Türkleri Öldür, Hayvanlarını Koru ! —1. Bölüm

4 Ekim madem ki Dünya Hayvanları Koruma Günü ilan edilmiş o halde ben de o konuda bir yazı kaleme alayım dedim.
**************
Evet... Bugün sizlere Osmanlı Devleti döneminde Himaye-i Hayvanat Cemiyeti, Cumhuriyet döneminde ise Hayvanları Koruma Derneği olarak faaliyet gösteren ve varlığını günümüze kadar devam ettirmiş olan bir sivil toplum örgütünden ve bu arada gerek Osmanlı Devletinde gerek günümüzde hayvanseverliğimiz ya da sevmezliğimiz üzerine bir kaç kelam eyleyeceğim.
Yazının başlığının niçin ‘Türkleri öldür hayvanlarını koru ‘’ Olduğunu ise yazıyı okudukça anlayacaksınız.
Dünyada hayvanların korunmasına yönelik ilk dernek, 1824 yılında İngiltere’de “The Society for the Prevention of Cruelty to Animals( Hayvanlara Zulmü Önleme Derneği) ” adıyla kurulmuştur. İngiliz soylu sınıfının başlattığı hayvanları koruma hareketi, daha sonra bütün Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yayılarak, özellikle aydın çevrelerde kendisine savunucular bulmuştur ama yine de ABD’de 4 Ocak 1903’de hem de mahkeme kararıyla, Tosby adlı bir filin vücuduna 6000 Volt elektrik verilerek idam edilmesini önleyememiştir bu hayvanseverlik ve hayvanların korunması için kurulan dernekler... Aynı şekilde yine ABD’de Mary adlı bir başka filin 1916’da mahkeme kararıyla idam edilmesini de önleyememiştir bu hayvanseverlik (!)
Peki Osmanlı Devletinde böyle dernekler var mıydı?
Osmanlı Devletinde hayvanları koruma derneği adı altında faaliyet gösteren herhangi bir dernek yoktu.
Şimdi bazı vatandaşlar ‘’ Hayvanları korumaya yönelik bir derneğimiz olmadığına göre demek ki bu konuda Avrupa ve ABD’nin çok gerisinde kalmışız.’’ Diye düşünebilirler. Ama hiç de öyle değil.
Evet... Bir derneğimiz yoktu çünkü derneğe ihtiyacımız yoktu. Biz, hayvanları korumak için o kadar çok vakıf kurmuştuk ki bizdeki hayvanları korumaya ve yaşatmaya yönelik vakıfların ve o vakıfların yaptıkları faaliyetlerin binde biri ne Avrupa’da vardı ne de ABD’de. İnanmayan şöyle sadece Unkapanı- Eyüpsultan arası sahil yolunda ufak bir geziye çıksın ve Osmanlı’dan kalma binalardaki ‘’ Sırça Saray’’ denilen ve her biri bir sanat harikası olan kuş saraylarını görsün.
Avrupa ve ABD henüz daha hayvanları koruma ile ilgili tek adım atmamışken, Osmanlı Devletinde sokak hayvanlarını beslemek için Mancacılarımız vardı bizim.
Avrupa ve ABD henüz Hayvan Hakları diye bir kavram bilmezken bizim padişahımız III. Murat, 1587 Yılında hayvanlara taşıyabileceklerinden daha fazla yük yüklenmesini bir fermanla yasaklamıştı.
Dünyanın ilk hayvan hastanesini ‘’ Gurabahane-i Laklakan’’ adıyla Bursa’da kuran bizdik yine...
Ancak II. Meşrutiyetle birlikte pek çok şey değiştiği gibi hayvanseverliğimiz de değişti.
Evet...1800’lü yılların ortalarından başlayarak 1900’lü yılların başlarında da devam eden bir Avrupa hayranlığı benliğimizi sarmaya başlamıştı. Avrupa nasıl becermişse becermiş bizim aydın kesimimizi kendisine hayran bırakmıştı. Hatta öyle ki en mutaassıp padişahımız II. Abdülhamit bile Yıldız Sarayında küçük bir opera binası kurdurup opera dinliyor ve ‘’ Türk San’at musikisi insanı dertlendiriyor oysa klasik batı müziği canlandırıyor.’’ Diyordu.
İşte bu Batı hayranlığı, İstanbul’da büyük bir hayvan katliamına sebep oldu 1910 yılında.
Evet...Bizim Avrupa görmüş o zamanın devrimci ruha sahip aydınlarımız, II. Abdülhamit’i devirdikten sonra bir şey dikkatlerini çekti: Avrupa’nın modern şehirlerinde sokaklarda bir tane bile köpek görmek mümkün değildi. Oysa dünyanın gözbebeği ve Osmanlı Devletinin kalbi İstanbul’da, sokaklarda on binlerce köpek başıboş bir şekilde dolaşıyor, insanları ısırıyor ve hatta kuduz olaylarına sebep oluyordu. Bu iğrenç görüntünün mutlaka önüne geçilmeliydi.
İttihat ve Terakki Hükumeti ilk olarak bu köpekleri topladı ve Topkapı’da eski siper çukurlarına doldurdu. Bu iş için de öyle az buz değil 14.000 Fransız Frankı bütçe ayrılmıştı.
Ancak sayıları 60.000-80.000 arası tahmin edilen köpekler için bu çukurlar yeterli değildi. Öte taraftan köpekler gürültüleri ve kokuları ile çevre halkını rahatsız ediyorlardı.
Yeni bir karar aldı hükumet. İstanbul’daki tüm köpekler hiç bir insanın yaşamadığı Hayırsız Ada’ya nakledilecekti.
Ancak bu olay, vebali büyük bir olaydı. Dolayısıyla da ileride kabağı başında patlatacak bir kurban aradılar. Karar aslında Dahiliye Vekaletince ( İçişleri Bakanlığı) alınmış olsa da ileride bir sorun yaşanırsa kabak İstanbul Belediye Başkanı Suphi Bey’in başında patlayacaktı.
Aslında olay Suphi Bey’in boyunu çok aşan bir olay olsa da neticede onun emri ile yaklaşık 80.000 köpek 29 Mayıs 1910’da Hayırsız Ada denilen Sivri adaya taşındı mavnalarla... Evet...İstanbul’un fethinin 457. Yıldönümünde İstanbul işte böyle bir rezaleti yaşıyordu.
Halk bu duruma isyan etti. Bazı vatandaşlar sandallara binerek Hayırsız Ada’ya gitmek ve bu zavallı hayvanlara yiyecek- su götürmek istediyse de hükumet buna izin vermedi. Hayvanlar açlık ve susuzluktan ulumaya başladılar ki rivayete göre sesleri ta İstanbul’dan duyuluyordu.
Böyle bir vahşet karşısında duyarlı Avrupa(!) tabii ki sessiz kalmadı. Fransa’da “Journal” gazetesinde çalışmakta olan karikatürist Georges Goursat, hem yazıları hem karikatürleri ile bu olayı tüm dünyaya duyurdu ve başta Zürih ve Petersbug olmak üzere Avrupa’nın pek çok şehrinde Osmanlı Devleti aleyhine protestolar yapıldı.
Şimdi çok dikkat !
Bu köpek katliamını tüm dünyaya kim duyurmuştu? Bir Fransız gazeteci. Peki Hayırsız Ada’ya nakledilen köpekleri ölü ya da diri o adadan hangi devlet topladı? Yine Fransa...
Kafanız karıştı ve soruyorsunuz: ‘’ Neden? Fransa neden Hayırsız Adadaki diri ya da ölü 80.000 civarında köpeği topladı ?’’
Sebep gayet basitti aslında: Köpekler, adaya yerleşen Fransız bir iş adamı tarafından Marsilya’ya gönderiliyordu deri, kemik tozu köpek yağı ve özellikle kozmetik sanayiinde kullanılmak üzere...
Nasıl Hayvanseverlik ama? Önce Türkleri, köpekleri Hayırsız Adaya sevk etmeye ikna et, sonra ‘’ Türkler hayvan katliamı yapıyor.’’ diye dünyayı ayağa kaldır, en son olarak da adadaki köpekleri topla ve kozmetik sanayiinde kullan... Güzel akıl değil mi?
Osmanlı Devletindeki bu köpek katliamından sonra ülkemizdeki yufka yürekli ve dahi hayvansever (!) yabancı uyrukluların uykuları kaçtı tabii ki(!) ‘’ Ulan nasıl etsek de şu Osmanlı topraklarında insanların, hayvanları sevmesini sağlasak?’’ Diye kara kara düşünmeye başladılar(!) ve tam olarak Osmanlı Devleti bir taraftan Trablusgarp’ta ( Libya ) İtalyanlarla, Balkanlarda ise Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan ile gırtlak gırtlağa savaşırken yani 1912 yılında İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Lowther’ın üstün gayretleri ile “İstanbul Himâye-i Hayvânât Cemiyeti” adı altında bir dernek kuruldu. Bundan böyle artık Osmanlı insanları Balkanlarda ve Libya’da kitleler halinde katledilirken, hayvanları himaye altına alınacak ve korunacaktı.
Ancak... Lady Lowther’ın kurduğu bu cemiyetten önce de Robert Kolej öğretim üyelerinden Alice Washburn Manning, öğrencileri ile ‘’ Şefkat Kolları ( Arms of Mercy )’’ adlı bir topluluk oluşturmuş ve İspanya’da gayet doğal ama Osmanlı Devletinde vahşet olarak olarak gördükleri - İstanbul’da yapılan- boğa güreşlerini engellemek için protesto gösterileri yapmışlardı.
Evet...Aynı günlerde mesela sadece Selanik’te Yunan Palikaryaları bir günde 12.000 Türk’ü katlederken tek bir Avrupa devleti bu katliamı protesto etmezken aynı günlerde İstanbul’da yapılan boğa güreşleri vahşet diye protesto ediliyordu ülkemizin güzide öğretim yuvası Robert Kolej öğrencileri tarafından...
Balkanlarda on binlerce Türk katledilirken bunu protesto etmeyi akıllarının ucundan bile getirmeyen Batı, Hayırsız Ada’ya sevk edip ölüme terk ettiğimiz köpekler yüzünden bizi protesyo ediyordu.
Her neyse...
İstanbul’da Beyoğlu Belediyesi ( O zamanki adıyla Altıncı Daire-i Belediye ) bünyesinde 1912’de kurulan İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’in Kurucusu ve başkanı İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Alice Lowther idi. Sayman-Veznedarı, İngiltere Elçiliği Müsteşarı Doktor F. G. Clemow idi ve Sekreteri de Alice Washburn Manning’di.
Peki üyeler kimlerdi?
Kim olduklarını gördüğünüzde gözlerinize inanamayacaksınız ama bunun için yarını beklemek zorundasınız. Şu kadarını söyleyeyim asla tahmin edemeyeceğiniz isimlerdi bunlar...
**********
Tabii ki devam edecek...
Sitedeki
Yazarın
Önceki YazıSonraki Yazı
Önceki YazıSonraki Yazı
( Türkleri Öldür, Hayvanlarını Koru ! —1. Bölüm başlıklı yazı Sami Biber tarafından 3.10.2022 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
 
Bu sayfadaki tüm yazı ve içerikler Sami Biber sorumluluğundadır. Sami Biber hakkında bilgi ve yazılarına ulaşabilirsiniz.
Yukarı/
© 2008-2022 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.