Ya Hu Ve Adem - 30 -
9.4-) Hayır ve Şerrin Allah'tan Oluşu
Felsefi açıdan da bilmekteyiz ki hem hayrın hem şerrin Allah'tan olması zaruridir. Başka bir seçenek yoktur. Çünkü Allah'ın sadece hayrı diliyor olması, kainatta mevcut olan şerrin varlığının kaynağının Allah'tan başka bir unsura dayandırmaktır. Allah'ın dilememesine ya da aksini dilemesine rağmen oluşuyor olmasını gerektirir. Bu da, mutlak kemaliyet üzre olması zorunlu olan Vacib-ül vücud'a bir eksiklik getireceğinden, muhaldir. Bu durumda bir çıkış noktası şudur: Acaba kainatta şer yok da sadece hayr mı vardır? Biz kendi düzeyimizden baktığımız olayları ve sonuçları, birbirleriyle sonsuzcasına ilişkileri ve vardıkları son nokta açısından tahlil edebilme yetersizliğimizden dolayı mı aslında hayır olan şerrin varlığı vehmine kapılıyoruz? Elbette bu yorum doğrudur. Allah, mutlak anlamda sadece hayrı diler. Kainat ve unsurları da bu dileyiş nedeniyle tekamül eder. Ancak bizim bakış açımız düzeyinde olsa da, Allah'ın, olmasını istemediğimiz, bize zarar veren ya da verdiğini düşündüğümüz kötülükleri murat etmiş olması da bir gerçektir. Her ne kadar bu gerçek, örneğin yanmanın arınma olduğunu, her kötülüğün varlığı tekamüle yönelten bir amaçla oluştuğunu söyleyerek ve benzer mantıkla açıklanmaya çalışılsa da kimilerini tam anlamıyla tatmin etmeye yetmez. Bazı düşünenleri Allah'ın görünen âlemde neden bunca kötülük ve acıya yer verdiğini, bu ve/ veya öte alemde neden cehennemi terbiyeyi murat ettiğini, bu tekamülü başka tarzda gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini sorgulamaya, hatta Allah'ın
aczini düşünmeye sevk eder. Bunun karşılığında verilen cevap ise Allah'ın öyle dilediği ve yaptıklarından sual sorulamayacağı gerçeğini söylemek olur ki, bu gerçek de derinlemesine idrak edilemeyince isyanı söndürmeye yeterli olamayıp hatta Allah'ın zulmettiği düşüncesiyle isyanın artmasına neden olabilir. İleriki paragraflarda bu gerçeği derinlemesine incelemeye çalışacağız.
Allah'ın dilemesini ve hayırla şerrin Allah'tan oluşunu, ancak İslam'a sığınarak yani Mutlak Felsefeye varıp sisteme teslim olarak kabul edebiliriz. Mutlağa varamayan felsefe sürekli sorgulamada kalır. Sorgulama, felsefi açıdan olumludur . Ancak, bir sonuca varmamak hatta sorgulamanın kendisi amaç edildiğinde anlamsızlığın en büyük besin kaynağı hazırlanmış demektir. Felsefi olarak kabulleniş aşamasına varma durumunun yanında, hayatın anlamının teslimiyet üzerine kurulu olması da, pratikte, mutlaka başkalarına dayalı, muhtaç bir yaşamı öncelemek anlamına gelmez. Bu nokta gözden kaçırılmamalıdır. Bizler aslında farkında olmadan hayata teslim oluruz.
Kur'an Bakara suresinin 156. ayetinde bu noktaya atıfta bulunurak bakın ne diyor: " Öyle sabrederler ki, kendilerine bir belâ geldiğinde ' Biz Allah'ın teslim olmuş kullarıyız. Ve biz (ahirettede) ancak ona dönücüleriz ' derler " .Teslimiyet denen şeyin düşünce yapısı sağlam, sonuna dek asla sarsılmayan, etkilenmeyecek olanların işi olduğu söylenebilir. Zira, gerçek anlamdaki teslimiyet; zayıflığın, çaresizliğin değil, gerçek bir bilincin eseridir.5
Şimdi konuyu, daha önce üzerinde durduğumuz ve bu bahiste tekrar açacağımızı belirttiğimiz "Allah'ın yaratamayacağı tek şey ikinci bir Allah'tır" tesbitimize dayanarak biraz daha açalım. Şöyle ki: Allah'ın mevcudatı yok hükmünde yaratmıştır. Bunun sonucu olarak kainatta gözlemlediğimiz değişimin varlığın içinde barındırdığı yokluktan kaynaklanmıştır. Aksi halde değişimden (dolayısıyla zamandan) münezzeh varlıklar olması gerektiği malumdur. Bunun da Vacib-ül vücud'a eş olmak, dolayısıyla ikinci hatta daha çok Allah'ın yaratılması demek olduğu ortaya çıkar. Ancak yaratılan şeyin ebede kadar varlığı düşünülse bile bunun aslında ezelden beri var olmak anlamına geldiğini, ve yaratılmışın ezelden beri var olamayacağı gerçeği ortaya çıkar. Bu noktadan hareketle, Vacib-ül vücut olamayacağını, öyleyse hem bu nedenden hem de Allah'a eş olmasından dolayı ikinci veya daha çok Allah'ın düşünülmesinin muhal olduğunu biliyoruz. Ve bu bilişten hareketle diyoruz ki; varlıkta yokluğun bulunması zaruridir. Varlık âleminde değişimin ve ne düzeyde olursa olsun bir zaman mefhumunun bulunması zaruridir. Aksi halde oluştan söz edilemez. Oluş, Vacib-ül vücut olan Zat boyutu hariç, başlı başına zamanın varlığını gerektiren bir fiildir. Zamandan bağımsız olarak oluşu gerçekleştirebilen tek varlık Allah'tır. Ve gözlemlediğimiz her tür oluşun zamanla olan bu ilişkisi, gözlemleyemediğimiz zamandan bağımsız bir oluşu, yani Allah'ın varlığını zaruri kılar. Aksi takdirde oluşları oluşturan dayanak ortadan kalkar ve oluşun olmaması gerekir.
Bu kısa hatırlatmalardan sonra ana konumuza gelelim. Madem varlıkta yokluğun, yani oluşta değişimin ve zamanın hükmünün olması zaruridir. Öyleyse varlığı, yokluğa ya da değişime götürecek zıtlıkların mevcudiyeti de kaçınılmazdır. Bilakis varlıkta yokluğun olması, varlık ve yokluk zıt kavramlar olduğuna göre, zaten oluşta zıtlığın olması, hatta oluşun zıtlığa dayanarak olması demektir. İşte bu nedenle gözlemlediğimiz kainat zıtların birliğinden ibarettir. Kainatın varolmasının yegane temeli de zıtlıklardır. Zıtlık olmasa değişim, zaman içinde yokluğu barındıran varlık yani gözlemlediğimiz tüm mevcudat da olamaz. Zıtlığın olmadığı tek oluş biçimi Zat boyutudur ki nedeni üstteki paragrafta ve önceki bölümlerde yer yer açıklanmıştır.
Öyleyse şu sonuca varırız: Varlık olacaksa zıtlıklar üzerine olmak zorundadır. Bu durumda hayır varsa, şer de olmak zorundadır. İyilik varsa kötülük de olmak zorundadır. Güzellik varsa, çirkinlik de olmak zorundadır. Aksi hal, hiçbir şeyin olmamasını gerektirir. İşte bu nedenle gözlemlediğimiz kâinatta kötülük, acı, şer diye yorumladığımız oluşlar ve dolayısıyla bu oluşların failleri olmak zorundadır. Bu da Allah'ın hayır ve şerrin kaynağı olmasının ve tüm bunları diliyor olmasının açıklamasıdır. Ancak yine unutmayalım ki, zıtlıklar da bize göredir. Ve mutlak anlamda varlıkları mevcut değildir. Bizim idrak seviyemize göre hayır da şerde, iyi de kötü de, güzel de çirkin de değişir. Öyleyse bize düşen, hem olmasının zaruri olduğunu, hem de mutlak anlamda olmadığını, idrak düzeyimize göre değişeceğini bildiğimiz şer kavramının bizi Allah'a isyana sevk etmesine izin vermemek, Allah'a teslim olmak ve "yaptıklarından sual sorulmaz" demektir.
Bu durum, yani mevcudatta zıtlıkların olmak zorunda oluşu, Allah'ın kudretine bir eksiltme getirmez. Şurası bir gerçektir ki tabir yerindeyse, Allah, mevcudatı zıtlıklar düzeyinde yaratmak durumundadır. Burada durumunda oluş, Allah'ın aczini göstermez. Daha önce de konusu geçtiği gibi, Allah'ın yapamayacağı bir şey, ancak o şeyin olması durumunda, o şeyin Allah'ın vasıflarına bir eksiklik getirmesi halinde düşünülebilir. Allah'ın zıtlıklardan münezzeh bir oluş yaratamayacağını düşünmek, zıtlıklardan münezzeh bir oluşun Allah demek olduğunu idrak ettiğimiz takdirde, Allah'a acziyeti veren değil, (aksi düşünüldüğü takdirde Allah'a vasıflarında eksiklik vereceği için acziyeti veren,)doğru bir düşünce şeklidir. Çünkü aksi hal, 2. bir Allah'ın yaradılışı demektir. Allah'a asıl acziyeti bu verir ve onun için mantıken de muhaldir. İşte bu zaruriyetten dolayıdır ki zıtlıklar olmak zorunda, dolayısıyla şer de olmak zorundadır.
Bagavad Gitta'da bu konularda şunlar söylenir:
"Yaratıcı hem iyiliğin hem de kötülüğün üzerindedir. Bilgisizlik bilgiyi gölgelendirdiğinde insanlar böyle olduğunu bilmezler. Bu bilgeliğe erenler herkese aynı gözle bakarlar. Sonsuz ruhu bir rahipte, bir inekte, bir filde, bir köpekte görürler. Duygu ve düşünceleri dengede, her zaman aynı kalarak, her yerde ve her şeyde aynı olan sonsuz ruha katılırlar. İyi şeylere sevinip kötü şeylere üzülmezler. Yanılsamalara aldanmazlar. Her zaman sevinç içinde
yaşarlar. Duyular dünyasındaki zevklerin başı ve sonu vardır Arjuna ve acıya yol açarlar. Bilge kişiler mutluluğu bu zevklerde aramazlar. Bedenlerindeki tutku ve öfkenin fırtınalarını dindirmiş olanlar bütünlenir, sonsuz bir sevinç bulurlar. Sevinçlerini, doyumlarını içlerindeki ışıkta bulanlar Sonsuz Ruh'a katılıp o en yüce aşamaya ulaşırlar."
Bu cümleler dikkatlice tahlil edildiğinde, iyi ve kötü kavramlarının insanların cahilliklerinden yani mutlak gerçeği bilememelerindendir. Bir deyişle zıtlar aleminin bir unsuru olarak oluşta oluyor olmalarından kaynaklandığının ve mutlağın, iyi ve kötünün sınırlarıyla hapsedilemeyecek bir gerçeklik olduğunun anlaşılması gerekir. Bu nedenle efal âleminin oluşlarına kayıtsız kalabilen ve mutluluğu bu oluşlarda aramayan kişi, bilge olarak adlandırılır ve gerçek dinginliği ve mutluluğu bulmuş olarak görülür. İnsana düşen, iyi ve kötünün yani hayır ve şerrin mutlak anlamda olmadığını ve bu kavramların insanın bir nevi bireysel menfaatleri düşünmesiyle şekillenen kavramlar olduğunu bilmektir. Efal aleminde bu unsurların da, her unsurda olduğu gibi, bunlardan beri olan Allah tarafından oluşturulduğunu kabul etmek ve teslim olarak huzura ermek yani İslam olmaktır.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.