Masal 1
Çok
eski bir tarihte küçük bir ülke vardı,
Bu
ülkenin başında adil bir kral vardı.
Kral
bekârdı ama var idi bir sevdası,
Evlen
artık diyordu onu seven annesi.
“Evlen
ki bir veliaht olsun sana” diyordu,
Her
geçen gün kralın kafasını yiyordu.
“Zaman
geçiyor oğul, yaşın kemale erdi.”
Her
gün bir güzel kızın adresini söylerdi.
Kral:
“Hele dur! Ana, daha erken” diyordu.
Krallığın
işleri ne etse bitmiyordu…
“Daha
halkım için, çok çalışmam lazımdır,
Tüm
yurttaşlarımım huzuru tek arzumdur,
Ülkemde
hiç bir fakir fukara kalmamalı,
Memleketin
her ferdi mutlu mesut olmalı.”
Adil
kralın halkı çok çalışkan çok mertti,
Bu
mutluluk huzurla günler günleri ekti.
Bir
gün anası geldi dedi: “Hakanım! Beyim!
Bir
gelin getir bana, mürüvvetini göreyim.
Artık
bende yaşlandım yazık değil mi bana,
Bir
gelin getir bana, kurban olayım sana.
Bir
torun cuk görmezsem gözü açık giderim,
Senden
olan bir canı, canım gibi severim.
Vezirlerden
birinin çok güzel bir kızı var,
Hem
akıllı hem güzel, odur sana layık yar
İzin
ver vezirinle bir görüşme yapayım,
Kız
da razı gelirse onu sana alayım.”
Kralda
güzel kızı için, için severdi,
“İşte
krallığıma kraliçe bu” derdi.
Kral
gülerek baktı anasının yüzüne,
Dedi:
“Güzel anacım bakacağım sözüne,
Senin
de yüzün gülsün mutlu ol sen ana can,
Belki
bir torun verir cümlemizi yaradan.”
Çağırdı
vezirini anası makamına,
Açtı
döktü içini veziriazamına.
Vezir
biraz düşündü razı geldi sonunda,
Anası
sevinerek gitti kızın yanına.
Kıza
dedi sırrını: “Bana gelin ol” dedi,
Kız
boynunu bükerek ses etmeden bekledi…
“Neden?
”dedi anası, “Kötü bir şey mi duydun?”
“Haşa”
dedi güzel kız, “Kötü bir şey duymadım.
Kralda
olsa oğlun var mıdır, bir mesleği?
Yarın
krallık gider kalmaz ise ekmeği,
Biz
o vakit ne eder nasıl ekmek buluruz?
Aç
açık per perişan sonra sefil oluruz…
Çoluk
çocuk olurda ağlarsa ekmek diye,
Ben
başımı o zaman vuracağım nereye?
Düşmez
kalkmaz bir Allah ya bizde düşer isek,
Benim
yavrularıma kimler ekmek verecek?
Var
git krala söyle bir meslekcik edinsin,
Sonra
gelsin canımı feda edeyim bilsin.”
Anası
geldi dedi,” Oğul durum böyledir”,
Dedi:
“Gelin arzumu kralıma da bildir,
Ne
eylerse eylesin bir meslekcik edinsin,
Sonra
gelsin canımı feda edeyim bilsin.”
Kral,
bir an düşündü Onu çok haklı gördü,
İçten”
işte bu hatun gerçek hatundur “dedi.
Dedi:
“Tez toplansınlar vezirlerim beylerim,
Bir
meslek edinmeli bana yardım eyleyin.”
Beyler
vezirler gelip huzura dizildiler,
Kralın
arzusuna bir çare düşündüler.
Düşündüler
krala hangi meslek layıktır?
Biri
dedi: “Hünkârım halıcılık layıktır.
Hem
temiz ve naiftir halıcılık mesleği,
Hem
de güzel halının biçilemez değeri.”
Kralda
razı geldi dedi: “Tamam beylerim,
Bizlerde
halıcılık mesleği öğrenelim.
Dokuma
ustaları derhal huzura gelsin,
Ustaların
ustası bana elini versin.”
Ustaların
ustası oldu, krala hoca,
Kralın
yüzü güldü halıyı dokuyunca…
Bir
halı dokumanın gördü kral zorunu,
Dedi
insan döküyor gözlerinin nurunu…
Gece
gündüz çalıştı dokumayı öğrendi,
Ustaların
ustası kralı çok beğendi.
Usta
dedi: “Hünkârım artık bir usta oldun,
İpekten
halıların ruhunu sende buldun.
Bu
incecik dokunan halı senin eserin,
Bu
ipek halıcığı en güzel yere serin.”
Kral
çok mutlu oldu ustasının sözüne,
Ustasının
sözüyle güven geldi özüne.
Gitti
anacığına: “Bak usta oldum ana,
Bu
ipek halıcıkta hediyem olsun ona…
Çalsın
artık davullar yapalım bizde düğün,
Halkıma
kraliçe olsun artık sevdiğim.”
Anası
halıcığı götürdü kıza verdi.
“Bu
kralından sana bir hediyedir” dedi.
Kız
halıya dokundu gözleri doldu bir an,
Dedi:
“Ana hünkâra bu sefil canım kurban.
Hediyesi
baş üste aldım kabul eyledim,
Gönlümü
kralıma canı gönülden verdim.”
Kırk
gün kırk gece düğün; alayları kuruldu,
İnsanların
cümlesi mesut bahtiyar oldu.
Kral’la
kraliçe dünya evine girdi,
Yaradan
çok güzel bir evlat, onlara verdi.
Mutluluk
ve huzurla günler günleri kardı,
Krallığın
işleri kralı çok yorardı.
Halkı
için her zaman gönülden çalışırdı,
Komşu
ülke kralları buna çok şaşırırdı.
Hatta
bazı zamanlar veziriyle birlikte,
Halk
içine çıkardı tebdili kıyafetle.
Hele
derdi “Halkımı bir yakından göreyim,
Bir
sıkıntı bir durum varsa bende bileyim.”
Yine
öyle bir zaman halk içinde gezerken,
Karınları
acıktı çünkü olmuştu öğlen.
Dediler
“Temiz güzel bir aş evi bulalım,
Acıkan
mideleri bir güzel doyuralım.”
Buldular
bir aş evi girdiler içeriye,
Hancı
buyur eyledi dedi “Gelin beriye.
Burası
gayet dolu arkada yerimiz var,
Orası
geniş ferah ön taraf sıkı ve dar”
“Olsun”
dediler, “Bizde ferah yere geçelim,
Hele
getir ne varsa bizde yeyip içelim.”
Sofra
düzüldü vezir krala buyur etti,
Ne
güzel bir sofra bu görünüşü lezzetli.
Hem
kral hem de vezir hem yedi hem de içti,
İkisi
de nedense kendilerinden geçti.
Meğerki
yemeklerde sinsi bir ilaç varmış,
Her
kim yerse bunları deliksiz uyurlarmış.
Kral
gözünü açtı baktı bir odadadır,
Ne
aş evi, ne masa, nede veziri vardır.
Eli
kolu bağlıdır tahta bir iskemleye,
Şaşkın
şaşkın bir halde başladı beklemeye.
Çok
kasvetli bir oda yerde kemikler vardı,
Öyle
pis kokuyordu insan her an kusardı…
Küçücük
bir pencere ışıkta girmiyordu,
Kral
kendi kendine: “ Bu ne iştir? ” diyordu.
Neden
sonra açıldı boş odanın kapısı,
İçeriye
girmişti iri yarı birisi.
Kral,
dedi: “Bu nedir ne yapmaktır niyetin,
Birlikte
geldiğimiz arkadaşı ne ettin?”
Adam
sırıttı, dedi: “Sen bize esir oldun
Yoldaşının
altında şimdi yanıyor odun
Biz
burda insanlara insan eti sunarız,
Sıran
geldiği zaman senide sunacağız…
Bizimde
işimiz bu; kaderin bu neylersin,
Pek
semiz ve güzelsin iyi para edersin.”
Kral
hiç anlamadı adamın sözlerinden,
İki
damla yaş geldi masmavi gözlerinden.
Hani
krallığımda her kes mutlu diyordu,
Bu
nasıl bir durumdur hala anlamıyordu…
Başına
bu kötü iş gelmişti acep niçin?
Söylenip
durur idi ağlardı için için.
Peki,
bu zor durumdan nasıl kurtulacaktı?
Sevgili
yavrusuna nasıl kavuşacaktı.
+++
Kraliçe
bekledi gelmedi kral geri,
Gönderdi
aramaya en iyi askerleri.
Kapıldı
bir telaşa gözleri dolu dolu,
Hıçkırarak
ağladı kucakladı oğlunu.
Askerler
geri geldi iyi haber gelmedi,
Kraliçe
şaşırdı ne ettiğin bilmedi.
Gitti
anacığına yalvardı ana deyi,
“Bilmem
ki nerelerde şimdi evimin beyi.”
Günler
günleri kardı haber yoktu kraldan,
Bir
ümit verir belki cümlemizi yaradan.
Kral
yine zindanda üzüntüden ağlarken,
Yine
açtı kapıyı o zalim katil adam.
Elinde
bir bıçakla: “Sıran geldi hemşerim,
Yukarıda
pirzola bekler yeni müşterim.
Senin
nazik etinden çok güzel cızbız olur,
Mekânımın
şöhreti tüm ülkede duyulur.”
Kral
aman istedi cellada dedi “az dur!
“Benim
naçiz canımın söyle bedeli nedir?”
“Kesip
satsanız beni ne olacak kârınız?
Yalnız
bir kez doyacak acıkınca karnınız.
Büyük
bir hünerim var ederi benden çoktur
Ben
bir halı dokurum saraylara layıktır…
Kurun
bana bir tezgâh getirin ipekten ip,
Size
halı yapayım rengârenk çeşit çeşit.
Götürseniz
saraya ihya ederler sizi,
İnci
mercan ya yakut verirler dizi dizi.”
Adam
biraz düşündü aklına yattı; durdu,
Temiz
bir odacığa birde tezgâh kurdurdu.
Getirdi
iplikleri saf ipekten rengârenk,
Tezgâha
dizildiler iplikler ahenk ahenk…
Çok
özlemişti kral hatunu ve yavruyu,
Gözyaşıyla
suladı dokudukça halıyı…
Aradan
geçti günler halı tamama erdi,
Kral
biten halıyı zalim başına verdi.
“Bu
ipekten halıyı derhal saraya götür,
Kraliçeye
ver ki zümrüt ve yakut getir”
Adam
halıyı aldı düştü saray yoluna,
Dünya
serveti onu düşürmüştü oyuna.
Sonra
vardı saraya halı ile birlikte,
Biraz
burda dur deyip beklettiler eşikte.
Dediler:
“Nedir arzun ne etmektir muradın,”
Dedi:
“Kraliçemi görmek benim muradım.
Vardır
özel bir halım layık kraliçeme,
Kraliçemden
gayrı gösteremem kimseye.”
Dediler:
“ Kraliçem bir halı satan gelmiş,
Kraliçemden
başka kimseyi görmem dermiş.”
Halı
lafı gelince gönlüne umut doldu,
Kraliçe
sevindi bir anda mutlu oldu.
Dedi:
“Tez getirsinler huzura halıcıyı,
Bir
an önce göreyim bu çok özel halıyı.”
Kraliçe
halıya baktı hemen anladı,
Gözleri
şaştı kaldı çokta heyecanlandı.
Bir
haber gelmiş idi evinin direğinden,
Bir
mutluluk akmıştı tertemiz yüreğinden.
Döndü
adama dedi: “Arzunuz nedir deyin?
Dile
ağırlığınca sana altın vereyim.
Böyle
müstesna halı hayatımda görmedim,
Bu
halıdan bir tane daha getir isterim.”
“Emrim
başım üstüne” dedi adam, çekildi,
Ağırlığınca
altın hazineden verildi.
Adam
altını aldı yola düşüp giderken,
Kraliçenin
gözü parlıyordu sevinçten.
Vezirlerde
şaşırdı biri dedi: “Sultanım,
Vallahi
ben bu işten hiç bir şey anlamadım.
Gözleriniz
parlıyor sevinç ve mutlulukla
Nasıl
bir marifet var bu ipek halıcıkta?”
Kraliçe
gülerek vezirlerine baktı,
Sonra
büyük hışımla hızla ayağa kalktı.
Dedi
“bu halı mutlak beyimin halısıdır
Benim
için yaptığı halının aynısıdır.
Halıcının
peşinden bir bölük hazırlansın,
Nereye
gider ise dört bir yanı sarılsın.”
Kendisi
de atıldı bölüğün en önüne,
Bir
mutluluk bir huzur dolmuştu yüreğine.
Çok
geçmeden aş evi asker ile sarıldı,
Kral
soğuk zindandan çar çabuk kurtarıldı.
Kral
bir meslek çiğin önemini anladı,
Hatununu
görünce sevincinden ağladı.
Zalimlere
verdiler en ağır cezaları,
Yaradan
kavuşturdu şükür sevdalıları…
Nizamettin
UCA
Çok eski bir tarihte küçük bir ülke vardı,
Bu ülkenin başında adil bir kral vardı.
Kral bekârdı ama var idi bir sevdası,
Evlen artık diyordu onu seven annesi.
“Evlen ki bir veliaht olsun sana” diyordu,
Her geçen gün kralın kafasını yiyordu.
“Zaman geçiyor oğul, yaşın kemale erdi.”
Her gün bir güzel kızın adresini söylerdi.
Kral: “Hele dur! Ana, daha erken” diyordu.
Krallığın işleri ne etse bitmiyordu…
“Daha halkım için, çok çalışmam lazımdır,
Tüm yurttaşlarımım huzuru tek arzumdur,
Ülkemde hiç bir fakir fukara kalmamalı,
Memleketin her ferdi mutlu mesut olmalı.”
Adil kralın halkı çok çalışkan çok mertti,
Bu mutluluk huzurla günler günleri ekti.
Bir gün anası geldi dedi: “Hakanım! Beyim!
Bir gelin getir bana, mürüvvetini göreyim.
Artık bende yaşlandım yazık değil mi bana,
Bir gelin getir bana, kurban olayım sana.
Bir torun cuk görmezsem gözü açık giderim,
Senden olan bir canı, canım gibi severim.
Vezirlerden birinin çok güzel bir kızı var,
Hem akıllı hem güzel, odur sana layık yar
İzin ver vezirinle bir görüşme yapayım,
Kız da razı gelirse onu sana alayım.”
Kralda güzel kızı için, için severdi,
“İşte krallığıma kraliçe bu” derdi.
Kral gülerek baktı anasının yüzüne,
Dedi: “Güzel anacım bakacağım sözüne,
Senin de yüzün gülsün mutlu ol sen ana can,
Belki bir torun verir cümlemizi yaradan.”
Çağırdı vezirini anası makamına,
Açtı döktü içini veziriazamına.
Vezir biraz düşündü razı geldi sonunda,
Anası sevinerek gitti kızın yanına.
Kıza dedi sırrını: “Bana gelin ol” dedi,
Kız boynunu bükerek ses etmeden bekledi…
“Neden? ”dedi anası, “Kötü bir şey mi duydun?”
“Haşa” dedi güzel kız, “Kötü bir şey duymadım.
Kralda olsa oğlun var mıdır, bir mesleği?
Yarın krallık gider kalmaz ise ekmeği,
Biz o vakit ne eder nasıl ekmek buluruz?
Aç açık per perişan sonra sefil oluruz…
Çoluk çocuk olurda ağlarsa ekmek diye,
Ben başımı o zaman vuracağım nereye?
Düşmez kalkmaz bir Allah ya bizde düşer isek,
Benim yavrularıma kimler ekmek verecek?
Var git krala söyle bir meslekcik edinsin,
Sonra gelsin canımı feda edeyim bilsin.”
Anası geldi dedi,” Oğul durum böyledir”,
Dedi: “Gelin arzumu kralıma da bildir,
Ne eylerse eylesin bir meslekcik edinsin,
Sonra gelsin canımı feda edeyim bilsin.”
Kral, bir an düşündü Onu çok haklı gördü,
İçten” işte bu hatun gerçek hatundur “dedi.
Dedi: “Tez toplansınlar vezirlerim beylerim,
Bir meslek edinmeli bana yardım eyleyin.”
Beyler vezirler gelip huzura dizildiler,
Kralın arzusuna bir çare düşündüler.
Düşündüler krala hangi meslek layıktır?
Biri dedi: “Hünkârım halıcılık layıktır.
Hem temiz ve naiftir halıcılık mesleği,
Hem de güzel halının biçilemez değeri.”
Kralda razı geldi dedi: “Tamam beylerim,
Bizlerde halıcılık mesleği öğrenelim.
Dokuma ustaları derhal huzura gelsin,
Ustaların ustası bana elini versin.”
Ustaların ustası oldu, krala hoca,
Kralın yüzü güldü halıyı dokuyunca…
Bir halı dokumanın gördü kral zorunu,
Dedi insan döküyor gözlerinin nurunu…
Gece gündüz çalıştı dokumayı öğrendi,
Ustaların ustası kralı çok beğendi.
Usta dedi: “Hünkârım artık bir usta oldun,
İpekten halıların ruhunu sende buldun.
Bu incecik dokunan halı senin eserin,
Bu ipek halıcığı en güzel yere serin.”
Kral çok mutlu oldu ustasının sözüne,
Ustasının sözüyle güven geldi özüne.
Gitti anacığına: “Bak usta oldum ana,
Bu ipek halıcıkta hediyem olsun ona…
Çalsın artık davullar yapalım bizde düğün,
Halkıma kraliçe olsun artık sevdiğim.”
Anası halıcığı götürdü kıza verdi.
“Bu kralından sana bir hediyedir” dedi.
Kız halıya dokundu gözleri doldu bir an,
Dedi: “Ana hünkâra bu sefil canım kurban.
Hediyesi baş üste aldım kabul eyledim,
Gönlümü kralıma canı gönülden verdim.”
Kırk gün kırk gece düğün; alayları kuruldu,
İnsanların cümlesi mesut bahtiyar oldu.
Kral’la kraliçe dünya evine girdi,
Yaradan çok güzel bir evlat, onlara verdi.
Mutluluk ve huzurla günler günleri kardı,
Krallığın işleri kralı çok yorardı.
Halkı için her zaman gönülden çalışırdı,
Komşu ülke kralları buna çok şaşırırdı.
Hatta bazı zamanlar veziriyle birlikte,
Halk içine çıkardı tebdili kıyafetle.
Hele derdi “Halkımı bir yakından göreyim,
Bir sıkıntı bir durum varsa bende bileyim.”
Yine öyle bir zaman halk içinde gezerken,
Karınları acıktı çünkü olmuştu öğlen.
Dediler “Temiz güzel bir aş evi bulalım,
Acıkan mideleri bir güzel doyuralım.”
Buldular bir aş evi girdiler içeriye,
Hancı buyur eyledi dedi “Gelin beriye.
Burası gayet dolu arkada yerimiz var,
Orası geniş ferah ön taraf sıkı ve dar”
“Olsun” dediler, “Bizde ferah yere geçelim,
Hele getir ne varsa bizde yeyip içelim.”
Sofra düzüldü vezir krala buyur etti,
Ne güzel bir sofra bu görünüşü lezzetli.
Hem kral hem de vezir hem yedi hem de içti,
İkisi de nedense kendilerinden geçti.
Meğerki yemeklerde sinsi bir ilaç varmış,
Her kim yerse bunları deliksiz uyurlarmış.
Kral gözünü açtı baktı bir odadadır,
Ne aş evi, ne masa, nede veziri vardır.
Eli kolu bağlıdır tahta bir iskemleye,
Şaşkın şaşkın bir halde başladı beklemeye.
Çok kasvetli bir oda yerde kemikler vardı,
Öyle pis kokuyordu insan her an kusardı…
Küçücük bir pencere ışıkta girmiyordu,
Kral kendi kendine: “ Bu ne iştir? ” diyordu.
Neden sonra açıldı boş odanın kapısı,
İçeriye girmişti iri yarı birisi.
Kral, dedi: “Bu nedir ne yapmaktır niyetin,
Birlikte geldiğimiz arkadaşı ne ettin?”
Adam sırıttı, dedi: “Sen bize esir oldun
Yoldaşının altında şimdi yanıyor odun
Biz burda insanlara insan eti sunarız,
Sıran geldiği zaman senide sunacağız…
Bizimde işimiz bu; kaderin bu neylersin,
Pek semiz ve güzelsin iyi para edersin.”
Kral hiç anlamadı adamın sözlerinden,
İki damla yaş geldi masmavi gözlerinden.
Hani krallığımda her kes mutlu diyordu,
Bu nasıl bir durumdur hala anlamıyordu…
Başına bu kötü iş gelmişti acep niçin?
Söylenip durur idi ağlardı için için.
Peki, bu zor durumdan nasıl kurtulacaktı?
Sevgili yavrusuna nasıl kavuşacaktı.
+++
Kraliçe bekledi gelmedi kral geri,
Gönderdi aramaya en iyi askerleri.
Kapıldı bir telaşa gözleri dolu dolu,
Hıçkırarak ağladı kucakladı oğlunu.
Askerler geri geldi iyi haber gelmedi,
Kraliçe şaşırdı ne ettiğin bilmedi.
Gitti anacığına yalvardı ana deyi,
“Bilmem ki nerelerde şimdi evimin beyi.”
Günler günleri kardı haber yoktu kraldan,
Bir ümit verir belki cümlemizi yaradan.
Kral yine zindanda üzüntüden ağlarken,
Yine açtı kapıyı o zalim katil adam.
Elinde bir bıçakla: “Sıran geldi hemşerim,
Yukarıda pirzola bekler yeni müşterim.
Senin nazik etinden çok güzel cızbız olur,
Mekânımın şöhreti tüm ülkede duyulur.”
Kral aman istedi cellada dedi “az dur!
“Benim naçiz canımın söyle bedeli nedir?”
“Kesip satsanız beni ne olacak kârınız?
Yalnız bir kez doyacak acıkınca karnınız.
Büyük bir hünerim var ederi benden çoktur
Ben bir halı dokurum saraylara layıktır…
Kurun bana bir tezgâh getirin ipekten ip,
Size halı yapayım rengârenk çeşit çeşit.
Götürseniz saraya ihya ederler sizi,
İnci mercan ya yakut verirler dizi dizi.”
Adam biraz düşündü aklına yattı; durdu,
Temiz bir odacığa birde tezgâh kurdurdu.
Getirdi iplikleri saf ipekten rengârenk,
Tezgâha dizildiler iplikler ahenk ahenk…
Çok özlemişti kral hatunu ve yavruyu,
Gözyaşıyla suladı dokudukça halıyı…
Aradan geçti günler halı tamama erdi,
Kral biten halıyı zalim başına verdi.
“Bu ipekten halıyı derhal saraya götür,
Kraliçeye ver ki zümrüt ve yakut getir”
Adam halıyı aldı düştü saray yoluna,
Dünya serveti onu düşürmüştü oyuna.
Sonra vardı saraya halı ile birlikte,
Biraz burda dur deyip beklettiler eşikte.
Dediler: “Nedir arzun ne etmektir muradın,”
Dedi: “Kraliçemi görmek benim muradım.
Vardır özel bir halım layık kraliçeme,
Kraliçemden gayrı gösteremem kimseye.”
Dediler: “ Kraliçem bir halı satan gelmiş,
Kraliçemden başka kimseyi görmem dermiş.”
Halı lafı gelince gönlüne umut doldu,
Kraliçe sevindi bir anda mutlu oldu.
Dedi: “Tez getirsinler huzura halıcıyı,
Bir an önce göreyim bu çok özel halıyı.”
Kraliçe halıya baktı hemen anladı,
Gözleri şaştı kaldı çokta heyecanlandı.
Bir haber gelmiş idi evinin direğinden,
Bir mutluluk akmıştı tertemiz yüreğinden.
Döndü adama dedi: “Arzunuz nedir deyin?
Dile ağırlığınca sana altın vereyim.
Böyle müstesna halı hayatımda görmedim,
Bu halıdan bir tane daha getir isterim.”
“Emrim başım üstüne” dedi adam, çekildi,
Ağırlığınca altın hazineden verildi.
Adam altını aldı yola düşüp giderken,
Kraliçenin gözü parlıyordu sevinçten.
Vezirlerde şaşırdı biri dedi: “Sultanım,
Vallahi ben bu işten hiç bir şey anlamadım.
Gözleriniz parlıyor sevinç ve mutlulukla
Nasıl bir marifet var bu ipek halıcıkta?”
Kraliçe gülerek vezirlerine baktı,
Sonra büyük hışımla hızla ayağa kalktı.
Dedi “bu halı mutlak beyimin halısıdır
Benim için yaptığı halının aynısıdır.
Halıcının peşinden bir bölük hazırlansın,
Nereye gider ise dört bir yanı sarılsın.”
Kendisi de atıldı bölüğün en önüne,
Bir mutluluk bir huzur dolmuştu yüreğine.
Çok geçmeden aş evi asker ile sarıldı,
Kral soğuk zindandan çar çabuk kurtarıldı.
Kral bir meslek çiğin önemini anladı,
Hatununu görünce sevincinden ağladı.
Zalimlere verdiler en ağır cezaları,
Yaradan kavuşturdu şükür sevdalıları…
Nizamettin UCA
Masal 1 başlıklı yazı Nizamettin tarafından
09.05.2017 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.