Eklenme Tarihi : 8.09.2021
Okunma Sayısı : 165
Yorum Sayısı : 0
Etiketler
Mehmet ACAR
Mehmet ACAR
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Radyo Benim
Site İstatistikleri


Gözlerini duvarda asılı koyu yeşil takımından alamıyordu. Dedesinin kulağına okuduğu ezan ve gametten sonra ismine “Ahmet” diyeli tam on dokuz yıl olmuştu. Ablası da söz vermişti beyaz gömleğini yıkayıp ütüleyeceğine. Bayramdan bayrama düğünden düğüne giydiği ayakkabısı da hazırdı. Her şey hazır geriye bir tek sabahı etmek vardı. Ne akrebe ne de yelkovana söz geçiremiyordu. Her zaman erkenden doğan güneş sanki o gün bilerek nazına naz katmıştı. İki gün önce amcası arayıp “Ahmet’i şehre yanıma gönderin birkaç gün burada kalsın. Çocuk neredeyse askere gidecek hiç köyden dışarı adımını atmadı. Gelsin buraları bir görsün” demişti. “İşten güçten biz de çok ihmal ettik çocuğu kaç yıl” diye dile getiremediği mahcupluğunu gizlemesi mümkün değildi.


O sabah daha cömert ötüyordu tüm horozlar. Sonunda sabah olmuştu. Nazlanan Güneşle olan hesabını sonraya erteledi Ahmet. O gün şehre gidecekti. Bu zamana kadar duyduklarıyla hayaline resmettiği sevgiliyi gerçekten görebilecekti. Görecek, dokunacak, kokusunu duyacaktı. Erkenden geldi, otobüse bineceği kahvenin önüne. Telaşından amcasına götüreceği peyniri, yoğurdu, unutuyordu az kalsın. Eğer unutacak olsa annesinin dilinden bir ömür kurtulamayacağı aşikârdı.


Otobüs ağır ağır ilerken Ahmet, yüzünü yakan Güneşe kızgın bir bakış fırlattı. İçten içe söylene söylene yerini değiştirdi. Onunla olan hesabı birikiyor ama her seferinde erteliyordu. Keşke yağmur yağsaydı ne güzel olurdu şimdi ama yağmur yağmıyordu. Bir saate yakındır yolda olan otobüs şehirde ki köylü garajına varmıştı. Mecnun Leyla’ya, Kerem Aslı’ya kavuşmuş muydu kavuşamamış mıydı şimdi tam hatırlayamasa da Ahmet sevdiğiyle ilk defa buluştu. Meraklı bakışlarla etrafı süzerken hayalindeki resme ne kadar da uzaktı gördükleri. Amcasının sesiyle irkildi. Hemen yanına koşup elini öpmeden bile getirdiği peyniri yoğurdu teslim etti.


Amcası acele ediyordu. Oto sanayide bulunan yedek parça alıp sattığı dükkânını kapatıp gelmişti. Ahmet’in Güneşe saydırdıklarından fazlasını amcası çırağı için sayıp döküyordu. “Ulan hasta olacağı tuttu keratanın” diye sık sık tekrarlıyordu. Tek acele eden amcası değildi. Etrafta kimi görse kime baksa acele ile bir yerlere koşturuyorlardı. Hepsinin mi çırağı hasta olmuştu? Ya bu koşturan amcalar bu teyzeler onlarında mı çırağı vardı? Çırak yaşta koşturan çocukları hiç garipsemedi. Zira onlar acele etmez geç kalırlarsa ustaları, amcası gibi sayıp dökerlerdi. Bu koşturmanın ortasında bu gürültüde koyuldular yola. Amcası çırağını unutmuş şimdi de trafiğe methiyeler okuyordu. Amcasının bağrış çağırışlarının yanında, arka arkaya çalan korna sesleri tuz biber olmuştu.


Amcası Ahmet’i eve bıraktı.” Bu gün dinlen yarın beraber dükkâna gideriz hafta sonu da hep beraber gezeriz” diye kabaca bir plan yaptı. Daha diyecekleri vardı ama aceleden laflarını bile bitirmeden gitti. Yengesinin hazırladığı yemeklerin kokusu merdiveni dolduruyordu. Amcasının çocukları okula gitmek için hazırlıklarını bitirmiş servis bekliyorlardı. Çocukların servise binişini pencereden beraber izlediler yengesi ile. “Bu mahalledeki okulu pekiyi söylemediler biz de servis tutup daha iyi bir okula gönderiyoruz” açıklamasını yaparken yengesi, beğenilmeyen okula bir servis öğrenci geldi diğer okulun olduğu mahalleden.


Akşam olmuş önce çocuklar sonra da evin babası gelmişti. Güneş çoktan batmış ama Ahmet onla olan hesabını unutmamış sadece erteliyordu. Yemekler yendi. Yemek boyu köyden eskilerden konuşuldu. Çaylar içilip, meyveler yenilirken kimsenin ağzını bıçak açmadı. Ortaokula giden küçük çocuk tabletten, liseye giden büyük çocuk telefondan kafasını kaldırmıyordu. Baba her zaman ki otoritesi ile koltuğuna kurulmuş televizyonun kumandasını yanına almıştı. Buraların tek hâkimi benim der gibiydi elindeki kumanda ile. Her ne kadar kumandaya sahip olsa da hükmedemediğinin farkında değildi. Zira her akşam olduğu gibi o akşam da eşinin istediği diziyi açıp ona bakıyorlardı. Sessizliği Ahmet bozdu, halasını sorarak. Babasından öğrendiği kadar halasının evi ile amcasının evinin arasında birkaç sokak vardı. Aldığı cevap karşısında hasmı olan Güneşi unuttu. Artık onun yeni bir hasmı vardı. Şehir. Yıllardır dinledikleri ile âşık olduğu sevdiğinin maskesi düşmüş, gerçek yüzünü gömüştü. Ne demekti iki sokak ötede ki halası ile amcası kaç aydır birbirlerini görmüyorlardı. Hem de arada hiçbir dargınlık hiçbir kırgınlık yokken. Tek bahanenin iş güç olması mümkün değildi. Liseye giden çocuk elindeki telefonu salladı ben her gün görüyorum diyerek. Ahmet’in canının sıkıntısı yol yorgunluğuna verildi. Köy de erken yatılır, saatte epey geç oldu alışkın değildir çocuk diyerek, yeri hazırlandı uyuması için. Amcası yarın cuma namazına şehrin en büyük camisine gideceğiz sözünü vermeseydi, o gün de can sıkıntısından sabahı edemezdi.


Yine trafiğe çıkılmış amcası yine methiyelerine başlamıştı işe giderken. Sırf bu sinir hali dağılsın diye boş boş sordu sabah asansörde gördükleri adamı. Sormaz olaydı. İki üç kat aşağısındaki komşu nasıl tanınmazdı, kim olduğu nasıl bilinmezdi. Oysaki gülümseyerek selam bile vermişlerdi birlerine. Amcasının açıklaması uzun süre kulağından gitmedi.  “Koca bina, otuz tane daire hangi birini tanıyacaksın. Karşı komşunu tanıman bile büyük lüks burada. İşten güçten vakit mi var birbirimize gidip gelmeye, tanışmaya.” Köyünde ki 87 tane haneyi düşündü tek tek. Hangi evde kim var, kaç çocuğu var, kim ne iş tutar; sorulsa hepsine tereddütsüz cevap verebilirdi. Üstelik onlarında işleri güçleri vardı ama hiçbir zaman birbirlerine gidip gelmeyi kesmezlerdi.


Dün hasta olan çırak bugün gelmişti. Dükkânı açıp silip süpürmüş çayı çoktan demlemişti. Ustasının karşısında bir asker gibi hazır ol da bekliyordu. Ağzından çıkacak her kelime onun için bir emirdi. Sanki tek bildiği cümle, tamam ustaydı. Müşteriler gelip gidiyor, alışverişler yapılıyordu. Dünkü köylü garajındaki koşturmanın aynısı burada da vardı. Üstelik bütün çıraklar sağlam işinin başındaydı. Saat öğlene yaklaşmış Cuma vaktine çok az bir zaman kalmıştı. Amcası dün verdiği sözü tutamayacağını mahcup mahcup söylemek zorunda kaldı ezan okunurken. “En büyük camiye başka zaman gideriz, bugün kısmetimiz bu camiymiş” diyerek sanayinin içinde olan camiye gittiler koşa koşa. Tüm esnaf oradaydı. İlk sünneti son anda kıldılar. İmam hutbeyi okurken arada horlama sesleri geliyordu yorgun birkaç esnaftan. Ahmet’in ne kadar garibine gitse de herkes alışkındı bu duruma. Farz biter bitmez, imam daha sol yanına selamını tamamlamadan millet ayaklanmış camiyi boşaltıyordu. “Hadi, zühri ahiri, vaktin sünnetini geçtim ya cumanın son sünneti ne olacak” diye soruyordu Ahmet kendi kendine. Camide kalan üç beş kişi ile kalan namazları da kılıp tespihini çekip duasını ederek çıktı dışarı. Az önce deprem olmuş gibi acele ile camiyi boşaltan tüm esnaf avluda sohbet ediyordu. Daha dükkânlarına geçmemişlerdi. İlk defa acele etmiyorlardı.


Akşamı zor etmişti Ahmet. Gün boyu amcasının yanındaydı. Bir ara elinden geldiği kadar yardım etti. Bir iki paket getirdi götürdü. Gün boyu hiç içmediği kadar çay içti. Amcası iki kat aşağısında ki komşusunu tanımıyor ama sanayide ki yüzlerce esnafın hepsini yakinen biliyordu. Yengesinin yemekleri keyfini yerine getirmişti. Yarınki planda hazırdı. Amcası öğlene kadar dükkâna gidecek öğleden sonra gelip çocukları alıp gezmeye çıkacaklardı. Ahmet bugün dükkânda epey yorulmuştu yarın öğlene kadar dinlensin diye evde kalacaktı. Yemek sonrası yine her şey dün ki gibiydi. Çocuklar tablette, telefonda; kumanda baba da ama hükmü annedeydi. Ağızlar kilitli tek bir sohbet yok herkes kendine göre seçtiği bir ekrana büyülenmiş gibi bakıyordu. Dünkü hala şokundan sonra Ahmet’te sessizliği bozmamak için kendi kendine yemin etmişti. Canının sıkıntısı yine yorgunluğa, köy de erken yatıp erken kalkmaya yorulduğundan hazır olan yatağına yollandı.


Amcası işe gitmiş, o gün okulu olmayan çocuklar uyuyordu. Canının sıkıldığını fark etmişti yengesi. Hazırlan halana gidelim dedi. Çocuklar onlarda kalksın belki amcam da gelir der gibi oldu ama lafını bile bitiremedi Ahmet. “Amaaan onlara bakarsan. Amcan tutturmuş bir iş güç evi bile gördüğü yok. Ablasını da bayramdan bayrama görse yeter. Çocuklar desen sanki gidince halalarının yüzüne mi bakacaklar ellerindekini bırakıp.” Bir yandan sitem dolu söylenip içini döktü kadın, bir yandan hazırlandı. Sonra kapıyı çekip çıktılar. İki saat kadar oturup gelmişlerdi. İlk başlarda halasının boynuna sarılıp hasret giderirken iyi ki gelmişim diye düşünse de, zamanla onun da amcasından pek farkının olmadığını gördü. O da şehrin boş koşturmasına kaptırmıştı kendini. Zira “iki gündür buradayım, ben bilmiyorum evi, beni götürün demeye çekindim misafirlikte, sen niye çıkıp gelmedin yeğenini görmeye?” sorusuna bir cevap alamaması her şeye bir cevaptı aslında.   


Amcası iki saat gecikse de gelmişti. Bahanesi yine hazırdı. İş güç. İş. İş. İş. Çocuklar da hazırdı, yedek bataryalarını yanlarına alarak. Arabaya doluşup çıktılar yola. Yol da bir sürü fikir havada uçuştu nereye gidelim diye. Her kafadan bir ses çıksa da herkes hep bir ağızdan konuşsa da amcası fırsat buldukça trafik ile kavga etmekten geri durmuyordu. Sonunda büyük bir alışveriş merkezine gidilip gezilip gün sonunda da hamburger ve ya pizza yenilmesine karar verildi. Dün gidilmeyen büyük caminin özrü yerine büyük bir alışveriş merkezi iyi seçimdi, onlara göre. Alışveriş merkezinde çeşit çeşit mağazaların önünden bir bir geçiliyor ama hiçbirine girilmiyordu. Amcasına göre oralar çok pahalı yerler, herkes sadece etikete para veriyordu. Çok saçma buluyordu burada alışveriş yapmayı. Yine de ayda en az iki üç kez gelip burayı geziyordu. Birçoğunda da alışveriş yapmadan çıkmıyordu. Az önce attığı nutuktaki hükmü ancak kumanda da ki hükmü kadardı. Tüm mağazaların camekânları istisnasız ziyaret edilip en üst katta ki yemek bölümüne ulaşılmıştı. Ahmet’in hiç iştahı yoktu. Üç beş tabela dışında Türkçe isimli hiçbir mekân bulunmuyordu koca yerde. Yedikleri içtikleri bile yabancıydı. Neyse ki amcası ile döner yemeye karar vermişlerdi. Yemekler de yenildikten sonra yine tüm mağazalar selamlanarak otoparka gidildi. Çocuklarda ki mutluluğu anlayamıyordu. Ne yaptılar neden mutlu oldular hiçbir fikri yoktu. İnsan alamadığı eşyalara bakıp, karnını doğru düzgün doyurmayan yemeklere dünyanın parasını verdiği için nasıl mutlu olurdu? Hem de bugün her anını fotoğraf çekip durdular. Çok da gerekliymiş gibi.


Eve dönerken amcası ilk defa, trafiğin kulağını çınlatmıyordu. Yollar bomboştu. Dediğine göre o gün büyük bir maç varmış. Bütün şehir iki saatliğine bomboş olur herkes işini gücünü bırakıp o maça kitlenirmiş. Köylü garajında gördüğü kalabalık, dükkâna gelip gidenler hatta cuma namazında imamın selamını beklemeyenler bile mi bu maçı izliyordu şimdi. İlginçti. Hani, iş güç?


Pazar günü amcası işe gitmese de erkenden kalkmıştı. Dün öğlene kadar uyuyan çocuklara bu gün müsaade yoktu. Erkenden kahvaltı yapıldı. Hazırlanıp çıkıldı. Bugün ki durak orman içindeki hayvanat bahçesi sonrasında da mangal yakmaktı. Dünkü tecrübesinden sonra oylamaya bile sunmadı bugün ne yapalım diye. Çok kararlıydı. Bütün itirazlar için “hayır gidilecek” cevabı dilinde hazır bekliyordu.  Yengesi de aynı fikirde olmasaydı bu kadar kolay kabul ettirmeyeceğini hiçbir zaman bilemedi.  O günde ormana hayvanat bahçesine gidildi. Ahmet’in sürekli gördüğü, aynı dereden su içtiği, aynı çimenin üstünde koştuğu hayvanlar kafesteydi. Onun için hiçbir albenileri yoktu. Daha önce televizyon dışında göremediği yırtıcı hayvanlar da o öyle bir korunak altına alınmıştı ki tellerden görmek mümkün değildi. Bu çocuğun da hiç yüzü gülmüyor demesinler diye zoraki gülümsüyor çok beğenmiş çok şaşırmış gibi davranıyordu. Bu sahte gülümsemeler ona amcası ile tanımadığı komşusunun asansördeki sahte gülümsemesini hatırlattı. O an karar verdi. “Şehir bana göre değil hemen geri dönmeliyim.” Hayvanat bahçesinde atılan tur bitmiş, mangallar yakılıp yemekler yenmiş. Bir iki top bile oynamışlardı. Yemek sonrası amcasının yaptığı yarım saatlik şekerleme dünyanın hiçbir uykusuyla kıyaslanamazdı. Akşam eve döndüklerinde bu sefer tek yorgun olan Ahmet değil herkes bitap düşmüştü.


Dayanamadı konuştu Ahmet, amcası ile. Köye dönmek istediğini söyledi. Çok memnun kaldığını çok sevdiğini de söylemek zorunda kaldı yoksa büyük ayıp olurdu.  En yakın arkadaşının hastalığını bahane etti. Gideyim ona yardım edeyim dedi. Yine gelirim derken kendini bile inandıramadı. Sizde gelin, hani bir yaz gelmiştiniz, yine gelin derken gözleri kocaman olmuştu. Yengesi sıkıldığını şehri pek sevmediğini anladı ama üstüne gitmedi çocuğun. Amcası karşı çıktı, olur mu geleli kaç gün oldu, hayatta göndermem daha gideceğimiz o kadar yer yapacağımız o kadar iş var diye uzunca bir nutuk attı. En son attığı nutkun hükmü kadar bile hüküm süremedi tüm söyledikleri. Karısının bir bakışı ile yarın ilk otobüsle yollarım dedi.


…


Amcasının “bizim peynirimiz yoğurdumuz yok” diye uzattığı tatlı paketini elinde sıkı sıkı tutuyordu. Bir poşette yengesi hazırlamıştı köydeki çocuklara; bir iki oyuncak bir iki defter ve kalem vardı içinde. Bolca selamı da koyup heybesine, köyden geldiği otobüsle geri dönüyordu Ahmet.


…


Şehre gidip döneli dört beş hafta olmuştu. Hepi topu üç dört gün kalmıştı. Ama bir ömür adı Şeherli Ahmet olacaktı bundan sonra. Hastalığını bahane edip döndüğü arkadaşı ile gölün kenarında oturuyordu. İlk başlarda kızdığı, arkadaşının takılmalarını duymazdan geliyordu artık. Milletin Şeherli Ahmet demesine bile alışmıştı. Uzun uzun o üç dört günden konuştular. İki olay vardı ki Ahmet aklına geldikçe gülmekten kendi alamıyor kahkahalara boğuluyordu. Bunlardan birincisi; Ahmet üç günde ne kadar sıkıldı ise bütün şehir daha sıkkındı. Hiç kimse memnun değildi hiç kimse mutlu değildi durumlarından. Ama düzeltmek içinde uğraşan kişi sayı yok denecek kadar azdı. İkinci durum çok daha komikti Ahmet için. Arkadaşına anlatırken gülmekten konuşamaz hale geliyordu.


“Biliyor musun? Biz nasıl gidip görmeden âşık olduysak bu şehre, şehirdekilerin de vurgun oldukları bir sevdaları var. Ne Leyla Mecnun’un gözünde ne de Aslı Kerem’in dilinde bu kadar büyümemişti, şehirlilerin aşkının yanında. Gidip görmeseler de, bilmeseler de hepsi hayran. Adına da “Avrupa” diyorlar…”

      

 

 

 

 

 

                             

       

 

 

  

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Şehir başlıklı yazı Mehmet ACAR tarafından 8.09.2021 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )