Eklenme Tarihi : 17.09.2021
Okunma Sayısı : 251
Yorum Sayısı : 0
Etiketler
Mehmet ACAR
Mehmet ACAR
tarafından eklendi
Normal Üye
Paylaş
Son Yazıları
Radyo Benim
Site İstatistikleri

Acımamak

Babası çok hastaydı. Ve tek muradı son nefesinde kızı Zehra’yı bir kez olsun görebilmekti. Zehra Öğretmeni İstanbul’a çağırmaya koca bir mebus gelmişti. O Zehra öğretmen ki, görev yaptığı mektebin asıl ismini unutturmuş “Zehra Hanım Mektebi” diye kazımıştı halkın akıllarına. Dört sene evvel minimini bir kız iken öğretmen okulu mezunu olarak gelmişti. Başlarda çok sıkıntı çekmiş fakat yılmamıştı. Çalışkanlığı ve gayreti ile daha yirmi beş yaşına gelmeden başmuallim olmuştu koca okula. Otuzlu yaşını yaşadığı şu dönemlerde ilk mezunları ev bark sahibi olsa da hala sözünü dinlerlerdi öğretmenlerinin. Onu bir abla bir ana gibi görürler; her müşküllerini ona hallettirirlerdi. Büyük bir tesiri vardı hala onların üzerinde.


Çocuklara verdiği terbiyede de çok titiz ve mükemmeliyetçiydi. Öğrencilerine ilmin en müspet hakikatlerini öğretir. Onların üzerlerine titrerdi. Doğruluk, fedakârlık ve manevi temizlik onun için olmaz ise olmazlarıydı. Bu değerlere hastalık derecesinde bağlıydı. Haksızlığın, yalanın, riyanın yani bütün ahlaksızlıkların ve zaafların müthiş bir düşmanıydı.


Doğruluk, temizlik ve fedakârlık hastalığı onda insanlığın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştü: Acımak hissini…


Zehra Öğretmen, zaafa, düşkünlüğe, çirkinliğe acımıyor. Sadece kızıyor hırçınlaşıyordu. Kabahatli insan, düşkün insan onun gözünde ekin tarlalarında bitmiş gereksiz otlardan farksızdı.


Babası da o otlardan biriydi gözünde. O yüzden baban hasta, İstanbul’a gitmelisin diyen Mebus Şerif Halil Bey’e benim babam yok demişti. Birkaç kelimede tüm geçmişini silip atmış ve babasını ret etmişti. Hem de ölüm yatağında, son isteği kızı olan bir adamı… Düşünmemişti bile üzerine. Düşünürse biliyordu yine çok sinirlenecek, eski günlerin hatıralarına dönüp o girdabın içinde boğulacak tekrar kahrolacaktı. Kendisini asla suçlu hissetmiyor, zerre kadar vicdanı sızlamıyordu. Öyle melun bir adam için acımaya bile gerek duymuyordu.


Her ne kadar üzerine düşünmek istemese de yıllar sonra gelen bu haber eski hatıralarını bir bir döktü eteğine. O günler ve nefret ettiği babası geldi gözünün önüne. Nasıl nefret edilmezdi ki o adamdan. Adam demenin bile fazla olduğu o mahlûkattan.


Zehra Öğretmen her ne kadar babası Mürşit Efendiyi inkâr etse de; İstanbul’dan gelen resmi bir telgraf öyle demiyordu. Bir an önce yola çıkmalıydı. Fakat bu tebligata rağmen bile yola çıkmak istemedi. Baba olarak tanımadığı o adamı görmek istemiyordu son nefesinde olsa bile. Mürşit Efendiyi tanımamakta kendini haklı görüyor, mademki öleceği varmış, bir köşeye çekilip kendi kendine ölebilir diye düşünüyordu.


Kati olan fikrini son anda değiştirip İstanbul’a gitmeye karar verdi Zehra Öğretmen. Bu fikrini ne değiştirdiği bilinemezdi ama yolculuk yaptığı trende gece boyu, düşünmek istemese de, çocukluğunu düşündü. …


Çocukluğunun ilk seneleri oldukça güzel geçmişti. Ondan sonra acılar, ümitsizlikler, isyanlarla dolu bir ıstırap devresi başlıyordu.


Ve o ıstırap dolu yılların tek suçlusu olan Mürşit Efendiydi. Evet, o sadece bir Mürşit Efendiydi. Efendi bile nezaketen geliyordu diline, zira hiçte yakışmıyordu o isimden sonra o unvan. İster Mürşit olsun ister Mürşit Efendi ama ne olursa olsun Zehra Öğretmenin babası olamazdı o adam.


Nasıl sevebilirdi ki, serseri, çapkın, sarhoş, kaba, aldığını bulduğunu sefalet yerlerinde yiyen, evine gece yarıları döndüğünde ayakta duracak dermanı olmasa da karısına bin türlü zulüm etmenin bir yolunu bulan bu işe yaramaz adamı. Oysaki annesi hele de anneannesi ne kadar iyi kadınlardı. Ama bir gün görmemişlerdi zavallılar. Ne annesi ne anneannesi ne de teyzesi… Teyzesi bir uğursuza düşmüş onun kurşunu ile de kara toprağa girmişti. Tek tesellisi o annesi kadar çile çekmemişti. Onun kadar sürünmemişti. Anneciği ise senelerce sürünmüştü. Tek sürünen annesi mi? Genç yaşta sefaletten kötü hastalığa yakalanıp teyzesi gibi toprak olan ablası da babasının zulmünden çok çekmişti. Bir gün yüzü göstermediği gibi sokağa bile salmaz giyinip akrabalarına bile gitmesine müsaade etmezdi. Böyle böyle derde düşürmüştü ablasını. Aklına geldikçe çıldırmamak için kendini zor tutuyordu.


Ablasının öldüğü yıllarda daha küçük yaşta kendisini de yatılı okula göndermişti bu zalim adam. Daha ablasının acısını unutamadan annesinden ve anneannesinden de ayrılmıştı. Ya onlar? İkinci kızlarını da kaybeden onlar? Ve bunu hangi vicdan kaldırır, bu hangi merhamete sığardı? Bunları yapan bir adam için gözyaşı dökmek çok fazla olmaz mıydı?


Bu düşünceler içinde sabah olmuş İstanbul’a gelmişti ama yetişememişti Mürşit Efendinin son anlarına. Geldiğinde çoktan canını vermiş içerde duruyordu cesedi. Zehra Öğretmen gayet soğukkanlı karşılıyordu tüm yaşananları. Zira o yıllar önce zaten yaşayacaklarını yaşamıştı fazlası ile daha fazla ne yaşayabilirdi ki bundan böyle. Kadınlar son bir kez olsun gir babanı gör dedilerse de Zehra Öğretmen hiç oralı olmadı. Ve ağzından zehir gibi bir cümle çıktı: “Hacet yok.”


Yol yorgunu Zehra öğretmeni ayrı bir odaya alıp dinlenmesi için yalnız bırakırken babasından kalan son hatıra küçük bir sandığı da odanın bir köşesine bırakmışlardı. Her ne kadar o adamdan gelecek zerreye bile tahammülü olmasa da merakını yenemeyip açmıştı. Birkaç ucube eşya birkaç ıvır zıvır… Başka ne beklenirdi ki o adamdan? Bir de küçük bir defter. Sonları karman çorman yazılsa da başlarda ki el yazısının güzelliğine okullarda bile rastlamak zordu.


Zehra öğretmenin elinde tuttuğu bu defter babasına ait bir günlüktü. O günlüğü okuduktan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, hiçbir hatırasının eskisi gibi kalmayacağını annesini de anneannesini de hatta babasını bile baştan tanıyacağını ve o adama ilk defa baba diye sesleneceği hala o da bilmiyordu.


Günlüğü okuyup bitirince anladı aslında babasının ne kadar iyi ve makul bir insanken nasıl da rezil bir duruma düştüğünü. Önce iş hayatında yaşadığı çalkantılar daha sonra da annesi ve anneannesinin hırsları sonucu felakete sürüklendiğini. O çalışmaz iş bilmez ayyaş adam olarak tanıdığı babası aslında okumuş, okulunu en iyi tahsille bitirmiş, memuriyetler almış, çalışkan ve idealleri olan bir insandı. Çokta gözü olmayan tek isteği aç olduğu bir aile sevgisi olan Mürşit Efendi, ne yazık ki karşılaşılacak en son insanlarla karşılaşmıştı. En büyük talihsizliği de kara yazgısında olan bu imtihanıydı. Ve Mürşit Efendi, okulu birincilik ile bitirirken hayatta verdiği imtihanda maalesef sınıfta kalmıştı.


Oysa okulu bitirdiği ilk gün ne mesut idi. Tek sıkıntısı diplomasını kendisini okutan çile içinde yaşayan annesinin ellerine bırakamamasıydı. Zar zor aldığı memuriyet ve ilk defa kendi evinde kendi kazancıyla yediği yemeği hiç unutamamıştı. İlk yıllar çalışkanlığı ile herkesin gözüne batmış kendine epeyce bir düşman edinmişti. Günlüğüne bile yazamadığı yıllarda yaşamadığı olay görmediği iş kalmamıştı. Her dost bildiği kendinden faydalanmak istemiş arkasından olmaz iş çevirmişti. En çok zoruna gidende kendine verdiği sözleri tutamamaktı. Memuriyetinin ilk günlerinde kendine ilke edindiği kurallar içinde yaşadığı tezatlar arasında boğulup kalmıştı. Bir tarafta vicdanın sesini dinlerken bir taraftan kuralları çiğnediği için kendine kızıp durmuştu günlerce.


Onca gördüğü eziyet onca uğradığı haksızlık ve sicilini boş yere kirlettiği yılların ardında hayatının dönüm noktasını yaşayıp evlenmeye karar vermişti. Artık etliye sütlüye karışmayıp tek isteği evleneceği kadını ve melek gözünde gördüğü kayınvalidesini mutlu etmekti. Onların mutluluğu için çırpınıp dursa da bir türlü yüzlerini güldürememişti.


Ne istekleri bitiyordu ne de hırsları. Üstelik bütün isteklerini kayınvalidesi aslında gerek yok yapma diyerek melek bir görünüm içinde çok şeytanice istiyordu. Ayakları ile yorganları arasındaki mesafe her geçen gün açılmaktaydı. Daha ilk günden büyükçe bir eve çıkmalar. O evin gereksiz yere perdelerini değiştirmeler. Yok efendim şu adam karısına şu yüzüğü almış yok efendim şu kadın bilmem hangi düğüne giderken ne elbiseler diktirmişler. Çok yaşlıyım oğlum, tamam kızım ve ben varım ama bir iki de yardımcımız olsa bir tas yemek yapanımız olsa fena mı olurlar, daha neler neler…


Mürşit Efendi her sözü kendine emir kabul edip battıkça batmıştı borç batağına. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi daha önce ömründe hiç İstanbul görmemiş karısının uydurduğu memleket hasreti çekiyorum yalanı ile İstanbul’a taşınmak için paralıyordu kendini. İstek ve arzuların arkası gelmeyince onlara yetişemeyince karsının hakaretleri altında ezildikçe ezilmişti. Memuriyetinin ilk günlerinde kendine ne söz verdiyse hepsini çiğnemişti Mürşit Efendi. Yalanda söylemiş, adam da kayırmış, rüşvette almış hatta hırsızlıktan hapse bile girmişti.


Onca çektiği çile sonunda giden hep kendinden gitmiş, kayınvalidesi melek görünümlü maskesini fırlatıp bir kenara attığından beri artık o da tam bir zebani olmuştu. Çocuklarını yavrularını bu gariban adama düşman yetiştirmekte üstlerine gelen yoktu. En çok da bu durum içini sızlatıyordu zavallı adamın.


Sadece borç batağına batıp çocuklarına düşman olmakla kalsa hatta yattığı hapisliğin ve de memuriyet sicilinin bozukluğunu bile bir tarafa bırakıp her şeyi unutabilirdi Mürşit Efendi, en azından namusuna leke sürülmeseydi…


Çocuklarının da aynı zihniyette büyümesi kanına dokunuyordu. Büyük kızına müdahale edememiş onu kara toprağa vermişti tek tesellisi ise bu iki zebaninin elinden kurtulmuş olmasıydı. Yoksa istikbali çok da parlak değildi. Neyse ki küçük kızını da bir arkadaşının yardımı ile zar zor da olsa yatılı bir okula verip onu bu canavarların elinden kurtarmış olmanın saadetini yaşamışta ya o bir ömür yeterdi kendine.


Son dönemleri tam bir sefalet içinde geçmişti Mürşit Efendinin. Sefil bir şekilde sokaklarda ölmezden önce bir tanıdığı evine almış kızına haber yollamıştı. Ne var ki kızı Zehra ilk başlarda ret ettiği babasının son anlarında yanında olamamış, geç kalmıştı.


Okuduğu defter bitince her şeyi, çok daha fazlasını, şimdi daha iyi anlamıştı Zehra Öğretmen. Ve ilk defa babasının cansız cesedinin ayaklarına kapanıp baba diye ağlamıştı...


…


Bir solukta okudu Reşat Nuri Güntekin’in Acımak isimli romanını. Hala okuduklarının etkisindeydi. Bundan sonra hayatının hiç de eskisi gibi olamayacağını düşünüyordu. Bu kadar sade bu kadar güzel yazılan bu eserden sonra hayatta hiç bir şeyin gözüktüğü gibi olmadığını çok daha iyi anlamıştı. Ve zihninde canlanan olayları, okuduğu cümleleri bir kâğıda dökmüştü az önce. Okuduğu her kitaptan sonra yaptığı gibi… Karmakarışık duygular içinde olduğundan cümleleri tam istediği gibi olmasa da çıkardığı özeti sık sık okuyup hiç aklından çıkarmayacaktı bu romanı.


Romanı kütüphanesinin en güzel yerine yerleştirip, çıkardığı özeti de diğer özetlerin yanına kaldırdığında işi bitmiş odadan çıkmak üzereydi ki birden çalışma masasına tekrar döndü. Bulutlu fakat yağmur yağamayan bir günde, birkaç cümle daha yazmaya karar verip içinden geçenleri döktü önünde duran boş kâğıda.


...


Saygıdeğer Üstat, kaleminizin büyüklüğü karşısında saygı ile eğiliyorum. Haddim değil biliyorum ama tüm saygısızlığımla tüm utangaçlığımla affınıza sığınarak bir defaya mahsus –birkaç cümleliğine, birkaç paragraflığına- sizin bir karakteriniz olmak istiyorum. İzninizle Zehra Öğretmen olup Mürşit Efendiye bir iki kelam edesim var, af edin kendimi tutamıyorum.

 

“ Canım, zavallı babam.

Düne kadar varlığından utanıyordum. Seni aklımdan, kalbimden, geçmişimden silip atalı epey bir zaman olmuştu. Ne olursa olsun seni baba olarak görmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Hayat da her hikâyenin de bir hikâyesi olduğunu günlüğünüzü okuyunca anladım.


Evet, bir suçunuz yokmuş, bütün suç annem ve anneanneminmiş gibi durmakta yazdıklarınızı okuduktan sonra. Ancak; kusura bakmayın babacığım. Asıl suçlu sizsiniz. Siz ki okul okumuş mürekkep yalamış biri olarak iradenizi hiçte sağlam tutamamışsınız. Ve bir insan neden bu kadar felakete sürüklenirken hiç durup da zararın bir köşesinden dönmeyi düşünmez?


Memuriyetinizin ilk zamanları yaptığınız hataları ve kendinize verdiğiniz sözleri tutamamanızı bir tarafa bıraksak bile annem ve anneannemin şeytan yüzlerini görmeniz için daha ne türlü felaketleri bekliyordunuz acaba? Ayağınızla yorganızın arasındaki açıklık her gün artarken masraf üstüne masraflara hiç mi karşı gelemezdiniz? Aradığınız aile mutluluğu sadece parasal istekleri karşılamaktan mı geçiyordu? Sizden daha vakur olmanızı beklerdim niye yalan söyleyeyim. Anneme, “gücümün yettiğinden fazlasını yapamam, seviyorsan gücüm kadar sev; yok daha fazla ise isteklerin birbirimizi ateşe atmanın âlemi yok” diye bilme cesaretini göstere bilmenizi isterdim.


Şu yazdıklarınızı kim okusa size acırdı. Ancak ben zerre kadar acımadım. Size büsbütün hak vermiyorum diyemem. Yaşamadan konuşmak kolay olduğundan böyle konuştuğumun da farkındayım. Sizin yerinizde olsam belki ben çok daha büyük felaketlere sürüklenirdim. Yine de babam olduğunuz için ve yıllar sonra bu gerçeği ilk defa kabullendiğim için sizin annemlere karşı daha güçlü olmanızı isterdim. Öyle olsaydı belki biz olamadan ayrılırdı yollarınız. Çok daha başka hayatlar yaşardınız. Ve biz belki de hiç olmazdık ablamla. En azından yıllarca babasına kızgın ve bu günden sonra da annesine kızgın bir yürekle yaşamak zorunda kalmazdım.


Biliyorum en büyük zaafım hataları kabul etmemek, insanın beşer olduğunu unutmak. Belki de bir insanın hatasının sadece kendisini değil tüm çevresini etkilediğini bildiğimdendir. Senin de hatalarını kabul etmemi bekleme baba. Bugünden sonra annemi ve anneannemi af etmem mümkün bile değil. Evet, seni artık baba olarak görüyorum ve soranlara senden tabi ki bahsedeceğim bu defterde ki iyiliklerinden… Ama acıdın mı bana diye sorarsan, inan zerre kadar acımadım. Hâlâ yaşadıklarının ve yaşadıklarımızın en büyük sorumlusundan biri de sensin benim gözümde. Tek fark bu defterden önce nefret ettiğim bir adamdın şimdi ise ah keşke dediğim babamsın.”


…


                                 İçinden geçenleri kâğıda döküp çıkardığı özetin yanına kaldırdı. Sonra kendi babasını düşündü. Odadan çıkarken aklında tek bir düşünce vardı. “keşke baba sen de beni beşikte bırakıp giderken ardında bir defter bıraksaydın, …”      

     

 

   

          

 

     

  

Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Acımamak başlıklı yazı Mehmet ACAR tarafından 17.09.2021 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )