Eklenme Tarihi : 10.01.2021
Okunma Sayısı : 411
Yorum Sayısı : 2
Etiketler
Levent SARI
Levent SARI
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Özellik
Günün Yazısı

Bu Yazı 11.01.2021 tarihinde
GÜNÜN YAZISI
olarak seçilmiştir.
Son Yazıları
Radyo Benim
Site İstatistikleri

Paylaşılmayan Şiir

Paylaşılmayan Şiir



Uzaklara dalmış bir portre gibi hissetti kendini komutan. Yüzü hiç gülmezdi, gülümsediği zaman sanki disiplini bozulacak gibi bir duygu içinde idi. Onu eğlendiren en önemli şey ise Kale’nin dibinde bulunan çocuk parkını izlemekti. Onu izlerken de yine gülümsememeye dikkat ederdi lakin bazen hızlıca lavaboya gider kimse yokken aynaya bakar ve de içinden gele gele güler, gülümserdi. Yine aynı yerine oturmuş ve de çocuk parkını izliyordu. İçinden bu sıra parkın pek tadı yok diye geçirdi. Her zaman cıvıl cıvıl olurdu ama pandemi süresince hiç de tadı yoktu.

Temmuz sıcaklığı ve yalnızlığı tamamen sarmıştı koridoru. Adeta odaları zorluyordu buna rağmen orada kalan yaklaşık kırk kişi her şeylerini paylaşıyorlardı. Kalan kişi sayısının fazla olması yalnızlığı azaltmıyordu komutan için. Yıllarca birçok bölüğe hükmetmiş bir kurmay yüzbaşı idi. Biraz da onun etkisi ile kendisin çevresindekilerden faklı görüyor, üstün yaratılmış gibi hissediyor bir de yıllarca mücadelesini verdiği kişilerin adeta her taraftan türemesi canını aşırı derecede sıkıyordu. Kendisi bir dönem etkili olan ve hatta postmodern darbe söylemlerini yapan bir platformun bir grubun il temsilciliğini yapmış hatta başarıları sonrasında 10 vilayetten sorumlu bölge başkanlığını da getirilmişti. Buna rağmen de içinde bir küslükte vardı kabullenemediği, neden kendisini yükseltmemişlerdi anlamış değildi. Zira kendisinin dönem arkadaşları hatta bu görevlere gelmesinde de etkili olan kişiler tuğgeneralliğe kadar yükselmiş ama kendisi yerinde saymıştı. Kırgınım demese de içinde ufak da olsa bir öfke büyütüyordu.

Bir anne ve çocuk gelmişti parka vakit öğleyi geçmişti de. Çocuğun mutluluğunu hücrelerine kadar hissediyordu. Uzun zamandır da kimse gelmemişti bu parka, zira belediyenin yetkilileri gelip bir çok oyun setini sökmüşlerdi pandemi gereği. Tüm bu durumları başı kapalı bir çalışanın “kolonya alır mısınız?” sözü böldü. Kibarca reddetti ama yine de sinir olmuştu. Kolonyayı çok severdi ama başka bir personel getirse hayatta reddetmezdi.

Yanına bir kaç yaşlı da geldi ve oturdular boş koltuklara. Pandemi kurallarına uygun olarak bir boş bırakarak oturmuşlardı. Konu bulmakta zorlanan yüzü gülen bir yaşlı amca lafa girdi “Nasılsın komutanım? Çocukları mı izliyorsun, torunları da özlemişsindir sen şimdi.” gibi birçok cümle kurdu. Cevaplar hep kısa ve iletişime kapatacak şekilde olduysa da lafı diğerleri aldı bir şekilde kör topal sürdü muhabbet. Bir ara hepsi parka dalmışken çocuk kaydığı kaydıraktan düşer gibi olmuş hepsinin yüzü buruşmuştu. 

“Yaşlı bunak” diye geçirdi bir ara gruptan birisi içinden sonra “bir şiir oku da dinleyelim komutanım” diye söyledi. Komutanın en zayıf noktası şiirlerini okuması ve de dinlenmesi idi, yine de öyle oldu. Bir kaç gün önce kaleme aldığı bir şiiri okudu. O okurken de etrafındaki kalabalık artıyordu yine öyle de oldu. Serbest tarzda yazılmış güzel bir şiiri okudu, son beyit hepsinin içine işlemişti adeta. “Ölmek istemiyorum, eserler bırakacak yaşta” sözü hepsini yaralamıştı. İçtenlikle dinlediler, şiirin sonunda ufacıkta olsa sessizlik oldu. Sessizliği bozan çalışanların “Meryem Ana” diye hitap ettiği kadının “yaşa komutan” sözü ve alkışı, tüm hepsini heyecanlandırmış alkışlar ta koridorun sonundan bile duyulmuştu. “Nereden buluyorsun böyle güzel terimleri komutan” dedi bir diğeri, bir başkası “tebrikler” deyiverdi. Beğenmeyen bile komutanla iletişimi sağlamak adına tebriklerini sunuyordu.

Komutan herkesin dağılması ile yine yalnızlığına bürünmüştü. Güneş de iyice batmaya doğru meyillenmiş, ufukta direklenen ışık hüzmeleri onu dağların ardına çekmeye çalışıyorlardı da. Tam şiir havası diye düşündü. Telefonu da hiç çalmamıştı gün içinde, ege tarafında deniz kenarı olan bir ilçede denizcilik işleri yapıyordu, evliydi iki tanede de çocuğu vardı. Fransa’da okumuştu oğlu ve yine oradan bir Afrika kökenli kadınla evlenip Türkiye’ye yerleşmişler ve orada çalışıyorlardı. Yaşlı adam torunları ile akşamları görüntülü konuşabiliyor lakin o da kısa sürüyordu. Torunları ile iletişim kurmakta zorlanıyordu çünkü evin içinde genellikle Fransızca konuşuluyor bu vesile ile bir kaç tane kelime dışında uyuşamıyorlardı. Bu yüzden akşamı iple çekiyordu. Gelini Amabella’nın sesi bakışmalarını böldüğü “Alle lez onfan, on va doğmiğğğ (Allez les enfants, on va dormir)”sözü içine işliyordu. “Hadi çocuklar uyuyacağız” anlamına gelen bu sözden nefret etmişti. Kendisinin karşı olduğu bu evliliği yapmak için oğlu çok diretmiş sonunda da kendisinden yaşça büyük de olsa Amabella ile evlenmişti. Ne diller dökmüştü oğlu Kemal Turan ailesini ikna etmek adına. Vay efendim Amabella “sevimli” demekmiş, yaşça büyük olması hiç önemli değilmiş, ırkçı bir aile yapısı olmadığını da gösterirlermiş vb.

Akşam yemeği için yemekhaneye giden ayak seslerini işitti. Odasına girip bardağını aldı ve kendisi de yürümeye başladı. Koridorun başında mescit şeklinde oluşturulan küçük yerde ibadet eden ve hiç sevmediği sakallı yan odasında kalan birini gördü. Adam selam veriyordu az da olsa göz göze geldiler ama hiç gülümsemeden ilerleyip geçti. Emeklilik öncesi bunun gibi onlarcasının ismi önüne gelir, isminin yanında yazan büyük harflere göre değerlendirirlerdi. Kimbilir bunların ismi de gelmiştir belki de diye düşündü. O zamanlar bütün atamalar kendisinin verdiği bu raprolara göre yapılırdı. “D” harfi dindar demekti mesela, “AD” aşırı dindar, “YD” yumuşak dindar gibi sıralanıp giderdi. Bir tek bunları değil bazen de “S” solcu, “AS” aşırı solcu, “YS” yumuşak solcu bunu gibi oluşturulan sayfalarca dolu fişleme kağıtlrı geçmişti elinden. Yapılanma öyle güzel işliyordu ki, yüzünü batıya dönmüş bir Laik Türkiye, eski dogmalardan uzak bir edebiyat ve yaşam tarzı, özgürlüğü ve sorumlu davranışları ön plana çıkaran sanat ve kültürel oluşumlar hepsi gitgide yerine oturan taşlar gibi yerleşiyordu. Bütün bunlara rağmen ters giden şeyler de yok değildi hayatında, mesela kültüründen uzaklaşan bir oğul, iki defa evlenmesine rağmen mutlu olamamış bir kız ve dahası yol arkadaşının vefatı tamamen yıkmıştı komutanı. Bunların üzerine bir de tüm bu yapılanmadan gerekli desteği görememesi hatta emekliliği konusunda baskı alması, kendisinin yarısı bilgiye bile sahip olmamasına rağmen dönem arkadaşlarının yükselerek üst kademelere çıkması canını yeterince sıkıyordu.

Eşinin vefatından sonra satın aldığı villayı satmış oğluna göndermiş onun kendsine bir ev almasını sağlamış, bu olay yüzünden de kızı ile birazcık arası açılmış uzun zamandır yanına uğramamıştı. Asıl zor olan şey ise telefon açmaması ya da aramalara cevap vermemesi idi. Kız kardeşi ile görüştüğünde yutkunarak soruyor hiç de olumlu cevp almıyordu. hayatına kıymasından korkuyordu. ‘Aman Tanrım neler düşünüyorum ben’ diye mırıldandı. Sığınmaktan korktuğu bir güç arıyordu elleri tutunmak için, yıllarca mücadelesini verdiği tanrıdan yardım istemek zoruna da gidiyordu. Kızı Gülşen, şarkı söylediği eğlence mekanı pandemiden dolayı kapanınca da kendisini alkole vermiş, deyim yerinde ise tam olarak aralara düşmüştü. İntihar etmesinden korkuyordu.Zira bir kaç girişimi olmuştu. Despot bir yapısı vardı belki de bu yüzden iki tane koca eskitmiş, mutluluğu tam olarak yakalayamamşıtı. Konservatuar bitirmiş, müzik eğitimleri almıştı. Bir çok enstrüman çalabiliyordu. Ona karşı vazifelerini yerine getirdiği konusunda kendisini suçlayacak hiç bir neden de bulamıyordu içinden. Zira suv tarzı sıfır bir araç hediye etmişti eşi ölmeden önce kızına. Ama o doyumsuz bir yetişme tarzına sahipti,  kendilerinde olmayan bütün her şeyi sağlıyorlardı evlatlarına, ki kaldı ki buna rağmen annesinin cenaze merasimine katılamayan bir kız ile karşı karşıyaydı. Bahanesi çok üzmüştü de komutanı “uyuyakalmışım baba katılamadım cenazeye”, kim bilir belki madde de kullanıyordu.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen elli altı yaşında dik duruşundan ve askeri disiplininden taviz vermeyen bir yapıda idi. Yemekten sonra odasına çıkmış, dişlerini fırçalamış, odasına astığı Mustafa Kemal resmi ile göz göze gelmiş, asker selamı verip “Paşam emrindeyim” demiş, yine odada asılı kendi resmini düzeltip aşağıya toplu oturma salonuna yönelmişti ki kalbinin teklediğini hissetti. Bir kaç gündür de sol omuzunda bir ağrı vardı. Geçici bir yaşlılık hastalığı diye düşünmüştü. Umursamadan koridorun sonundaki merdivenlere yöenldi. Yaklaşık beş altı adım kala elektrik kesintisi gibi bir şeyler hissetti vücudunda, yorgunluk belirtisidir diye düşündü düştüğü yerden kalkarken yeniden tökezleyip bu sefer sert bir şekilde yere kapaklandı. Tamamen kendini ve bilincini kaybetmişti. Peyderpey hatırladığı namaz kılan beyaz sakallı adamın kendisini omuzladığı, komutan bağrışmaları, yine başı kapalı çalışanın yardımcı olmak için koşuşturması hayal meyal kalmıştı kafasında.

Ambulansta ilk müdahaleyi hatırlıyordu ama ondan sonrası adeta hiç zihninde yoktu. İnanmadığı Allah’ı anmaya başlamıştı da.

Gözlerini açtığında yaşayacağı şok karşısında da yine “aman Allah’ım” cümlesi dökülecekti dilinde. Düşünsene elli altı senedir inanmadığın, varlığını sorguladığın, çok gerekmedikçe kullanmadığın, kullanma gereğinde de ‘eğer varsa diye kullandığın Allah bugün seni mutlu etmek adına her fırsatı getirecekti ayağına.  Ameliyata almışlar, kızı yanına gelmiş, hatta refakatçi bile olmuştu. O kırmızı boyalı saçlı, aşırı makyajlı kız gitmiş yerine gülümsemesi güneş gibi olan, şefkatli, anlayışlı birisi gelmişti. Asıl şoku diğer durumdan yiyecekti ama hala bu tatlı durumun zevkini sürüyordu. Kızı o kadar müşfik davranıyordu ki anlam veremedi olan bitene. Hâlbuki ona gelen haberlere göre kızı tam bir alkolik, herşeye kahkaha atan, duyguları aşırı uçlarda yaşayan birisi idi.  Gel gelelim görünen durum çok ama çok farklı bir boyutta idi. Babasına bir de sürprizi olduğunu söylemişti “yine mi evlilik” diye geçirdi içinden yüzünü buruşturarak kurmay yüzbaşı komutan. Ben birisi ile tanıştım baba, saf bir Anadolu çocuğu, tertemiz yüreği var, sevgi ile yoğrulan bir topraktan dünyaya gelmiş adeta. Kızı bilmem daha ne methiyeler düzse de komutanın aklında sadece ilk cümlesinin sonunda ki “baba” kalacaktı. Belki de ilacı bu kelime idi, zira hiç duymadığı bir kelime idi şimdiye kadar. Genellikle kullanmamışlardı evlatları bu kelimeyi, anne kelimsini yer yer kullanırlardı ama baba kelimesini hiç kullanmamışlardı. O kadar mutlu olduğu anlaşılıyordu ki Gülşen’in onun sözünü hiç kesmeden dinledi. Cümlelerin içinden geçen Aydın ismini ezberlemişti bile. Ama baba tek sorun var diye devam etti Gülşen gülümseyerek “bu çocuk biraz muhafazakâr, dindar yani, bu senin içi sorun olur mu bilemedim.” deyiverdi cümlelerini bitirirken yumuşak bir ses tonu ile. Her halinden soru sorduğu anlaşılıyordu Gülşen’in. Komutan yattığı yerden dorulmak istedi ama kalp ameliyatı olduğunu hatırladı neden sonra. Kızının müşfik yapısını bozmadan cevap verdi aynı tatlı gülümseme ile “gelsin de tanışalım kızımı mutlu eden kişi ile” dedi ve disiplin havasının dağıldığını hissedip içine girdiği kalıbı dağıttı. Her rolü iyi oynamıştı da adam akıllı baba rolünü oynayamamıştı.

Kendisine sokulup sarılan kızının saçlarını okşadı, ilk defa anlamıştı ki merhum eşi gibi koktuğunu kızının. Ne kadar özlediğini anlatamadı ya, dilinden dökülüverdi annesine ne kadar benzediği sonra da göz yaşı içinde neden cenazeye gelmediğini sordu kendisini toplayarak. Gülşen hıçkırarak “bana ölümü öğretmediniz ki” dedi ve devam etti “Alışamadım yıllarca onun ölümüne, sen benim psikiyatri tedavisi gördüğümü biliyor musun? Peki ya AMETEM’de bağımlılık yapan maddelerle mücadele ettiğimi duydun mu?  Ruhum yaralı babam,  kaybetmeyi kabullenemeyen inatçı bir kız yetiştirmişsiniz. Her istediği hemen olan mızmız bir oyunbozan,  hatayı kabullenemeyen ama hata yapmaktan da geri kalmayan ölümü ilk defa tadan bir kız işte, neyse bırakalım da bunları seni ne kadar sevdiğimi anladım babam, bu yaşadıklarımız bana çok ders verdi inan bana” dedikten sonra gözlerini silip ona bir daha doya doya sarıldı. “Ha bu arada babacığım, halamların abimin, selamları var zaten zaten ziyaretçi yasak, ciddi bir operasyon geçirdin buradan çıınca da bize gideceğiz ayrıca sakın ha sakın bu konuda bana direnme yaşlı kurt” diyerek ekledi. Çok hoşuna gitmişti bütün bu olan bitenler komutanın.

Kaderin yıllar sonra karşısına dikeceği diğer duruma doğru habersiz bir şekilde gidiyordu komutan. Kapı tıklatılıp muayene için bir grup doktor içeri girdiler, kadın olan anlaşılan diğerlerinden rütbe olarak daha büyüktü anlaşılan. Ses tonu ve yüzü yabancı da gelmemişti ama tanıyor olabilir miydi? Doktor direkt dosyayı alıp ismi ile hitap etti “Erdoğan Çelik eveeeet, nasılsın bakalım bir problem falan yok değil mi?” dedi. Aslında maskesini bir çıkarsa tanıyabilirdi belki ama bunu nasıl söylerdi ki. Daldığı düşünceler arasında “daha iyiyim Doktor hanım teşekkür ederim” diyebildi. Doktor sonra öğrencilerine dönüp bazı bilgiler verdi, çoğu tıbbi kelimelerle dolu cümleler kurdu.

Bir zaman sonra diğer hastaları dolanması için yardımcısına görev verip gönderdi onları. Kızı da dışarıya sigara içmeye çıkmıştı zaten ki komutanla doktor başbaşa kalmışlardı. Doktor maskesini indirmeden bir şiirden dörtlük okumaya başladı. Şiir ile birlikte komutanın ağzından “Beyhan sen ha” diye bir cümle döküldü. Bu şiiri ona komutan zamanında yazmıştı. Bölge Çalışma grubu olarak görev yaptığı yıllarda birlikte çalışmışlar ve ona aşkını bu şiirler anlatmıştı. Beyhan’dan da bu şiiri kimseyle paylaşmaması hususunda söz almıştı.

Bana gelen en güzel bahar sendin sevgili 

Sen üzülsen yalandan ben de mevsim kar olur

Ne söylesem az gelir, hayata bağlar dili

Sensiz olduktan sonra, dünyalar mezar olur

 

Bu dörtlüğü okuduktan sonra maskesini indiren Beyhan Doktor, “ihtiyar yırttın yine kefeni hadi iyisin” diye gülümsedi. Şaşkın bakışların arasından “unuttun sanırım eski aşkını sen” diye cilveli bir ses tonu kullandı devam ederken de daha olgun bir tavıra büründü “Ne kadar uzun zaman oldu yüzbaşım görüşmeyeli, dur ben hesapladım birlikte çekindiğimiz şu resmin köşesinde yazan tarih ile hesapladım yirmi iki sene olmuş, koskaca yirmi iki sene, bu sırada eşini de kaybetmişsin başın sağolsun, dün sen uyurken kızınla konuştuk da, çok anlayışlı bir kız yetiştirmişsin tebrik ederim. Tabi onun akrostişli bir şiir yazdığın, sana aşık bir doktor olduğumdan haberi yok komutanım. Yine de olmasın derim.” dedi ve şiiri devam ettirdi.

Ellerini ver bana ellerimde saklayım

Özlemimi gidersin öpüp de koklayım

Issız loş yaşantıma seni çağırmaktayım 

Yüreğin olsa olsa gönlüme hünkar olur

 

Akrostişle yazılmış bu şiirde Beyhan isminin çıkmasından memnun olmuş bir havası vardı Doktor hanımın. Yaklaşıp bir de buse kondurdu alnına komutanın, komutan şoktan hala çıkmamıştı. Bir şeyler sorması gerektiğini düşündü sonra neden bilinmez sustu sadece. “Biliyor musun diye devam etti komutan, şiirde üçüncü beyitleri tersine doğru akrostiş okursan da soy ismin çıkıyor şayet hala kullanıyorsan o soyadını” diye bitirdi cümlesini. Bu sefer şaşırma sırası Doktor hanıma geçmişti “Aaaaa evet Yalçın, Beyhan Yalçın, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, beni şaşırtmayı seviyorsun. Ben de seni” deyip cümleyi tamamlamadan hafif bir burukluk içinde odayı terketti doktor hanım. 

Odada tek başına kalan komutan şiirn geri kalanını da mırıldanmaya başladı.

 

Yağmur gibi yağıyor adeta aşkın seli

Hep uçlarda yaşarım duygularımdan belli

Çılgınsın diyorsun ya, sinirli ve öfkeli

Keskinlik küpe tamam, sirkeye de zarar olur

 

Ertesi günü doktor hanım çok dinlenen radyodaki şiir programına göndermiş dinlemesi içinde komutana bilgi vermişti. Radyo sunucusu şiiri öyle güzel tane tane okudu ki, baba ve kız kendilerinden geçmişlerdi.

 

Hürriyet peşinde ben, benim ateşimde sen

Kavrulacaksan hadi ilk kural bu esasen

Leb-i derya gözlerine vurulmuşum şahsen

Senden bana esen bir asi rüzgar olur

 

Aklımdasın bilirsin kalıcısın gelince

Kara kaş, kiprikler ok, saçlar inmiş belince

Anlatır her şey seni ama kendi dilince

Gül yanağına değse yaprak bestekar olur

 

Ne ateşler besledim şu zalim yüreğimde

Nice güller vuruldu mıhlandı belleğimde

Yalnız kaldım kalmadı kimsem desteğimde 

Herkes kaybolsa dünya yine sende var olur

 

Şiir okundu hastane odalarına bir sessizlik düştü yine. Erdoğan Yüzbaşı, yanağına düşen göz yaşını elinin üstü ile silip ağlamaklı bir edaya büründü. Babasının şiirinin bir kişinin okumasından mutluluk duyan Gülşen içinde bulunduğu duygulardan habersiz “Ne güzel yazmışsın baba, yüreğine sağlık, vardı senin bu şekilde şiirlerin değil mi, ama bestelemek gerek diye düşünüyorum” diye oluşan duygusal havayı dağıtmak istedi.

Bir kaç gün sonra hastaneden çıktılar, kızın büyük bir cadde üstünde ki altı katlı binanın en üst katına asansör ile çıkıp, merdivenlerin çıkışında sağda kalan bir dairenin önüne geldiler. Kapıda bir adam vardı, dediği gibi muhafazakar bir görüntüsü de yoktu açıcası. Deyim yerinde ise bonus kafalı kot pantolonlu, yaza mahsus haki renkli bir tişört olan genç bir adam beklemekte idi kapının önünde. Buyur etti içeri geçtiler. Komutanın beklentisi, sarı tenli, badem bıyıklı, saçları sağa doğru taranmış, bol pantolonlu, ve gömleği pantolonun üzerinden sarkmış birisi idi.

İçerden yeni yakılmış bir salça kokusu ve fon müziği denilebilecek bir müzik sesi geliyordu. Kendisine hazırlanmış odaya geçti komutan, kızı ona gereken hizmeti sağlıyordu. “Bu mu?” dedi kısık bir sesle “Aydın”, eğer buysa beklediğim gibi çıkmadı diyerek de memnuniyetini bildirir şekilde gülümsedi. Kızı da aynı frekansta konuşmaya devam etti, “ne bekliyordun, sakallı, sarıklı birini mi?” Tanışma faslı da bu minvelde gerçekleşecek, kaynaşma sağlanacaktı. Bir ara kızı mutfağa gidince yaşlı adam Aydın’ın kulağına eğilip “Nasıl başardın kızımın kalbini çalmayı anlat bakalım Aydın Bey” sonundaki Aydın beyi resmiyet anlamında değil de samimi bir havada söylemişti. Aydın önce nasıl tanıştıklarını anlattı uzun uzun, sonra ikisinin de birbirine olan ihtiyaçlarından bahsetti, ezcümle olarak da bu başarının Gülşen’in içinden gelen bir iradeden olduğundan, kendisini de uçurumun kenarında çekip aldığından bahsetti. Oysa Erdoğan bey her şeyi farklı düşünmüş, kızını kurtaran kişi olarak görmüştü onu, olay farklı yerlere evrilince de bir kez daha gurur duymuştu kızı ile.

Yemeğin ve sofranın kaldırılmasından sonra, Aydın müsade isteyip namaz kılacağı anlamında işaret edip odadan ayrıldı. Gülşen babasının odasına hazırlamıştı yemek sofrasını, onun farklı duygulara girmesinden çekiniyordu. Kapı zili çalana kadar küçücük bir sessizlik oldu. Bu sessizlik esnasında Gülşen mutfakta tabakları yerleştiriyor, Aydın diğer odada ibadet ediyordu. Salona vuran ışıkta Aydın’ın hareketleri ihtiyarın yattığı odanın önündeki hole vuruyordu. “Bir zamanlar bizi kesecek dediğimiz insanlar bunlar mı, kadınlara siyah çarşaf giydirecek dediğimiz, laikliğe en büyük tehdit unsuru bunlar mıydı?” diye hayıflandı. Sonra kendini haklı çıkarmak adına “zaman değişiyor, demek ki bunlar da demokrasiye ayak uydurmaya başladılar” şeklinde düşünmüştü ki, kapı çaldı. Kapıyı Gülşen açtı ve şok bir şekilde “Hocam siz ha hoş geldiniz” deyiverdi. Kadın zaten daveti beklemeden içeri girmişti bile, bir yandan da “Nerede bakalım hastamız, hangi tarafa geçiyoruz?” deyip Gülşen’in gösterdiği odaya daldı. Komutan gözlerine inanamamıştı, karşısında ay parçası gibi duran, saçları omuzlarını süpüren, mavi gözlü, kalın kaşlı, dolgun kirpikli, öylece kalakaldı zaman. Dudaklarından “Beyhan” sözü döküldü. Evin tarifini sigara içerken Gülşen’den aldığını çok sonra öğrenecekti ya hala hayreti geçmiş değildi. “Kontrole eve geldim deme” diye de ekledi komutan. 

Gülşen aralarındaki durumun farklılığını anlamış iki aşığı başbaşa bırakmış, onlara kahve ve kırıntı verip diğer odaya geçmişti. Gülüşmeler, yer yer kısık sesle yer yer yüksek sesle bir şeyler anlatmalar en son odaya kadar geliyordu. Son olarak birlikte şiir okudular. Bu şiir radyoda dinledikleri şiirdi. Çok sonra babasından işittiği akrostiş sayesinde şiirin içinde Beyhan’ın adının geçtiğini de öğrenmişti.

Bu ziyaretler ve sonrasında park yürüyüşleri ile babasının mutluluğuna mutluluk katan bu kadını kıskansa da sevmeye başlamıştı Gülşen, ta ki babasının onun evine yerleşme kararına kadar, kabullenemiyordu bunu, zor geliyordu, yıllar sonra bulduğu baba sevgisini önce bir başkası ile paylaşmıştı. Şimdi de tamamen elinden alınması zoruna gidiyordu.

Karmaşık duygular içinde babasının odasını düzenlerken bir şiir geçti eline ve okumaya başladı, okudukça ayakta duramıyor, dayanacak bir yer arıyor babasının yatağına oturup şiirle birlikte ağlıyordu.

YALNIZLIK

Bir el arıyorum,

Dayanmak için bir omuz belki de

Ne kale eski kale ne park

Tadı yok hayatımın

İçimde iyilikle kötülük savaşta

 

Yirmi iki yıl öncesinde

Gönlüm hala genç

Koşmak istiyor ayaklarım

Ama kalbim teklemekte

Bitirdiğim yerde yeniden başlamakta

 

 

Bu beyhude handa

Gönül hala Beyhan’da

Açılacak gibi sanki az sonra kapı

İçeriye girecek bir kız

Diyecek ki o da seni bulmak için telaşta.

 

Pek de ümidim yok

Yolun sonudayım sanki

Bir silüet çağırıyor sokağın başında

Ben direniyorum

Diyorum ki

Ölmek istemiyorum, eserler bırakacak yaşta.

 

Yaklaşık bir ay öncesine ait bu şiiri okudu, sustu kaldı. Onu şimdi daha iyi anlamıştı. Bu şiiri katlayıp kitaplıktaki yerel bir yazarın kitabının içine incitmeden yerleştirdi. Kitabı unutmamak içinde gözünün önünde bir yere koydu. “Özgürsün Babam” sözleri döküldü dilinden...
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Paylaşılmayan Şiir başlıklı yazı Levent SARI tarafından 10.01.2021 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )