Hattuşaş’ta sabahın ilk ışıkları, karavanın buzlu camlarından sızıyordu. Usulca... Sanki güneş bile bu yalnız adama dokunmaktan çekiniyordu. Doğu, soluk bir turuncuyla ağarırken, Amasya-Merzifon üzerinden Karadeniz’in rüzgârı esiyor, içimi kemiriyordu. Ekim’di galiba. Yapraklar dökülüyor, zaman geçiyor, ama ben... ben hep aynı yerde sayıyordum. Birden yağmur çiselemeye başladı. Damlalar, karavanın çatısına düşerken, sanki birileri gizlice ağlıyordu. Camları kapattım. İçeride, Candan Erçetin’in o hüzün dolu sesi yankılanıyordu: Dünyada ölümden başkası yalan... Yalan mıydı gerçekten? Yüzümü yıkadım. Soğuk su, yanaklarımdan aşağı süzülürken, akşamdan kalan iki kadehin boşluğuna baktım. Rakı ve su. Birbirine tokuşturdum. Şerefe... dedim. Ama kime? Kimse yoktu. Kimseler istememişti beni. Belki de ben, istemeye cesaret edememiştim. Mavi tişörtümü giydim. Kim görecekti ki? Ama yine de... Takıntı gibiydi. Yalnızlığımı saklamak için mi? Yoksa kendime bir rol biçmek için mi? Dün... Kargı Yaylası’na çıkmıştım. Ortaköy Camii’ne indim. İçeri girdiğimde, gri-kırmızı kuşaklı halılar hâlâ duruyordu. Ramazan öncesiydi. Minberin sağ tarafına, duvar dibine oturdum. Soğuk taş, sırtıma değiyordu. Kıbleye dönük, kendimle hesaplaşıyordum. Birkaç ihtiyar, kaza namazını kılıp çıktı. Selam verdiler. Başlarını eğerek... Yorgundular. Hayat, yüzlerindeki her kırışıklıkta saklıydı. Ben de eğildim. Gülümsedim. Ama içim kan ağlıyordu. Acaba ben de o yıllara ulaşabilecek miyim? diye düşündüm. Yoksa ulaşmak bile istemiyor muyum? Sonra, Âl-i İmrân 175 aklıma düştü: Sizi korkup düşmandan kaçmaya çağıran ancak şeytandır. Kimden kaçıyordum ben? Kendimden mi? Geçmişimden mi? Ayaklarım karıncalanmıştı. Yavaşça kalktım. Çarşıya doğru yürüdüm. Motoruma bindim. Şehirde amaçsızca dolaştım. Karnım açtı. Sabah yediğim tost, içimdeki boşluğu doldurmamıştı. Katipler Konağı’na uğradım. Ahşap evin arka bahçesinde, İskilip dolması yedim. Komposto çok tatlıydı. Su kattım. Acıyı bastırmak için mi? Çay ikram ettiler. Ama ben soda istedim. Bir yudum çay, bir yudum soda... Tıpkı rakı gibi. Geçen Akşam can parçalarımdan biri "Bir çay, bir su içerken demişti ya..." diye geçirdim içimden. "Rakı gibi, bir ondan bir bundan içiyorsun." Demek ki artık yalnız değilim…. Karavanda, rakı kadehiyle suyu tokuşturan bir adam. Şerefe... Ama hâlâ kime? Yeni Canlarıma beni canı sayanlara gelsin....

( Hattuşaşta Sabahın İlk Işıkları başlıklı yazı erem-uluc tarafından 5.08.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu