Bazen bedeniniz kalbinizi taşıyamaz; dar gelir o minicik beden, o dev gibi
kalbe… Ya da o donuk ceset yanan köze dayanamaz… Kafes, yangına dur durak
olmaz…
Ben de nicedir kalbimin düşündüğünü bu bedende sürüklemiştim de, işte an
geldi; taşıyamadım… Taştım…
Hayatın taşıyanları, taşınanları; taşıdığını sananları, taşındığını
düşünenleri; taşırken taşanları, taşarken taşıyamayanları; taşıdığını fark
edenler varken, taşındığını hiç göremeyenleri aklımın kıvrımları “taşıtamayınca”
yüreğime, yüreğim bu yükle “taştı” birdenbire…Bir yürek için ne hicap! Ama; aktı
bir kere al al yürek...Bu cana düştü, özü demek...Bizde düstur içtekini dışta
bilmek...Elbette, güzeliydi acı yükünü gizde tutabilmek...Neylersin, taştı
birden bire "bir yürek"...
“Taşımak”; layıkıyla taşımak, nedir?" diye sorunca aklım; yüreğim bin bir
pareye bölündü sorunun önünde… Topladı parçalarını o kırmızı kadife kutusuna
yeniden; elleriyle özenle bir araya ve eski haline getirdiği parçalarla
bütünlenmeye uğraştı. Kimseciklere “o yeni taşıdığını” -taşıdığı yenideki
çizgilere şefkatini bile herkesten gizleyerek-; yani, “hiç”i “bir”i ve ”şey”i
kimselere söylemeden, taşınamamışlığı dile dökmeden, aklın hükmüyle birden
“taşa-geldi”; taştı ırmak gibi yukarıdan aşağı…
Neler taşmadı ki? Yüreğin taşkınlığına, ceset şaştı da can hiç şaşmadı…
Taşımak… Annenin dokuz ay on gün bir “can”ı, can-ı gönülden taşıması bir
“off” bile demeden; “an” yaklaştığında canı candan götüren sancıların arasında
“biricik canına” hayat verenin güzelliğine feryatlarıyla şükretmesi taşımak…
Taşımak; ”taze hayatın” annesinin gözüne ilk baktığı anda; tam da bir dem
önce, duyulduğu sanılan feryatların yerine “gülüş dolu, gül kokuluyu”
gülücüklerle kucakta taşımak…
Taşımak… Hayata gözlerini açtığı anda gül kokulunun kulağına “hu!” diye
üflenen nefesle; hayat yolunda cana “yazı” olacak, cana “ses”, cana “ışık”, cana
“ayna”, cana “kişilik” katacak “ismi” taşımak…
Doğduğunuz hanenin, doğduğunuz milletin, iklimin, soyun onurunu, neşesini,
kültürünü, eşkalini, ahvalini, acısını, mirasını, zamanının ve mekanının canla
hemhal olmuş devamını, büyüsünü, encamını, sırrını, güzelliğini taşımak…
Taşımak… Yüreğinizin aynasını yüzünüzde taşımak… Yüreğinizin kıpırtısını
elinizde sonsuzluk mührüyle taşımak… Benliğinizin sahibini el üstünde, baş
üstünde, yürek köşkünde taşımak… Köşkün sahibini zamansız, mekansız, soransız,
sualsiz, makamsız, amansız bir ömür “an” tazeliğinde nehrinizde taşımak…
Hayatın yükünü gözkapaklarında, hayatın emelini gözbebeklerinde; hayatın
sırrını gözde taşımak…Anla-şılabilen her “an”da, vakarla süzülecek inci
değerinde bir damla gözyaşı taşımak…
Taşımak… Yakan sorularınıza yanan cevaplarınızı taşımak… Taşımak… Ateşi;
“öz”ünü yakmak; “özge”ni sulamak için taşımak…
Taşımak… Canların bulunduğu her âna, zamana, mekâna, bahçeye, erkâna, erbâba
bereketini, asaletini, doğruluğunu, terini, gururunu veren “o öpülesi elleri”
taşımak…
Bir gül yaprağı tazeliğinde ve ipeksi kadifeliğinde “canlı” ve “parlak” ken;
hayat yolunda doğru levhaları okumak, doğru ışıklara yönelmek; rüzgâra,
fırtınaya, kuma, güneşe hep aynı aşk ve cesaretle dimdik durabilmekle desen
desen çizilmiş, ince ince oyulmuş; pembeden maviye, maviden yeşile, yeşilden
erguvana, erguvandan hâkiye dönen “o asil ve berrak yüzü” mat fakat hayat dolu
yüzü taşımak…
Taşımak… Canı yanınca susan; canları güldürünce konuşan dili taşımak… Gönül
bilemeden taşanı gönül hoşnutluğuyla “özür”e; gönül göremeden düşeni gönül
rızasıyla “affet”işe taşımak… Huzurun tüm rengini sessizliğe; rengin her
güzelliğini sese, renge, huzurlu havaya taşımak… Gönülden gönüle, gönül bağını
ibrişim kuşakla taşımak…
Taşımak… Hayat yolculuğunda ona verilen gerçek güzellikleri görebilen iki
çift gözün yanında; hep harlı ama tek esrarı olan gönül gözünü taşımak… Bu
zenginliğe varabildiyse; dışarıdan sunulan etiketleri, sahte zenginlikleri, pula
dönmüş her şeyi atmayı seçerek, dışı boş içi –ancak görebilenlerin görebileceği
gibi- dolu o endamlı torbayı taşımak… Bir ömrü, tüy hafifliğinde edayla
geçmişten geleceğe taşımak…
Taşımak… Kuş misali, yuvada onu bekleyen yavrusuna, ağzında “bir lokma”
taşımak…
Taşımak… Hava sıcakken kendinde olan, ayazda karşıdaki cana vereceğin
“hırka”yı taşımak…
Annesinden öğrendiği geleneği, örfü, edayı, edebi kızına taşımak… Dededen
toruna şehitliği, gaziliği, şerefi, kahramanlığı, vatanı, bayrağı, sılayı,
gurbeti taşımak…
Dünyanın verdiği saltanatın dünyada kaldığını anlayacak idrâkı; Hakk’ın
lâyıkına verdiği saltanatın halka ulaştırılacak bir emanet olduğu bilincini
taşımak…
Taşımak… Çocukluktan öğrendiği güzellikleri elleri, gözleri, yüreği ve dimağı
ile bir ömür kat be kat çoğaltarak; güzelliklerini candan cana “candan geçerek”
taşımak…
Hakkı gören göz, hakkı veren bilek taşımak… Hak’tan ayrılmayan yürek taşımak…
Hakikatleri Hakiki- hakiki sahibine anlatabilecek o aslan yüreği taşımak…
Kendisinden başkasıyla paylaşılmayanı; o emaneti, ona verenin yüreği için, bir
ömür içinde taşımak…
Taşımak… Su taşımak… Ekmek taşımak… Ateş taşımak… İlim taşımak… Gelenek
taşımak… Asalet taşımak… Deva taşımak… Hasta taşımak… Yaralı taşımak… Işıl ışıl
göz, çağıl çağıl kulak, baldan tatlı dil taşımak… Anneyi, dedeyi sırtında
taşımak… Yavruyu, bebeği, çocuğu kucağında taşımak… Doğru odun taşımak… Çiçek
taşımak… Bal taşımak… Erzak taşımak… Âlim taşımak… Kitap taşımak… Yazı
taşımak... Kalp taşımak… Kalpten kalbe sevgi taşımak…
“Taşırken taşırmamak…” Ve, sonsuz sevgide taşmak…”
Kalbim; taşkınlığın sevgi içinse; çağıl çağıl çağla da taş kalbim… Ey
cesedim; eğer sevgiyi taşıyamazsan, taş kalbin…
Yürekler sevgiyle taşsın… Her can tüy hafifliğindeki gönlüyle kendi
melteminde yaşasın…
Yegah Elif (R)