. Ancak bunlarla ilgili söz söyleyen kişi, kendi duyacağı kadar bir sesle söylemelidir, aksi takdirde bunlar geçerli sayılmazlar. 
10. İftitah tekbiri alan kişinin bir zikir cümlesi telâffuz etmesi gerekir. Sözgelimi, “Allahü ekber” veya “Sübhanallah” veya “El-hümdü lillah” demesi şarttır. Cümle olarak değil de bir tek kelimeyi telâffuz eden kişinin iftitah tekbiri sahîh olmaz. Ki bununla ilgili geniş açıklama, iftitah tekbirinin şekli bölümünde yapılmıştır. 
11. İftitah tekbiri alan kişinin telâffuz edeceği zikir cümlesi sırf Allah'a mahsûs bir zikir olmalıdır. Eğer bu zikir cümlesi namaz kılan kişinin af talebinde bulunma gibi bir ihtiyâcım kapsayacak olursa tekbir sahîh olmaz. 
12. İftitah tekbiri yerine “besmele” çekmek sahîh olmaz. 
13. Lafza-i celâlin sonundaki “h” harfi mutlak surette telâffuz edilmelidir. Telâffuz edilmediği takdirde tekbir ve dolayısıyla namaz bâtıl olur. 
14. Lafza-i celâlin ikinci “lâm”ı biraz uzatılmalıdır. Uzatılmadığı takdirde alınan tekbirin sahîh olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Yine bir hayvan keserken alman tekbirde de lafza-i celâlin ikinci “lâm”ı uzatılmadığı takdirde kesilen hayvanın etinin helâl olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Şu halde ihtiyat gereği olarak ikinci “lâm”ı uzatmak gerekir.
15. “Allah” kelimesinin başındaki hemze ile “ekber” kelimesinin başındaki hemzeyi uzatmamak gerekir. Meselâ tekbir alan kişi, “Aaallahü eeekber” diyecek olursa namazı sahîh olmaz. Çünkü hemzenin uzatılmasında istifham mânâsı mevcüddur. Bu şekilde tekbir alan kişi hâşâ, “Allah en büyük müdür?” demekte olduğundan Rabbînin varlığından ve büyüklüğünden şüpheye düşmüş olmaktadır. Ki bu durumda kıldığı namaz sahîh olmaz. Eğer bunu kasıtlı olarak söylerse kâfir olur. Bilmeyerek bu hemzeyi uzatanlar fahiş bir hataya düşmüş olmaktadırlar. Her ne kadar maksatları Allah'a nida olsa bile bunda vehim kokusu olduğundan ötürü bu, çok büyük bir hata olmaktadır. Ama kasıtlı olarak istifham manâsını niyetlerinde bulunduracak olurlarsa dinden çıkmış olurlar. Her halükârda hemzenin uzatılmasıyla alınan tekbirden ötürü namaz bâtıl olur. Bilindiği gibi Şâfiîler de bu hükümde Hânefîlere muvafakat etmişlerdir. 
16. “Ekber” kelimesinin “ba” harfi de uzatılmamalıdır. Tekbir alan kişi, “Allahü ekbâr” diyecek olursa kıldığı namaz bâtıl olur. Çünkü “ekbâr” kelimesi, “kebr” kelimesinin çoğulu olup büyük davul demektir. “İkbâr” denilecek olursa bu da hayız kanının bir başka adı demek olur. Bunları bilerek ve bu mânâları kasdederek telâffuz eden kişi küfre girer. Her halükârda bu şekilde telâffuz edilen tekbirler namazı iptal ederler. 
17. Niyetle iftitah tekbiri arasına namazla ilgisi olmayan bir fasıla konmamalıdır. Meselâ bir kişi namaza niyet eder de bundan sonra namazla ilgisi olmayan bir iş yaparsa, diyelim ki konuşur veya dişlerinin arasında kalan nohut kadarcık yemek kalıntısını yerse veya bir şey içerse veya kasıtlı olarak öksürürse bundan sonra da yeniden niyet etmeksizin iftitah tekbirini alırsa kıldığı namaz sahîh olmaz. Ama niyetle iftitah tekbiri arasına yolda giderken kimseyle konuşmayarak veya başka bir iş yapmayarak mescide yürüyüp gitme gibi namazla ilgili bir fasıla koyarsa kıldığı namaz sahîh olur. Nitekim bu husus, niyet bahsinde de açıklanmıştır. 
18. İftitah tekbiri niyetten önceye alınmamalıdır. Bir kişi önce iftitah tekbirini alır, sonra namaza niyet ederse namazı sahîh olmaz. İftitah tekbiri sahîh olmayan kişinin namazı da tümden bâtıl olur. Zîrâ bilindiği gibi iftitah tekbiri, namazın şartlarından bir tanesidir. 
19. İftitah tekbirini alacak kişi, farzı vâcib ve nafilelerden ayırd edebilmelidir. 
20. Yine bu kişi, hadesten ve necasetten temiz olmanın gerekliliğine itikâd etmelidir. Hanefîler, iftitah tekbirinin arapça alınmasının şart olmadığını söylemişlerdir. Başka bir dille alınan iftitah tekbiri, geçerli olup bununla kılınan namaz sahîh olur. Kişi Arapça tekbir almaya muktedir de olsa âciz de olsa, Arapçadan başka bir dille iftitah tekbiri alırsa kılacağı namaz sahîh olur. Ancak bildiği halde Arapçadan başka bir dille iftitah tekbirini alması tahrîmen mekruhtur. 
Malikiler dediler ki: İftitah tekbirinin on şartı vardır: 
1. Kişi muktedir olduğu takdirde iftitah tekbirini Arapça almalıdır. Ama Arap olmayan bir kişinin bu tekbiri alması tümden vâcib olmaz. Sadece niyetle namaza girerek veya bildiği dile tercüme ederek iftitah tekbirini alacak olursa kuvvetli görüşe göre namazı bâtıl olmaz. Ama arapça tekbir getirebilecek kişinin mutlak surette Allahü ekber diyerek tekbir alması zorunludur. Başka bir lâfızla Arapça olsa bile tekbir getirilmesi caiz olmaz. Mâlikîler, bu görüşleriyle Şafiî ve Hânefîlere muhalefet etmişlerdir. Ancak Şâfiîler, “Allah” lafzıyla “ekber” lâfzı arasına bir fasıla konulmasının caiz olabileceğini söylemişlerdir. Meselâ tekbir alan kişi, “Allahür-rahmanü ekber” diyecek olursa iftitah tekbiri sahîh olur. Yine Şâfiîler Arapçaya muktedir olmayan kişinin, iftitah tekbirini arapçadan başka dille almasının da caiz olabileceğini söylemişlerdir. Ki bu hususta Şâfiîler, Mâlikîlere muhalefet etmişlerdir. Hânefîlere gelince bunlar, Arapçaya muktedir olmayan kişinin, iftitah tekbirini Arapçadan başka dille almasını da kerahetsiz olarak caiz görmüşlerdir. Arapçaya muktedir olan kişinin durumuna gelince demişlerdir kî; kişi arapçadan başka dille iftitah tekbirini alırsa namazı tahrîmen mekruh olmakla birlikte yine de sahîh olur. 
2. İftitah tekbirini alacak kişi, farz namazını kilacaksa gücü yettiği takdirde ayakta tekbir almalıdır. Eğer eğilmiş vaziyetteyken bu eğikliği ister ayakta durmaya yakın olsun, ister rükûa yakın olsun mutlak surette namazı bâtıl olur. Ancak mesbûk olarak İmama tâbi olacak kişi, İmam rükûdan kalkmadan önce eğilerek tekbir alırsa bu durumda alınan tekbiri sahîh olur. Yalnız bu rek'ati kılmış sayılmayıp, İmamın selâmından sonra iade etmesi gerekir. Eğer İmam rükûdayken kendisi ayakta tekbir alıp da rükûa varırsa, İmam da henüz rükûdan kalkmamışsa bu rek'atı İmamla birlikte kılmış 
sayılır. Bu hususta iki görüş olmakla birlikte en kuvvetlisi, sözü edilen bu rek'atin, İmamla birlikte kılınmış olduğu doğrultusundadır. Yalnız bu kişinin iftitah tekbirini tek olarak almaya niyet etmesi veya rükû ile birlikte almaya niyet etmesi gerekir. Sadece rükûa niyet ederse namaza girmiş sayılmaz. Bu durumda namazını kesmesi de doğru olmaz. Tersine, İmamla birlikte namaza devam etmesi, İmama saygı nedeniyle gerekli olur. İmam selâm verdikten sonra da yeniden kılması îcâb eder. 
3. Lafza-i celâli, “ekber” kelimesinden önce telâffuz etmelidir. Yani, “Allahü Ekber” diyerek tekbir almalıdır. “Ekber Allah” diyecek olursa bu tekbiri bütün Mâlikîlere göre ittifakla sahîh olmaz. 
4. İstifham (soru) manâsım kastederek lafza-i celâlin başındaki hemze uzatılmamalıdır. Ama istifham kastıyla değil de nida (çağrı) kastıyla veya hiç bir kasıt gütmeksizin hemzeyi uzatacak olursa, Mâlikîlere göre bunun bir zararı olmaz. 
5. Büyük davul manasım kastederek “Ekbâr” diyerek “ba” harfi uzatılmamalıdır. Bunu kasıtlı olarak söyleyen kişi hâşâ, Allah'a sövmüş olur. Ama bunu kasdetmeyerek söyleyecek olursa bir sakıncası olmaz. Bu hususta Mâlikîler, üç mezheb İmamına muhalefet etmişlerdir. Çünkü üç mezheb İmamı, bu şekilde alman tekbirin bâtıl olacağı hususunda görüş birliği etmişlerdir. 
6. Lafza-i celâlin ikinci “lâm”mı medd-i tabiî kadar uzatmak gerekir. Bu hususta mezheblerin görüş birliği vardır. 
7. Lafza-i celâlin sonundaki “he” harfi mutlak olarak telâffuz edilmelidir. “H” siz olarak “Alla ekber” diyen kişinin tekbiri sahîh olmaz. Bu hususta ittifak vardır. Ama lafza-i celâlin sonundaki “h”yı uzatarak bir “vav” harfinin meydana gelmesi hâlinde alınan tekbir, Hanefi ve Mâlikîlere göre sahih olur. Şafiî ve Hanbelîlerse buna muhalefet etmişlerdir. 
Şâfiîler derler ki: Namaz kılan kişi eğer avam tabakasındansa bu, onun için afvedilecek bir hatadır. Eğer avamdan değilse bu onun için afvedilecek bir hata olmaz. Bunu yaptığı takdirde tekbiri bâtıl olur. 
Hanbelîler derler ki: Bu şekilde telâffuz ederek tekbir alan kişinin, her halükârda mutlak olarak tekbiri bâtıl olur. 
8. Lafza-i celâl ile “ekber” kelimesinin arasına bir sessizlik fasılası konmamalıdır. Şöyle ki: “Allah” deyip sustuktan bir müddet sonra “ekber” kelimesini telâffuz eden kişinin aradaki susuşu, örfe göre uzun sürmüşse bütün mezheblerin İttifakına göre tekbire zararı olur. Susması kısa sürmüşse bir zararı olmaz. Mâlikîler kısa susmanın ölçüsünü örfün takdirine bırakmışlardır. Şâfiîlere gelince bunlar, derler ki: Kısa susma süresi, kişinin soluk almak için durakladığı süredir. Veya kekeleyen kişinin kelimeyi düzgün çıkarmak için beklediği süredir. Hanefî ve Hanbelîlere gelince bunlar derler ki: Aradaki susma süresi kişinin az da olsa konuşabileceği bir zaman kadarsa bu, tekbir için sakıncalı olur. 
9. “Allah” lafza-i celâli ile “ekber” kelimesi arasına az olsun çok olsun bir harfle de olsa fasıla konmamalıdır. Meselâ bir kişi, “Allahü'l-Ekber” diyecek olursa tekbiri sahîh olmaz. Bu hükümde Hanbelî ve Mâlikîler ittifak etmişlerdir. Hanefîlere gelince bunlar, “Allah” lafza-i celâli ile “ekber” kelimesi arasına lâm-ı tarifin fasıla olarak konulmasını câİz görmüşlerdir. “Allahü'l-ekber” veya “Allahü'l-Kebir” diyerek iftitah tekbirini alan kişinin tekbiri sahîh olur. Aynı şekilde “Allahü kebir” diyenin de tekbiri sahih olur. Şâfiîlere gelince; bilindiği gibi bunlar lafza-i celâl ile “ekber” kelimesi arasına Allah'ın sıfatlarından bazılarının, iki kelimeyi geçmemek kaydıyla, fasıla olarak konulmasını caiz görmüşlerdir. Mesel⠓Allahü'r-Rahmanü'r-Rahîmü ekber” diyen kişinin tekbiri sahîh olur. Nitekim bu husus, Şafiî mezhebinde daha önce açıklanmıştı. 
10. İftitah tekbirini alan kişi dilini hareket ettirmelidir. Dilini hareket ettirmeksizin içten tekbir alan kişinin tekbiri sahîh olmaz. Tekbir alırken kendisinin duyacağı kadar yüksek sesle alması bu mezhebe göre şart değildir. Dilsiz kişinin tekbir alma zorunluluğu bu mezhebe göre yoktur. Sadece niyet etmesi yeterli olur. Bu görüşleriyle de Mâlikîler, üç mezhebe muhalefet etmişlerdir. Çünkü her üç mezheb de tekbir alan kişinin kendi duyacağı kadar yüksek sesle almasını şart koşmuşlardır. Sadece dilini oynatarak tekbir alan kişinin tekbirinin bâtıl olacağını söylemişlerdir. Ancak dilsiz olan kişi Hanefî ve Hanbelî mezheblerine göre bu yükümlülükten muaf tutulmuştur. 
Şâfiîlere gelince, bunlar derler ki: Dilsiz kişi tekbir alırken mümkün mertebe dilini ve dudaklarını hareket ettirmelidir. Şunu da söyleyelim ki; kıbleye yönelme, avret yerlerini örtme, temizlik ve benzeri gibi namazın sıhhati için gerekli olan şartlar, iftitah tekbiri için de gereklidir. 
Hanbeliler dediler ki: İftitah tekbirinin dokuz şartı vardır: 
1. İftitah tekbiri, “Allah” lafza-i celâli ile “ekber” kelimesinden teşekkül etmelidir. “Allahü Ekber” cümlesinden başka bir cümle ile tekbir alan kişinin namazı bâtıl olur. Hanbelîlerle Mâlikîler, bu cümleden başka cümleyle alınacak tekbirin geçerli olmayacağı hususunda görüş birliği etmişlerdir. Meselâ namaz kılacak kişi, “Ekber Allah” veya “Allahü'l-Ekber” veya “Allahü'1-kebir” veya “ Allahü'l-Celîl” veya bunlardan başka Allah'ı ululayan ifadeleri kullanarak tekbir alırsa tekbiri bâtıl olur. Yine aynı şekilde sadece Allah diyenin tekbjri de bâtıl olur. Allahü ekber dedikten sonra tekbire Allah'ın sıfatlarından birini ekleyen kişi meselâ, “Allahü Ekber ve a'zam” veya “Allahü ekber ve eceli” diyen kişinin namazı mekruh olmakla birlikte sahîh olur. Yine bunun gibi “Allahü ekberü kebiren” diyen kişinin de namazı kerâhetle birlikte sahîh olur. Bilindiği gibi 
Şâfiîler derler ki: “Allah” lafza-i celâli ile “ekber” kelimesi arasına, Allah'ın sıfatlarından bir veya iki kelimeyi eklemek, mesel⠓Allahü'r-Rahmânü'r-Rahîmü ekber” demek tekbire zarar vermez. 
Hanefîler de derler ki: “Allah” lafza-i celâli ile “ekber” kelimesi arasına lâm-ı tarif koymak tekbire zarar vermez. Mesel⠓Allahü'l-Ekber” diyenin tekbiri Hanefîlere göre sahîh olur. Yİne aynı şekilde “Allahü kebir” diyenin de tekbiri Hanefîlere göre geçerli sayılır. 
2. İftitah tekbirini alan kişinin, muktedir olması hâlinde ayakta tekbir alması gerekir. Tekbir alırken kişinin tam dik olarak durması da zorunlu değildir. Eğik vaziyetteyken alınan tekbir sahîh olur. Ancak rükû hâline yakın olursa tekbir sahîh olmaz. Yine tümden rükû halinde veya oturarak alınırsa veyahut da tekbirin bir kısmı ayakta, diğer kısmı da rükû hâlinde veya oturarak alınırsa kılınan namaz farz da olsa, vâcib de olsa nafile olarak gerçekleşir. Eğer vakti varsa bu namazı nafile olarak tamamlar. Vakti darsa namazı kesip yeniden ayakta tekbir alarak namaza başlaması vâcib olur. 
3. “Allah” lafza-i celâlinin hemzesi uzatılmamalıdır. 
4. Ekber kelimesinin “ba”sı, “ekbaar” diyerek uzatılmamalıdır. Mâlikîlerin bu husustaki muhalefetleri ve “ekbaar” kelimesinin ne anlama geldiği önceki sayfalarda açıklanmıştır. 
5. İftitah tekbirinin arapça telâffuz edilmesi gerekir. Arapça öğrenmekten âciz kalan kişi, Şâfiîlerin de dedikleri gibi iftitah tekbirini, bildiği dille alır. Kendi bildiği dille de olsa iftitah tekbirini terkeden kişi, verilen emri yerine getirmediği takdirde namazı sahîh olmaz. Mâlikîler bu görüşe muhaliftirler. Kişi, Arapça veya başka dille tekbir almaktan âciz olursa, dilsiz kimsenin de muaf tutulması gibi iftitah tekbirini almaktan muaf tutulur. Eğer sadece “Allah” lâfzını söyleyip de “ekber” lâfzını telâffuz edemezse yapabildiği kadarıyla tekbir alması gerekir. Dilsiz kişinin tekbir alırken dilini oynatması vâcib değildir. Çünkü şeriat koyucu onu bu zorlukla yükümlü kılmamıştır. Dilsizin bu uğurda çabalaması anlamsızdır. Şâfiîler bu görüşe muhaliftirler. 
6. “Allah” Iafza-i celâlinin “ha” harfini uzatarak sonunda “vav”ın meydana getirilmesi hâlinde alınan tekbir geçersiz olur. 
7. “Alla ekber” diyerek Iafza-i celâlin sonundaki “ha”yı telaffuz etmeyen kişinin iftitah tekbiri sahîh olmaz. 
8. Lafza-i celâl ile “ekber” kelimesinin arasına “'vav” harfi konmamalıdır. “Allahü vekber” diyenin tekbiri sahîh olmaz. 
9. Lafza-i celâl ile “ekber” kelimesinin arasına az da olsa bir söz söyleyecek kadar sessizlik fasılası konmamalıdır. Namaz için şart olan kıbleye yönelme, avret yerini örtme, temizlik ve benzeri şartlar, iftitah tekbiri için de gerekli olan şartlardır. 205 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 297-306.)

3. Kıyam

Namazın farzlarının üçüncüsü kıyam (ayakta durma) dır. Muktedir olduktan sonra, farz namazını kılmakta olan kişinin bütün rek'atleri ayakta kılmasının farz oluşu hususunda mezhebler görüş birliği etmişlerdir. Ama kişi bir hastalık veya benzeri bir sebebten ötürü kıyamdan âciz kalırsa bu durumda sözü edilen yükümlülükten muaf olur. Yapabildiği kadarıyla ve yapabildiği şekilde namazını kılar. Nitekim bu husus, hasta kimselerin namazı bahsinde de ele alınacaktır. Sünnet, mendup ve benzeri namazlara gelince bunları ayakta kılmak farz değildir. Aksine, namaz kılan kişi, muktedir de olsa bunları oturarak kılabilir. Bu hüküm üzerinde de mezhebler görüş birliği etmişlerdir. Ancak Hanefilerin farz olmayan bazı sünnet namazlara ilişkin tafsîlâtları vardır ki,onları da aşağıda anlatmış bulunmaktayız.
Hanefiler dediler ki: Beş vakit farz namazlarda kıyam farz olduğu gibi, vitir namazında da kıyam farzdır. Bu namazın oturarak kılınması sahîh olmaz. Adak namazlarıyla sabah namazının iki rek'atlık sünneti de bu cümledendir. Bunların da oturarak kılınmaları sahîh olmaz.
Namaz kılan kişi, farz, sünnet veya mendub olan kıraati ifâ etmek için ayakta durduğu müddetçe kendisi için kıyam farzdır. Yine kıyam esnasında kendisinden yapması istenilen işler için de ayakta durması farzdır. Bu hususta Şafiî ve Hanbelîler görüş birliği etmişlerdir. Hanefî ve Mâlikîlere gelince onların bu husustaki görüşleri aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Farz olan kıyam miktarı, kıraate yetecek kadar olan kıyamdır. Ki farz olan kıraat; bir uzun âyet veya üç kısa âyettir. Bununla ilgili açıklama, Fâtiha'nm okunması bahsinde yapılacaktır. Bu kadardan fazlası eğer bir vacibin edasından ötürü ise, kıyam vâcib olur. Eğer bir mendubun edasından ötürü ise kıyam mendub olur. 
Hanefîler derler ki: Bu hüküm, kıraatin vukuundan öncesine ilişkindir. Ama kıraati ayaktayken uzatan kişinin kıyamı, okuduğu sürece farz olur. Bu haldeyken Kur'an-ı Kerim'in tümünü okuyacak olsa bile, kıyamda durması farz olur. Bir kişi, ayaktayken bir âyet okur da oturduktan sonra geri kalan kıraati tamamlayacak olursa sahîh olmaz. Hanefî, Şafiî ve Hanbelîler arasında bu meselede meydana gelen anlaşmazlık, kıyamın uzatılıp kısaltılmasiyla kazanılacak sevabın değişik olmasına ilişkindir. 
Şâfiîlerle Hanbelîler derler ki: Namazdaki kişi kıyamı uzatacak olursa farz sevabını alır. Namazın sünnetlerinden birini terk ederek kıyamı kısaltacak olursa, sünneti terketmekten ötürü cezâlandırılmasa bile kıyamı kısaltmaktan ötürü cezalandırılır. 
Hanefîlere gelince bunlar derler ki: Kişi gereğinden fazla olarak kıyamı uzatırsa farz sevabı kazanır. Bir sünneti terk etmekle kıyamı kısaltacak olursa günahkâr olmaz. Şâfiîlerle Hanbelîler bu görüşte Hanefîlere muvafakat etselerdi aralarında ihtilâf kalmayacaktı. 
Malikiler dediler ki: Farz namazlarda iftitah tekbiri alınırken, Fatiha okunurken, rükûa eğilinecekken kıyama durmak farzdır. Zammı sûre okurken kıyamda durmak sünnettir. Meselâ zammı sûre okurken bir şeye yaslanır da bu dayanak giderildiği takdirde kendisi düşecek olsa bile namazı bozulmaz. Ama Fatiha okurken veya rükûa eğilinirken böyle bir şeye dayanan kişinin namazı bozulur. Mâlikîler, diğer mezheblerle görüş birliği ederek zammı sûre okurken kıyam, her ne kadar farz değilse bile oturarak okuyan kişinin namazın şeklini değiştirmiş olduğu gerekçesiyle namazının bâtıl olacağını söylemişlerdir. 206 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 307-308.)

4- Fâtiha'nın Okunması

Namazın farzlarının dördüncüsü, Fâtiha'nın okunmasıdır. Fatiha ile ilgili beş husus vardır. Bunları şöylece açıklayabiliriz: 
1. Fâtiha'yı namazda okumak, bütün mezheblerin ittifakıyla farz mıdır, değil midir? 
2. Farz olsun, nafile olsun namazın bütün rek'atlerinde Fatiha okumak farz mıdır, değil midir? 
3. Münferid olsun, İmam veya İmama uyan olsun namaz kılmakta olan kişilerin tümünün Fatiha okumaları farz mıdır, değil midir? 
4. Fatihayı okumaktan âciz olan kişinin hükmü ne olacaktır? 
5. Fatihayı okuyan kişinin bizzat kendisinin, bu okuduğunu işitmesi farz mıdır, değil midir? Okuyan kişi dilini oynatıp da telâffuz ettiğini duymazsa Fatihası sahîh olur mu, olmaz mı? Şimdi de, sorulan bu soruları sırasıyla cevablandırmaya çalışalım: 
1, 2. Namaz, farz oisun olmasın bütün rek'atlarında Fatiha okumak farzdır. Kasıtlı olarak namazın bir rek'atında Fatiha okumayan kişinin namazı bâtıl olur. Unutarak terk edene gelince; bu kişi, Fatiha okumadığı rek'ati, sehiv secdesi bahsinde anlatılacak şekilde iade etmelidir. Hanefîler, üç mezhebe muhalefet ederek demişlerdir ki: Namazda Fatihanın okunması farz değil, vâcibtir; sünnet-i müekkede de denilebilir. Şu halde Fatihayı kasıtlı olarak terk eden kişinin namazı bâtıl olmaz. Hanefîlerin buna ilişkin delilleri ve tafsilâtı aşağıya alınmıştır. 

Hanefiler dediler ki: Farz olan, özellikle Fatihayı okumak değil de mutlak olarak Kur'an okumaktır. Bunu teyid meyâmnda da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Fatihanın okunmasının farz olduğunu ileri sürenler, Peygamber Efendimizin şu hadîs-i şerîfini delîl olarak göstermektedirler:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “O halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun.” 207 (Müzzemmil: 73/20.) 

Burada maksat, Kur'an-ı Kerîm'in herhangi bir yerini okumaktır. İnsana emredilen de budur. Buharı ve Müslim'in Sahîh'lerİnde rivayet edilen bir hadîse göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: 

“Namaza kalktığın   zaman abdestini tam al, ondan sonra kıbleye yönel. Daha sonra da Kur'an'dan sana kolay geleni oku.” 208 (Buhârî, vudu’; Bâb: 29; Müslim, Taharet, Bâb: 25.) 

Bir başka hadîs-i şeriflerinde de Peygamber (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmaktadırlar: 

“Kıraat olmaksızın namaz olmaz.” 209 (Müslim, Salât, Bâb: 42.) 

Farz namazların iki rek'atinde kıraat farzdır. Bu iki rek'atin de önceki iki rek'at olması vâcibtir. Nitekim bu ilk iki rek'atta Fatihanın okunması da vâcibtir. Dört rek'atli farz namazlarda ilk iki rek'atte okumayan kişi, sonraki iki rek'atte okumalıdır. Böyle yaptığı takdirde namazı sahîh olur. Ancak vacibi terketmiş olur. Fatihayı unutarak okumayan kişinin sehiv secdesi yapması gerekir. Sehiv secdesi yapmayan kişinin namazı iade etmesi icâb eder. Tıpkı bir vacibi kasten terk eden kişinin de namazı iade etmesi gerektiği gibi. İâde etmeyen kişi, namazı sahîh olmakla birlikte günahkâr olur. Farz namazların üçüncü ve dördüncü rek'atlerine gelince, bunlarda Fatihayı okumak sünnettir. Nafile namazların bütün restlerinde Fatihayı okumak vâcibtir. Nafile namazların her iki rek'ati müstakil birer namaz olarak kabul edilirler. Bu iki rek'ati başka rek'atlerle birleştiren, meselâ bir selâmla dört rek'at nafile kılan kişi, yine her dört rek'atte Fatiha okumak zorundadır. Hanefîler vitir namazını da bu hususta nafile namazların hükmüne tâbi kılmışlardır. Dolayısıyla vitrin de bütün rek'atlarinde Fatiha okumak vacibtir. Farz olan kıraat miktarı üç kısa âyet veya bunlara denk gelen uzun bir âyettir. En ihtiyatlı görüş budur. 

“Fâtihat'ül-kitabı okumayan kişinin namazı olmaz.” 210 (İbn Mâce, İkâmet, Bâb: 11; Tirmizî, Mevâkit, Bâb: 69.) 

3. İmama uyan kimsenin Fatihayı okumasının farz olup olmadığı hususunda mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.
Şafiiler dediler ki: İmama uyan kişinin, Fatihayı İmamın ardı sıra okuması farzdır..Ancak İmam, Fatihanın bir kısmını veya tümünü okuduktan sonra İmama kavuşup da tâbi olan kişini Fatihasını İmam üstlenir. Eğer İmam üstlenmeye ehilse... Yani kendisinin abdestsiz olduğu sonradan anlaşılmamışsa Fatihasını üstlenir. Veyahut da farzdan zâid bir rek'atte İmama uyan kişinin Fatihasını da İmam üstlenir. 
Hanefiler dediler ki: İmama uyan kişinin, İmamın peşisıra Fatihayı okuması tahrîmen mekruh olur. Bu namaz ister İmamın seslice kıraatte bulunduğu bir namaz olsun, ister sessizce kıraatte bulunduğu bir namaz olsun aynı hükme tâbidir. Zîrâ Peygamber (s.a.s.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: 

“İmamı olan kişinin, İmamının kıraati, kendisinin de kırâetidir.” 211 (İbn Mâce, İkâmet, Bâb: 13.)
 
Şunu da kaydedelim ki: İmama uyan kişinin okumasını sahabenin ileri gelenlerinden seksen kadar kişi menetmiştir. Ki bunların başında Hz. Ali ile Abdullah bin Abbâs, Abdullah İbn Mes'ûd ve Abdullah İbn Ömer gelmektedir. Yine bazı sahabelerden rivayet edilen habere göre İmamın arkasında namaz kılmakta olan kişinin Fatihayı okuması namazı bozar. Ancak bu, sahîh bir haber değildir. İhtiyata en yakın ve en kuvvetli olan görüş, bunun tahrîmen mekruh bir davranış olduğudur. 
Malikiler dediler ki: Sessizce kıraatte bulunulan namazlarda İmamın peşisıra kıraatte bulunmak mendubtur. Seslice kıraatte bulunulan namazlarda ise İmamın peşi sıra Fatihayı okumak mekruhtur. Yalnız, İmama uyan kişi, bunu İmama muhalefet kastiyle okumazsa, okuması mendub olur. 
Hânbelîler dediler ki: Sessizce kıraatte bulunulan namazlarda İmamın peşisıra cemâatin de Fatiha okuması müstehab olur. Yine seslice kıraatte bulunulan namazlarda, İmamın âyet aralarında sükût 
etmesi esnasında cemâatin Fatiha okuması müstehab olur. Ancak seslice kıraatte bulunulan namazlarda im^m okurken, cemâatin Fatiha okuması mekruh olur.
4. Fatihayı okumaktan âciz olan kişinin durumuna gelince, Şâfiîlerle Hanbelîler, Fatihayı namazda okumaktan âciz kalan kişinin, gücü yettiği takdirde Kur'an-ı Kerîm'in Fatihaya harf ve âyet bakımından eşit herhangi bir âyetini okuması gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Bu kişinin ezberinde bir veya daha fazla âyet olur da, Fatihadan noksan olursa, bu âyeti Fatihaya denk gelinceye kadar tekrarlar. Kur'an-ı Kerîm'den hiçbir şey okumayan kişinin Allah'ı zikretmesi gerekir. Meselâ Fatiha miktarınca “Allah” lafza-i celâlini tekrarlaması gerekir. Bunu da yapmaktan âciz kalan kişi, Fatiha okuyacak kadar susmalıdır. Bunu da yapmazsa Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre namazı bâtıl olur. Bu iki mezhebe göre Fatihayı, Arapçadan başka okumak mutlak olarak caiz olmaz. Bu söylenilen şıklardan birini yapmayan kişinin namazı bâtıl olur. Mâliki ve Hanefî mezheblerinin bu husustaki görüşleri ise aşağıda anlatılmıştır.
Hanefiler dediler ki: Fatihayı Arapça okumaktan âciz kalan kişi başka bir dille okuyabilir. Bu durumdaki kişinin namazı sahîh olur. 
Malikiler dediler ki: Fatihayı güzelce okuyamayan kişinin, mümkün mertebe Fatihayı öğrenmesi gerekir. Buna imkân bulamayan kişinin, Fatihayı güzelce okuyan birine uyması gerekir. Böyle birini bulamayan kişinin, iftitah tekbiriyle rükû arasına bir fasıla koyması mendub olur. Bu fasılanın da zikrullahtan ibaret olması mendubtur. Ancak dilsiz olmayanların, Fatihayı iyi okuyanlara uymaları vâcİbtir. Dilsizin ise böyle bir zorunluluğu yoktur.
5. Fatihayı okuyan kişinin, bunu kendi duyacak kadar yüksek bir sesle okumasının şart olup olmadığı hususuna gelince, üç mezheb İmamı ittifak ederek; kendisi duyacak kadar yüksek sesle okumayanın Fatiha okumuş sayılmayacağını söylemişlerdir. Mâlikîler buna muhalefet ederek Fatiha okuyan kişinin kendi duymasa bile dilini hareket ettirmesinin yeterli olacağını söylemişlerdir. Bilindiği gibi Hanefîler de Fatiha okumanın farz olmadığını, dolayısıyla kendi duyacak kadar yüksek sesle okumayanın namazının bâtıl olmayacağını, yalnız vacibi terketmiş olacağını söylemişlerdir.
Malikiler dediler ki: Kişinin kendi duyacağı kadar yüksek sesle Fatiha okuması vâcib değildir. Sadece dilini hareket ettirmesi yeterlidir. Ama ihtilâf alanına düşmemek için kendi duyacağı kadar yüksek sesle okuması daha iyi olur. 212 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 308-311.)

5- Rüku

Namazın farzlarının beşincisi rükûdur. Yapabilecek güçte olan herkes için bütün namazlarda rükû farzdır. Ne ki mezheb İmamları, namazın sıhhatini sağlayacak olan rükû miktarı hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Mezheblerin bu konudaki detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Rükû, başın eğilmesiyle yapılmış sayılır. Kişi rükûa yakın olacak şekilde eğilirse namazı sahîh olur. Rükûun tam şekli, sırtla baş ve kuyruk sokumunun aynı seviyeye gelmesi durumunda gerçekleşir. Bu söylediğimiz, ayakta namaz kılan kişinin rükûudur. Oturarak namaz kılan kişinin rükûuna gelince bunun kişi; sırtla birlikte başın eğilmesi halinde gerçekleşir. Bu kişinin rükûu ancak alnının, dizlerinin ön kısmına gelmesi halinde tam olarak gerçekleşir. Hanbeliler dediler ki: Ayakta namaz kılan kişinin rükûu, ellerini dizlerine dayayarak eğilmesiyle meydana gelir. Tabiî bu kişi orta yaratılışta olup, elleri ne uzun, ne de kısa olursa böyledir. Orta yaratılışta olmayan kişi, mümkün olduğu kadar ellerini dizlerine dayayarak rükûa varır. Bu kişilerin rükûlarımn mükemmel olması için başlarıyla sırtlarını dümdüz aynı hizaya getirmeleri gerekir. Başı, sırtına nisbetle ne aşağıda ne de yukarıda olmalıdır. Oturarak namaz kılan kişinin rükûa giderken yüzünü dizlerinin önündeki yere mümkün mertebe yaklaştırarak karşı karşıya getirmelidir. Tam olarak ve en yakın bir şekilde yüzüyle dizlerinin önündeki yeri karşılaştıracak olan kişi. tam rükûa varmış olur. 
Şafiiler dediler ki: Normal yaratılıştaki bir kişinin rükûu, en azından eğilmesiyle meydana gelir. Şöyle ki: Bir kişi, kuyruk sokumu kısmını alçaltmaksızın, başım kaldırmaksızın, göğsünü de ileriye vermeksizin rükûa gitmek kasdıyla avuçlarım dizlerine dayayarak rükûunu gerçekleştirmiş olur. Rükûun en mükemmel şekli, kişinin sırtıyla boynunu aynı seviyeye getirmesi hâlinde gerçekleşir. Oturarak namaz kılan kişinin rükûunun en az hâli, eğilerek alnını dizlerinin ön kısmıyla aynı hizaya getirmesidir. En mükemmel şekli de, eğilerek alnını secde yeriyle aynı hizaya getirmesidir. Yalnız alnını secde yerine temas ettirmemesi de gerekir. 
Malikîler dediler ki: Rükûun en az haddi, orta uzunluktaki kollara sâhib kişinin eğilerek avuçlarım dizlerine yaklaştırmasıdır. Bu durumdaki kişi, ellerini değdirdiği takdirde, değdiği yerin en azından dizlere yakın olan uyluk başına gelmesi gerekir. Elleri dizlerinin üzerine indirip tutturmak, sırtı da dümdüz hâle getirmek rükû için mendubtur. 213 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 311-312.) 

6- Secde

Üzerindeki ittifak edilen namaz farzlarından altıncısı secdedir. Namaz kılan kişinin her rek'atte iki kez secde etmesi farzdır. Yalnız secdenin ne şekilde gerçekleşeceğinin miktarı hususunda mezhebler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Malikiler dediler ki: Secdenin en azından alnın bir kısmıyla yapılması farzdır. Bilindiği gibi insanın alnı, kaşlarının arasından başın ön tarafındaki saç bitimi sınırına kadardır. Bir kişi, başının yan taraflarından biriyle secde edecek olursa bu secdesi geçerli olmaz. Secdeye varan kişinin, burnunu da yere değdirmesi mendubtur. Burnunu yere değdirmeyen kişinin; burnun yere değdirilmesinin vâcib olduğunu ileri sürenlere uymak açısından vakit içerisinde namazını iade etmesi gerekir. Bu durumda vaktin sının, öğle ve ikindi için güneşin sararmasına kadar devam eder. Güneşin sararmasından sonra namazın iade edilmesine gerek kalmaz. Akşam, yatsı ve sabah namazlarındaysa vaktin sınırı fecrin ve güneşin doğuşuna kadar devam eder. Gün doğduktan sonra namazın iade edilmesine gerek kalmaz. Bir kişi alnı üzerine değil de burnu üzerine secde ederse farzı yerine getirmiş olmaz. Alnı üzerine secde etmekten âciz olan kişi, farzı yerine getirmek için secdeyi imâ ile yapar. Secdeye varırken ellerin, dizlerin ve ayak uçlarının yere gelmesi sünnettir. Alnın tümünün yere yapıştırılması mendubtur. 
Hanefiler dediler ki: Farz olan secde miktarı, kişinin alnının az bir kısmını yere değdirmesiyle gerçekleşir. Sadece burnu üzerine secde eden kişi şayet özürlü değilse secde etmiş sayılmaz. Kuvvetli görüş budur. Yanağın veya çenenin üzerine secde etmek, özür olsun olmasın yeterli olmaz. Secdeye varırken ellerden, dizlerden, ayak uçlarından birer tanesini yere değdirmek zorunludur. Ayak uçlarını, bir tek parmakla da olsa yere değdirmek şarttır. Alnın çoğunun yere konulması ise vâcibtir. Tam secde; iki elin tümünün, dizlerin ve ayak uçlarıyla alın ve burnun tamamen yere değdirilmesiyle gerçekleşir. 
Şafiî ve Hanbeliler dediler ki: Secdede farz olan miktar, sözü edilen yedi organdan herbirinin bir kısmının yere değdirilmesiyle yerine getirilmiş olur. Bu meyânda Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: 

“Yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum: Alın, iki el, iki diz ve İki ayak uçları.” 214

Hanbelîler derler ki: Secde, bu sayılan organlara ek olarak burnun bir kısmının da yere gelmemesi hâlinde gerçekleşmez. 
Şâfiîler derler ki: Secdede avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gelmesi şarttır. Secdenin sahîh olabilmesi için alnın, üzerinde istikrar bulacağı hasır ve halı gibi şeyler üzerine secde yapılması şarttır. Alnın, üzerinde istikrar bulamayacağı atılmış pamuk gibi şeyler üzerine secde etmek sahîh olmaz. Alın, üzerinde istikrar bulmadığı takdirde saman, pirinç ve darı da pamuk hükmüne girer. Eğer üzerinde istikrar bulacaksa bu sayılan şeylerin tümü üzerine secde etmek sahîh olur. Secde yaparken alnı, avuçların üzerine koymamak da şarttır. Aksi takdirde kılınan namaz, üç mezhebe göre bâtıl olur. Yalnız Hanefîler bu hükme muhalif olup bu husustaki görüşleri aşağıya alınmıştır. 
Hanefiler dediler ki: Secde hâlinde alnı avuç üzerine koymanın zararı olmaz. Yalnız bunu yapmak mekruhtur.
Kişinin giyinik olduğu veya kendisinin üzerinde bulunup da hareketine bağlı olarak hareket eden şeyin üzerine alnını koymasının bir zararı olmaz. Yalnız üç mezhebe göre bu, mekruh bir davranış olur. Şâfiîlerse buna muhalefet etmişlerdir. Ki onların buna ilişkin görüşleri aşağıya alınmıştır. 
Şafiiler dediler ki: Secdede alnı, sözü edilen şeyin üzerine koymak şarttır. Aksi takdirde kılman namaz bâtıl olur. Yalnız bu şey çok uzun olur da, namaz kılan kişinin hareket etmesiyle birlikte hareket etmezse namaz bâtıl olmaz. Eldeki mendil de ayrı bir nesne olduğundan ötürü üzerine secde edilmesi hâlinde bunun namaza bir zararı olmaz.
Sarığın kıvrımı üzerine de secde etmenin bir zararı olmaz. Bir kişi, üzerinde büyük bir şal bulunan sarığı başına koyar da, bu, alnının bir kısmını kapatırsa ve sonra da bunun üzerine secde ederse kıldığı namaz üç mezhebe göre sahîh olur. Şâfiîler ise bu hükme muhalefet edip aykırı görüş beyânında bulunmuşlardır.
Şafiiler dediler ki: Sarık veya sarığa benzer sargılar, alnın tümünü kapladıkları takdirde bunların üzerine secde etmenin namaza zararı dokunur. Açık alın üzerine secde etmeyen kişi, eğer bunu kasıtlı olarak yapıyorsa namazı bâtıl olur. Ama bir özürden ötürü, meselâ alnında yara olup da üzerindeki sargıyı çözmenin fazla meşakkat getireceğinden korkarsa, sargı üzerine secde etmesi sahîh olur.
Secdede alnın konulacağı yerin, dizlerin konduğu yere göre yüksekte olmaması gerekir. Namazı bozacak yüksekliğin ölçüsü hususunda mezhebler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Hanefiler dediler ki: Alnın secde yerinden yüksekliğinin yarım zira’dan fazla olmaması gerekir. Ancak fazla kalabalık bir cemâatte namaz kılan kişinin durumu bundan müstesnadır. Kalabalık bir cemâatte namaz kılan kişi, önündeki şahsın sırtına secde edebilir. Bu durumda alnını koymuş olduğu yer, dizlerini koyduğu yerden yüksek olmaktadır. Öndeki kişinin sırtına secde etmenin sahîh olması için üç şart gereklidir: 
1. Alnı, zeminde koyacak bir yer bulunmamalıdır. 
2. Öndeki kişiyle arkadaki, aynı namazı kılmakta olmalıdırlar. 
3. Öndekinin sırtına secde edecek olanın dizleri yere gelmelidir. Bu üç şarttan biri gerçekleşmeden öndekinin sırtına secde edenin namazı bâtıl olur. 
Hanbeliler dediler ki: Kişiyi namaz kılma şeklinden çıkaran secde yerinin yüksekliği namazı bozar. 
Şafiiler dediler ki: Secde yerinin, dizlerin konduğu yerden yüksek olması namazı bozar. Ancak kuyruk sokumu ve etrafı, baş ve omuzlardan daha yükseğe kaldırılırsa bu durumda namaz sahîh olur. Şâfiîlere göre bunun dayanağı bedenin tenkisidir. Bedenin tenkisi, secde halindeyken bedenin alt kısımlarını üst kısımlardan daha yükseğe kaldırmaktır. Tabiî bu, özürlü olmayan kimseler için, secde yerinin yüksekliği durumunda geçerlidir. Hâmile kadın, yüksek yere secde ederken tenkis yapacak olduğunda bir zararın meydana gelmesinden korkarsa tenkis yapmaz. 
Malikiler dediler ki: Yükseklik yere bitişikse, mûtemed görüşe göre bu yüksek kısım üzerine secde etmek sahîh olmaz. Eğer anahtar veya küçük kutu gibi az yükseklikteki bir şeyin üzerine secde edilirse, tenzîhen mekruh olmakla birlikte yine de namaz sahîh olur. 215 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 312-315.)
7. Rukudan Kalkmak
8. Secdeden Kalkmak
9. İtidal

10. Tum'anînet

Namazın bu dört farzı, birbirilerine bitiştirilerek ele alınmaktadır. Bunların farz oluşu hususunda üç mezheb görüş birliği etmişlerdir. Ne ki Hanefîler bu hususta muhalefet ederek demişlerdir ki: Rükûdan kalkmak, i'tidal ve tum'anînet, namazın vâciblerindendir. Farz değildirler. Bunları yerine getirmeyenin namazı bâtıl olmaz. Ne ki günahkâr olur. Secdeden kalkmaya gelince bu, farzdır. Bu farzlarla ilgili olarak her mezhebin detaylı görüşü aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Rükûdan kalkmak, i'tidâl ve tum'anînet, namazın farzlarından değil de vâciblerindendir. Ancak Hanefîler, bunda biraz daha detaya inerek demişlerdir ki: “Tum'anînet”, mafsallar itminan buluncaya kadar organların hareket etmemesidir. Bu durumda her organ kendi yerine oturur. Bunun da en azından bir kez “sübhânallah” diyecek kadar sürmesi gerekir ki; tum'anînet rükû ve secde için, kendi başına müstakil diğer rükünler için vâcibtir. Hanefîler buna tadîl-i erkân da derler. Rükûdan kalkmada vâcib miktar, kalkma anlamını taşıyan bir hareketle yerini bulur. Bu ıdan fazlasını yapmaya da itidal denilir. Ki bu da meşhur kavle göre sünnettir. Secdeden kalkmaya gelince bu farzdır. Bu farzlığın miktarı da, kişinin oturmaya yakın olacak kadar kalkmasıdır. Bundan fazlasını yapıp tam olarak oturmaya gelince meşhur görüşe göre bu sünnettir. 
Şafiiler dediler ki: Rükûdan kalkmak, kişinin rükûdan önceki hâline dönmesiyle olur. Kişi ayaktayken rükûa gitmişse tekrar ayağa kalkıp dikilmesiyle; oturarak namaz kılan kişi oturur vaziyetteyken rükûa gitmişse rükûdan kalkması, tekrar oturmasıyla tahakkuk eder. Tabiî bunu yaparken, yani rükûdan kalkıp secdeye gitmeden önce tum'anînet şartını yerine getirmesi gerekir. Şâfiîler buna itidal da derler. Secdeden kalkmaya gelince Şâfiîler buna iki secde arasında oturma da derler. Bu, kişinin secdeden kalkıp, tam olarak oturması, her organının yerli yerine gelmesiyle gerçekleşir. Her organ yerli yerine oturup da kişi, düzgün bir şekilde durmadığı takdirde namazı sahîh olmaz. Kişi oturmaya yakın bir halde olsa bile yine namazı sahîh olmaz. Rükû ve secdeden kalktıktan sonra yapılan itidali de fazla uzatmamak şarttır. Meselâ rükûdan kalktıktan sonra bir Fatiha okuyacak kadar veya rükû esnasındaki zikirlerden birini okuyacak kadar beklerse; secdeden sonra da secdedeki zikirlerden birini veya tahiyyâtü'nün en az miktarım okuyacak kadar beklerse namazı bâtıl olur. Rükûdan veya secdeden kalkarken, rükû veya secdeden kalkma niyetinden başka bir niyetle kalkmamak da şarttır. Meselâ bir şeyden ürküp de başını secdeden veya rükûdan kaldıran kişinin rükûu veya secdesi geçerli olmaz. Aksine, rükûdan kalkmışsa derhal rükûa; secdeden kalkmişsa derhal secdeye gitmesi vâcib olur. Eğer bu rükû veya secdede önceden itmi'nan yapmışsa yeniden yapması gerekmez. Rükûu veya secdeyi yeniledikten sonra itidali de yenilemesi gerekir. 
Malikiler dediler ki: Rükûdan kalkma, kişinin sırtım eğiklikten itidale doğru kaldırmasıyla yerini bulur. Secdeden kalkmaya gelince bu, mûtemed olan görüşe göre kişinin elleri yerde kalsa bile, alnını yerden kaldırmasıyla gerçekleşir. İtidale gelince bu, kişinin rükûa veya secdeye gitmeden önceki hâline dönmesi demektir. Ki bu, rükünler arasına fasıla koymak için müstakil bir rükündür. Rükûdan ve secdeden sonra itidal vâcibtir. Selâm ve iftitah tekbiri esnasında da vâcibtir. Tum'anînete gelince bu da, namazın bütün rükünlerinde uygulanması gerekli olan müstakil bir rükündür. Bunun haddi de, rükû veya secdeye gittikten veya bunlardan kalktıktan sonra organların eskisi gibi yerli yerine gelmesiyle tahakkuk eder. Ki bütün bunlar, namaz için ayrılmaz birer rükündürler. 
Hanbeliler dediler ki: Rükûdan kalkmak, kişinin elleri dizlerine varmayacak kadar rükûdan ayrılmasıyla olur. Rükûdan ayrılmanın itidali, kişinin ayakta dimdik dikilmesiyle, yani her organın asıl yerine gelmesiyle ger çekleşir. Secdeden kalkmaya gelince;.bu da alnın, yerden kaldırılmasıyla olur. Secdeden kalkmanın itidali ise, kişinin tam olarak oturması ve organlarının aslî yerine gelmesiyle gerçekleşir. Bilindiği gibi Mâlikîler, rükû ve secdeden kalkmanın, tum'anînetin ve itidalin namazın farzlarından olduğu hususunda Şâfiîlerle görüş birliği etmişlerdir. 216 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 315-317.)

11- Son Ka'de

Son ka'denin namazın farzlarından biri olduğu hususunda mezheb İmamları görüş birliği etmişlerdir. Ancak bu ka'denin süresi hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Buna ilişkin ihtilâflar aşağıda belirtilmiştir.
Hanefiler dediler ki: Son ka'denin farz olan süresi, sahîh olan görüşe göre teşehhüd okuyacak kadardır. Bunun delili de Abdullah İbn Amr İbn Âs'ın rivayet etmiş olduğu şu hadîs-i şeriftir: 

“Son secdeden başını kaldırıp da teşehhüd miktarınca oturdun mu namazın tamamlanmış olur.” 217 (Buhârî, Ezan, Bâb: 127-143; Müslim, Salât, Bâb: 195-240.) 

Malikiler dediler ki: Son ka'dede itidalle birlikte, farz olan selâmı verecek kadar oturmak farzdır. Ayrıca teşehhüd miktarınca oturmak da sahîh olan kavle göre mendubtur. Mendub duâ miktarınca oturmak da mendubtur. Cemâatle namaz kılan kişinin, İmamın selâm vermesinden sonra selâm vermeyip de duaya devam etmesi gibi mekruh bir duayı okuyacak kadar oturması da mekruhtur. Şafiiler dediler ki: Son ka'dede teşehhüd okuyacak, Peygamber (s.a.s.) Efendimize salât getirecek ve birinci selâmı verecek kadar oturmak farzdır. Tıpkı Fâtiha'yı okuyacak kadar kıyamda durmak farz olduğu gibi son ka'dede teşehhüd okuyacak, Peygamber (s.a.s.) Efendimize salât getirecek ve birinci selâmı verecek kadar oturmak farzdır. Bundan fazlasını yapmak, meselâ duâ için oturmaya devam etmek, ikinci selâmı vermek için oturmaya devam etmek mendubtur. 
Hanbeliler dediler ki: Son ka'dede tahiyyâtü'yü okuyacak ve iki selâmı verecek kadar oturmak farzdır. 218 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 317.)

12- Son Teşehhüd 

Son ka'dede teşehhüd, yani tahiyyatüyü okumak Şafiî Mezhebine göre farzdır. Hanefî ve Mâlikî Mezheblerine gelince onların konuyla ilgili görüşleri aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Son ka'dede teşehhüd farz olmayıp vâcibtir. 
Mâlikîler: Son ka'dede teşehhüdün sünnet olduğunu söylemişlerdir.
Teşehhüdün metnine gelince mezhebler bu hususta görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Buna ilişkin ayrıntılar aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Teşehhüdün metni şudur: “Ta'zîmler, salâtlar ve güzel şeyler Allah'adır. Selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketleri ey Peygamber, sana olsun. Selâm bize ve Allah'ın sâlih kullarına olsun. Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklık ederim. Ve yine Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna da tanıklık ederim.” Bu metni Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) rivayet etmiştir. Bunu okumak, Abdullah îbn Abbâs (r.a.)’ın rivayet etmiş olduğu metni okumaktan daha uygundur. Malikiler dediler ki: Teşehhüdün metni şudur: bu metni okumak mendubtur. Bundan başka rivayet edilen diğer metinleri okumak, mendubun hilâfına olsa da sünnet, yerini bulur. 
Şafiiler dediler ki: Teşehhüdün metni şudur: 
Şâfiîler derler ki: kadar okuyan bir kişi de farzı yerine getirmiş olur. Ama önceki metinde kaydedilen bundan fazla kelimeleri okumak daha faziletli olur. Farz olan tahiyyâtü'yü okumanın sahîh olması için kişi, muktedir ise arapça okuması şarttır. Kelimelerini peşpeşe okuması da şarttır. Gürültülü ve benzeri engeller yoksa okuduğu metni kendisinin de duyması gerekir. Kelimeler arasındaki sıraya uymak da zorunludur. Kasıtlı olarak sıraya uyulmadığı takdirde namaz bozulur. Kasıtlı olmayınca bozulmaz. Teşehhüdden sonra Föygamber (s.a.s.) Efendimize salât okumak da namazın müstakil rükünlerinden biridir. Salâtın en azı: veya kadar olanıdır. Bu anlatılanlardan sonra, kaydedilen metinlerin bir kısmını okumak, Şâfiîlere göre farzdır. Mâlikîlere gelince bunlar sünnet olduğunu söylemişlerdir. Şöyle ki: Bir kişi son ka'dede teşehhüd miktarı oturur ve hiçbir şey konuşup söylemezse namazı kerahetle birlikte sahîh olur. 
Hanefîler derler ki: Son ka'dede teşehhüd okumayan kişinin namazı tahrîmen mekruh olmakla birlikte sahîh olur. 
Hanbelîler dediler ki: teşehhüdün metni şudur: Bu metni okumak en fazîletlisidir. Bunun yanısıra Peygamber Efendimizden nakledilen diğer teşehhüd metinlerini de, meselâ İbn Abbâs'ın (r.a.) rivayet etmiş olduğu teşehhüdü okumak da caiz olur. Teşehhüdün okunması farz olan miktarı şudur: Yalnız şunu söyliyelim ki, Peygamber Efendimize salât okunurken illâ da bu kalıpla okumak zorunlu değildir. 219 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 317-319.) 

13. Selam

Tamamlanan namazdan selâm vererek çıkmanın farz olduğu, selâm vermeden çıkılması hâlinde namazın bâtıl olacağı hususunda üç mezheb İmamı görüş birliği etmişlerdir. 
Hanefîler buna muhalefet ederek demişler ki: Tamamlandıktan sonra abdest bozulmasıyla da olsa namaza ters düşen bir iş yapmakla namazdan çıkılabilir. Yalnız selâm lâfzı farz olmayıp vâcibtir. Üç mezheb İmamınca istenilen selâmın hangi kalıpta olması gerektiği hususunda mezheblerin detaylı görüşleri aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Selâm lafzıyla namazdan çıkmak farz değil vâcibtir. Zîrâ Rasûlullah (s.a.s.), Abdullah İbn Mes'ud'a teşehhüdü öğretirken kendisine şöyle demişti: 

“Bunu söylediğin (okuduğun) zaman namazını tamamlamış olursun. Kalkmak istersen kalkarsın. Oturmak istersen oturursun.” 220 (Ebû Dâvûd, Salât, Bâb: 178; Nesâî, Tatbik, Bâb: 15.) 

Abdullah'a bunu söylerken selâm lafzıyla namazdan çıkmasını emretmemişti. Ayrıca namazdan sadece “selâm” kelimesini söyleyip “aleyküm” kelimesini söylemeden de çıkılabilir. Bunun yanısıra kişi, selâm lafzını söylemese, hattâ abdesti bozulsa veya kendisi bozarsa namazdan çıkar ve namazı da sahîh olur. Ancak günahkâr olur. Bu nedenle de namazı iade etmesi vâcib olur. İade etmediği takdirde ayrıca günahkâr olur. 
Hanbeliler dediler ki: Namaz kılan kişinin namazdan çıkmak için  -Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah- cümlesini iki kez söylemesi farzdır. Ayrıca selâm verirken mutlak olarak bu metni, kelime sırasına göre okumak zorunludur. Yoksa namaz bâtıl olur. 
Şafiiler dediler ki: Selâm cümlesindeki kelimeler arasındaki sıraya uymak şart değildir. Söz gelimi adamın biri, “Aleykümü's-Selâm” diyerek namazdan çıkacak olursa namazı, kerahetle birlikte sahîh olur. Malikiler dediler ki: Namazdan çıkmak için, “es-selâmü aleyküm” demek zorunludur. Bu kelimeler arasındaki sıraya uymak ve illa da bu kalıpla söylemek zorunludur. Bu mezhebe göre kişi, bir kez selâm vererek de namazdan çıkmış sayılır. Yalnız, selâm vermekten âciz olan, selâm vermeye dili dönmeyen kişi selâm vermek mecburiyetinden muaf tutulur. 221 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 320.)

14. Rükünler Arası Sıraya Uymak

Rükünler arası sıraya gelince bu da namazın farzlarından biridir. Şöyle ki: Namaz kılan kişi önce kıyamı, sonra rüküu, rükûdan sonra secdeyi yerine getirmek zorundadır. Namaz kılan bir kişi secdeyi rükûdan önce yaparsa veya secdeyi kıyamdan önce yaparsa veyahut da buna benzer diğer rükünler arasında uyulması gerekli sırayı ihlâl ederse namazı ittifakla bâtıl olur. Ancak 
Hanefîler derler ki; Rükünler arası sıra farz olmayıp şarttır. Hanefîler, bilindiği gibi Fâtiha'nın okunması hususunda da diğer mez-heblere muhalefet ederek bunun bir rükün olmadığını söylemişlerdir. Rükünler arasındaki sırayla ilgili olarak Hanefîlerin görüşleri aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: Rükünler arası sıraya uymak farz olmayıp namazın sıhhat şartlarından bindir. Her halükârda bu sıraya uymak zorunludur. Ancak 
Hanefîler derler ki: Namaz kılan bir kişi, kıyamın farzlığım yerine getirmeden rükûa varır da ondan sonra secdeye gider ve ayağa kalkarsa bu rükûu muteber olmaz. Bunu lağvedip tekrar rükûa varır ve secde ederse namazının bu rek'atı geçerli olur. Bunu yamlarak yapmışsa sehiv secdesi yapması da gerekir. Eğer kasten yapmışsa namazı bâtıl olur. Kıyamda durmaksızın rükûa varan kişi hakkındaki hüküm bundan ibarettir. Kıyamda durup da Kur'an-ı Kerîm'den gerekli miktarı okumaksızın rükûa varan kişinin namazı sahîh olur. Çünkü kıraat, namazın bütün rek'atlarında değil de sadece iki rek'atında farzdır. Sözgelimi ilk iki rek'atta kıraatte bulunmayan kişi, son iki rek'atta bu farzı yerine getirir. 222 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 321.) 

15. İki Secde Arasında Oturma

Üç mezheb İmamı, iki secde arasında oturmanın farz olduğunu ittifakla belirtmişlerdir. Mesela namaz kılan bir kişi, birinci secdeye gittikten sonra başını kaldırıp da oturmaz ve ikinci secdeye giderse namazı sahih olmaz. Hanefîler buna muhalefet ederek iki secde arasında oturmanın, namazın farzlarından olmadığını söylemişlerdir. Ki bu husustaki tafsilâtlı görüşleri aşağıya alınmıştır.
Hanefiler dediler ki: İki secde arasında oturmak farz değildir. Bu oturuşun, mertebece farzdan daha aşağı vâcib mi, yoksa gayr-ı müekked sünnet mi olduğu hususunda ihtilâf vardır. Bazı Hanefîler bunun vâcib olduğunu söylemişlerdir ki deliller de bunu gerektirir. Bazıları da sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir. İki secde arasındaki oturmanın ve daha önce geçen bazı hususların farz olduğunu söyleyenler, Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen şu hadîse delîl olarak dayanmaktadırlar. Peygamber Efendimiz, namazı eksik kılan bir adamı görmüş; namazı nasıl kılacağını öğretmek için kendisine demişti ki:

 “Namaza durduğunda tekbir al. Sonrada Kur'andan sana kolay geleni oku. (Bazı rivayetlerde ise, “Ümm'ül-Kur'an'ı (Fâtiha'yi) oku” dediği nakledilir.) Sonra rükûu mutmain oluncaya kadar yap. Sonra dimdik oluncaya kadar rükûdan kalk. Ondan sonra secdeye var. Ve mutmain oluncaya dek secdede kal. Ondan sonra da doğruluncaya kadar kalk. Bundan böyle bunu tüm namazlarında yap.” 223  (Müslim, Salât, Bâb: 45; Tirmîzî, Salât, Bab: 110, Nesâî, Talbîk, Bâb: 15.) 

Bilindiği gibi Hanefîler, İki secde arasında oturmanın ve kıyamda Fâtiha'nın farz olduğunu söyleyen üç mezhebe muhalefet etmişlerdir. Bununla ilgili olarak derler ki: Yukarıda geçen hadîs, bunların farz olduğuna delâlet etmemektedir. Bu hadîs, Peygamberimizin o adama farz, vâcib ve sünnetleri kapsayan tam bir namazı öğretmek istediğine delâlet etmektedir. İttifakla farz olarak kabul edilen niyet ve son ka'de, meselâ bu hadîste anilmamtştır. “Eûzü besmele” gibi diğer birçok hususlar da bu hadîste anılmamışlardır. Bütün bunlar, Peygamberimizin o adama pratik olarak namazı öğretmek istediğine delâlet etmektedir. Zâten öğrendikten sonra da neyin farz, neyin vâcib, neyin sünnet olduğunu anlama imkânına kavuşacaktı. 
Diğer mezheb İmamları derler ki: Peygamberimizin bu sayılan hususları o adamdan istemesi, bunların farz olduklarını kanıtlar. Diğer farzları anmayışının sebebi, adamın onları söylemeye gerek kalmadan kendiliğinden yapmış olmasıdır. Bu güzel bir fikir... Eğer hadîste buna ilişkin bir delil varsa ne alâ. Ama hani delîl nerede? Yalnız şu da var ki: İhtiyat açısından üç mezhebin görüşüne uymak gerekir. 
Hanefîler özellikle derler ki: İki secde arasında oturmak vâcibtir. Bu, uygulanmadığı takdirde kılınan namaz, günâha girilmekle birlikte sahih olur. 224 (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 321-322.)


NOT: Değerli okucucular; Ben araştırmalarım da, Abdeste başlarken veya  Namaza başlarken Niyet, kalple olur. Bu Niyet, Namaz Abdesti, Gûsül Abdesti, Teyemmüm Abdesti, Farz Namaz, Sünnet Namaz veya Nafile Namazlarda da aynıdır. Ben konu bölünmesin diye olduğu gibi yazdım. En doğru kaynak, hiç şüphesiz Kur'an ve Sünnet'tir. Bunun dışında alimler ve imamlar hata yapabilirler yani nadiren de olsa görüşlerinde yanlış bilgi verebilirler. Birde, bu temizlik ve namaz bölümlerinde yazmış olduğum Dört Mezhep İmamlarının görüşleri, yazmış olduğum tüm konularda tamamı, İmamlarımızın kendi görüşleri değildir bir kısmı yani kendilerinden sonra gelen, onları takip eden (öğrencilerinin) İmamların görüşleridir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ onlara Rahmet etsin. Bu notu yazmamdaki amaç, yanlış bilgi verip, gerek değerli imamlarımızı gerekse kendimizi zan altında bırakmamak içindir. Sizlere buradan tavsiyem eğer, tüm bu yazmış olduğum konularla alakalı, yanlış olduğunu düşündüğünüz veya bildiğiniz bir şey varsa, onu Kur'an ve Sünnet'ten araştırmanızdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ bize ve Tüm Müslüman kardeşlerimize dinimiz İslâm'ı doğru öğrenmeyi ve hayatımızın her alanında doğru uygulamayı nasib etsin İnşeAllâh. Allâhümme Amin.

Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh’tandır.

O, her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol

NOT: KONUNUN DEVAMI VAR

KAYNAKLAR:

205 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 297-306.
206 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 307-308.
207 Müzzemmil: 73/20. 
208 Buhârî, vudu’; Bâb: 29; Müslim, Taharet, Bâb: 25. 
209 Müslim, Salât, Bâb: 42. 
210 İbn Mâce, İkâmet, Bâb: 11; Tirmizî, Mevâkit, Bâb: 69. 
211 İbn Mâce, İkâmet, Bâb: 13.
212 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 308-311.
213 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 311-312. 
214 Buhârî, Ezan, Bab: 133-134.
215 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 312-315.
216 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 315-317.
217 Buhârî, Ezan, Bâb: 127-143; Müslim, Salât, Bâb: 195-240. 
218 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 317.
219 Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 317-319. 
220 Ebû Dâvûd, Salât, Bâb: 178; Nesâî, Tatbik, Bâb: 15. 
221  Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 320.
222  Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 321. 
223 Müslim, Salât, Bâb: 45; Tirmîzî, Salât, Bab: 110, Nesâî, Talbîk, Bâb: 15. 
224  Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I, Çağrı Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 1993: 321-322.

ÇEVİREN : 

Şaban Kurt

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Namaz Kitabü's-salât (Namaz Bölümü) Devamı 3 başlıklı yazı Polat Akyol tarafından 08.08.2020 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )