Eklenme Tarihi : 11.09.2021
Okunma Sayısı : 191
Yorum Sayısı : 1
Etiketler
Mehmet ACAR
Mehmet ACAR
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Radyo Benim
Site İstatistikleri
Telgraf


Kaç gece bitmişti uykusuz. Heyecanını anlatmasının mümkünü yoktu. Oysa kelimelerle arası iyi, ağzı güzel laf yapardı. Dışarıdaki bulutlara inat yağmayan yağmur gibi sessizdi. Tükenmişti kelimeleri. Tüm kelimelerini cömertçe son yazdığı öyküye harcamıştı gözünü hiç kırpmadan. Sayfalar dolusu bir öykü yazmıştı. Ne hissetti ise içinden ne geldi ise hepsini dökmüştü kâğıda. Hiçbir ayrıntıyı atlamamıştı. Tekrar tekrar okumalara doyamıyordu. Okurken sanki tüm satırlar gözünün önünde canlanıyordu. Her karakterin kusursuz bir tasvirini yapmış, betimlemelerine o kadar çok dikkat etmişti ki neredeyse olayın geçtiği parktaki çimenlerin sayısına kadar yazacaktı. Güneşin doğdu saati; dakikası saniyesi ve salisesine kadar belirtmişti. Olayla ilgisi olmayan yoldaki arabaların plakalarına kadar not düşmüştü satır aralarında. Kendisine göre kusursuz olmuştu. Hiçbir ayrıntıyı atlamamış çok sağlam bir kurguya oturtmuştu tüm kelimeleri. Artık bu kusursuz eserini sergilemek vakti gelmişti. Büyük bir özenle sarı bir zarfa yerleştirdi kendi gözünde kitabeler kadar değerli eserini. Ve bir dostunun aracılığı ile tanıştığı editör abisine gönderdi. 

   

Günler geçmek bilmiyordu. Bir haber çıkmamıştı editör abisinden. Kaç hafta olmuştu oysa. Ne zaman yalnız kalsa hep aynı sitemleri tekrarlıyordu: “tamam çok yoğundur, tamam işi başından aşkındır, evet yazdığım öykü neredeyse bir roman olmaya yakın uzunluktadır, o kadar usta edebiyatçı varken benle mi uğraşacaktır. Hepsini anlıyorum da insan en azından zarfını aldım der, bir haber eder.”


Beklediği haber günler sonra geldi. Gönderdiği koca zarfa karşılık tek sayfalık bir mektup aldı. Editör abisi yazısını okuduğunu, epeyce bir vaktini aldığını ne kadar çok gereksiz ayrıntıya girdiğini ve daha onlarca edebi hatalar yaptığını sıralamıştı bir sayfalık cevabında. Kısa bir selam ve sonuna eklenen “asla yazmaktan vazgeçme” notu dışında hiçbir olumlu cümle yoktu. En temel sorunun yazısının gereksiz uzunluğuydu. Bir daha bu kadar uzun hatta bunun yarısı uzunluğunda dahi bir yazı gönderirse okuyamayacağını da iletiyordu. “Her yazar adayının düştüğü en büyük hata yazım ne kadar uzun olursa o kadar iyidir. Sen de bu hataya düşenlerdesin ama olsun daha yolun çok başındasın zamanla halledersin bu sorununu. Bak ben sana bir sayfalık bir cevap yolluyorum. İstesem on hatta yirmi otuz sayfa da yazardım ama hiçbir zaman bu bir sayfa kadar etkili olmazdı” diyordu. Kendisinden daha kısa bir yazı beklediğini söylüyordu daha gerçekçi bir değerlendirme yapabilmek adına.


Haklıydı. O kadar çok ayrıntıya girmişti ki şimdi daha iyi görüyordu hatasını. Yazısındaki gereksiz ayrıntıları temizleyip daha sade bir şeklini tekrar gönderecekti. Aldığı bir sayfalık yazıda yazanlara bakarak bir bir gereksiz cümleleri siliyordu. Birkaç saat geçtiğinde o kadar çok cümle silmişti ki kendisi bile inanamıyordu. İşin kötüsü hala yazısının dörtte üçü duruyordu ve silecek daha çok cümle vardı. Kendisi için büyük bir karar alıp tüm yazıyı çöp kutusuna gönderdi.  Aylarca harcadığı emeğini atmıştı çöpe. Her şeye yeniden başlayacaktı. Öyküsünü tekrar yazacaktı. Günler geçti tek kelime yazamadı. Hangi cümleyi yazdı ise sildi. Ne yazsa siliyordu. Editör abisinden gelen mektup aklından çıkmıyor hep yanlış yaptığını düşünüyordu. Hangi cümleyi yazsa hangi kelimeyi eklese yok bu da olmadı bunu da beğenmez diye tekrar siliyordu. Günlerce tek cümle yazamadı. Aldığı bir mektupla sanki bütün bildiklerini unutmuştu. Vazgeçti yazmaktan da yazar olmaktan da. “Hayallerine kimse engel olmasın sen bildiğin yolda git” diye okuduğu tüm gelişim kitaplarını bulup bir bir yakmak istiyordu. Olmuyordu işte. En büyük hayaline başlamadan son veriyordu. Oysa okuldaki hocaları yeteneğini çok överler kendisini geliştirmesi durumunda ülkenin en iyi yazarlarından biri olacağını söylerlerdi. Ama bitmişti. Buraya kadardı. Canı çok sıkkındı. Kimle neyin kavgasını edeceğini bilmiyordu. Kendini sokağa attı hava almak için. Gökyüzü ile kavga etti kaç gündür neden yağmur yağmıyor diye. Boş boş dolaştı. Kimseye selam vermedi. Kimseyle konuşmak içinden gelmedi. Unutması gerekiyordu, ya hayallerini ya da en son aldığı mektubu.


Haftalar sonra eski yazdığı yazılarını tekrar okudu günlerce odasına kapanıp. İlk başlarda gözünde bir kitabeden farksız olan yazılar şimdi ne kadar da yavandı. Hiçbirini beğenmiyor hepsini yakmak istiyordu. Belki de ileride büyük bir yazar olursa anlatacak ne büyük bir hikâyesi olacaktı. Ne yakmaya ne de çöpe atmaya cesaret edemedi. Hepsini toplayıp kimsenin göremeyeceği bir yere kaldırdı. Ve en baştan tekrar yazamaya başladı. Yeni bir öykü düşmüştü aklına. Editör abisinin söylediklerini unutmaya çalışıyordu. Yoksa tek kelime edemeyeceğini biliyordu. Daha kısa yazmaya gayret ederek başladı yeni öyküsüne.


İlk defa günlerini aldı bir öykü yazmak. İlk defa silip beğenmeyip tekrar yazdığı bölümler olmuştu. Eskiden bir oturuşta yazar kalkardı her hikâyesini. Tek bir cümle bile düzeltmeye gerek duymazdı. Büyük bir heyecanla editör abisine göndermek için çıktı evinden. Hava bulutluydu ama yağmur yağmıyordu. Postaya verdi özenle hazırladığı sarı zarfını. Bu sefer çok umutluydu. Hem çok güzel bir öykü yazmış hem de gayet kısa tutmuştu.


İlkine nazaran daha uzun sürdü beklediği cevap. Geleceğinden ümidini de kesmişti aslında. Hiç beklemediği bir gün kapısını çalan postacı küçük bir zarf bırakıp gitmişti. Editör abisi ilk mektuptan farklı hiç bir şey yazmamıştı neredeyse. Yine hatalarının devam ettiğini, bunu ancak bol bol okuyarak gidere bileceğini, ilk yazısına göre daha kısa yazmış olsa da bu bile çok uzun bir yazı olduğunu, insanların maalesef artık bu kadar uzun yazılar okumadığını yazmıştı kısaca. Devrik cümlelere çok girme, daha kısa ve net cümleler kur gibi tavsiyelerde bulunmuştu. Yine yazmaktan vaz geçme diye eklemişti. Çıldırmak üzereydi. Nasıl olurdu bu yazısını beğenmezdi. Taktı bana kafayı diye düşündü sinirle. Okur okumaz yırtıp attığı mektuba baktı uzun uzun.  Biraz sakinleşince, daha sağlıklı düşünmeye başladı. “İlk önce bu işte usta o çırak benim, bir şey söylüyorsa vardır bir bildiği. Bana neden kafayı taksın benim yazmam ya da yazmam o ne kazandırır ne kaybettirir. “ Yeni bir yazı yazmak için yırtmadan sakladığı ilk mektubu tekrar okudu birkaç kez.


Son yazısını aynı özenle gönderdi editör abisine. Tüm tavsiyelerine dikkat etmişti. Bu sefer bir de ricası vardı. Hatalarını örneklendirmesini istedi. Beklediğinden çok daha çabuk cevap aldığına kendi bile inanamadı. İlk iki mektuptan çok farklı bir mektup almıştı. Editör abisi neler yapması gerektiğini daha açık ve anlaşılır ifade etmişti. Yazılarının her sefer de kısalmasını takdir ediyor ama istediği noktaya hala gelmediğinden bahsediyordu. Zamanla çok iyi olacağına şüphesinin olmadığını yazmıştı. Son yazdığı hikâye de iki sevgilinin dinlediği şarkılar abartılmış sürekli şarkılardan bahsetmek boş yere hikâyeyi uzatmış diye de istediği örneklendirmeyi yapmıştı. Son cümleyi okumadan kaldırıp fırlattı mektubu bir köşeye, bu sefer yırtmadan. Her mektup gibi “sakın yazmaktan vazgeçme” diye bittiğinden zerre kadar şüphesi yoktu.  Haklıydı.    


Birkaç gün sonra tekrar kalemi eline aldığında bu sefer yeni bir öykü değil editör abisine bir mektup yazmak istiyordu. İçinden geçenleri hiç tereddütsüz döktü kâğıda.


“Editör Abi,

Öncelikle beni muhatap alıp bana vakit ayırdığınız için sonsuz teşekkür ederim size. Hakkınızı helal edin. Elimden geldiği kadar mektubumu kısa tutmaya çalışacağım. Olurda uzun bir mektup olursa şimdiden defalarca özür dilerim. Bilirsiniz kalemim biraz gevezedir benim. Yazmaya başladı mı susmayı bilmez.


Benim için yazı yazmak büyük bir tutku. Aklıma bir hikâye düştüğünde onu yazıya dökmez isem günlerce peşimi bırakmıyor boğazıma sarılıyor “yaz beni yaz beni” diye yakamdan düşmüyor. Ben de çok seviyorum yazı yazmayı, en az okumayı sevdiğim kadar. Şu dünyada bir lokma ekmek, yetecek kadar su, bir oda dolusu kitap, bitmeyen bir kalem ve bitmeyecek kadar kâğıdım olsa inanın başka bir şey istemem. Ölmeyecek kadar doysa karnım ve ben gece gündüz okuyup yazı yazsam benden daha mutlusu olamaz bu dünyada. Ben yazılarımı ne büyük bir yazar olmak için ne de millete kendimi beğendirmek için yazıyorum. Sadece içimden geldiği için oynuyor kalemim elimde.


Evet, aktarmak istediğim fikirlerim var. Gittiğim bir söyleşide bir yazar abinin söylediği söz kulaklarımda her daim çınlar “Edebiyat büyük bir güçtür, Rus toplumunu Dostoyevski kendi elleri ile inşa etmiştir.” Ne müthiş bir cümle değil mi? Edebiyatın ne kadar güçlü ve ne kadar gerekli olduğunu nasıl da gözler önüne seriyor. Her zaman kendim için yazarken o söyleşiden sonra yazarlık içinde birkaç küçük hayal kurdum. Belki benim kitabımı okuyan bir genç annesinin kıymetini daha çok bilse babasına saygısını biraz daha artırsa o yeterdi bana. Asla bir Dostoyevski kadar büyük olamam ve kendi ellerimle bir toplum inşa edemem biliyorum. O inşada bir tane de benim çakıl taşımın olmasıydı rüyam. Öğretmenlerimden ve arkadaşlarımdan aldığım takdirlere güvenip rüyam için bir adım atmak istedim. Kendi kendime gelin güvey olmayacağını bildiğimden bir bilene danışmak istedim. Sizi de bu yüzden rahatsız ettim. Ama görüyorum ki benden şimdilik ne köy olur ne de kasaba. Kasabayı geçtim o köyün ilk evini koymak için bile kaç fırın ekmek yemem gerekli belli değil. Her söylediğinizde yazdığınız her satırınızda çok haklısınız ancak benim o kadar ekmek yemeye mecalim yok. Kendi kendime kurduğum düşlerimin birer düş olarak kalması herkes için daha iyi olacak gibi.


Sürekli yazılarımı kısaltmamı istediniz haklı olarak. Denedim. Siz de biliyorsunuz belli bir oranda kısalttım. Gereksiz ayrıntılara girmemeye gayret ettim. Bu konuda kendimce çok fazla yol kat ettiğime inanıyorum. Ama siz daha kısaltmamı ve daha da kısaltmamı istediniz. Ben bunları denedikçe gördüm ki kendimden uzaklaşıyordum. İçimdekileri tam anlamı ile dile getiremiyordum. Son yazımda şarkılar kısmı çok abartı diye yazmıştınız. Oysaki kız nişanlısının gözlerine bakıp şarkılar okuyor öykü boyu. Ve öykünün sonunda en yakın arkadaşına itirafta bulunuyor. Aslında nişanlısını sevmediğini ama üvey annesine karşı gelemediği için evlenmek zorunda olduğunu. Okuduğu her şarkının asıl sevdiği ile arasında bir bağ olduğunu, her şarkının bir başka olayı anlattığını söylüyor. Ve biz öykü boyu ortalarda gözükmeyen asıl sevgiliyi o şarkılarda buluyoruz. Ama siz o şarkılar abartı diyorsunuz. En çok üzüldüğüm nokta uzun yazıları artık kimsenin okumadığı için kısaltmam gerektiğine dair tavsiyeniz.


Lütfen ukalalığımı affedin. Benim düşüncelerim sizin için bir anlam ifade eder mi yoksa sizle olan durumumuz bir tavşan ile bir dağın muhabbetinden öteye gitmez mi bilmem? Ama bilmenizi isterim ki bir daha sizi rahatsız etmeyeceğim. Bugün size son bir öykü gönderdim, tam da sizin tavsiyelerinize uygun. Beni hatırlayacaksanız hep bu öykü ile hatırlayın. Ben kendi dünyamda kendi düşüme devam edeceğim. Kendi bildiğim gibi yine uzun uzun yazacağım. Belki geriye bırakacağım bir çakıl taşım bile olmayacak ama gönlümde benim için koca koca burçlar dikilmiş olacak. O da bana yeter.


Tüm emekleriniz için tekrar teşekkür eder; bu kabalığım için de sonsuz özür dilerim.

Susmak Bilmeyen Kalem”


Okuduğu mektup sıcak bir gülümseme bıraktı Editör abisinin yüzünde. Cevap yazmak istedi ama vazgeçti. Bir daha ne bir mektup yazdı ne de bir mektup aldı susmak bilmeyen kalemden. Onu her zaman son yazdığı hikâyesi ile hatırladı gerçekten.

 

 

TELGRAF

Bir köy varmış stop. Bu köyde bir Ahmet varmış stop. Ahmet Ayşe’yi severmiş stop. Kavuşamamışlar stop.

 

 

 

 

          

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Telgraf başlıklı yazı Mehmet ACAR tarafından 11.09.2021 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )