
Eski
asırlardan kalma bir hüzün ile adeta doğuyordu dağların ardında gün. Yılın
gelin ayında yapraklar sararmış her çiçeğin yamacında birikmişti binlerce
kelebek cesedi. Ezber etmeye yeltendikçe dudaklarının belini büken sancıyı
hıçkırıklar boşanıyordu bulutlar. Sükût bürünmüş hali ile isminin zıt anlamını
simasını karıyordu Ruken ve mırıldanmaları arasında ahlar düşüyordu toprağa.
Yalnızlığa ilk kez bu kadar ihtiyaç duyuyordu. Bir yerlerde bağıra çağıra
ağlamak belki de yüreğini yerinden söküp Azad ile toprağa gömmek istiyordu. Saatlerce
kaldığı dut ağacının altından yavaş yavaş doğrularak küçük adımlarla yürümeye
başladı. Sokaklardan geçerken yüreğini is kokusu kaplıyordu sokakları,
caddeleri hatta tüm şehri. Akşam güneşi eflatun renginin her tonunu giyinip iç
geçirirken taş duvarların arasında ağır aksak bahçe kapısından içeri girdi. Bir
ara dengesini kontrol edemeyip neredeyse yere düşecekti son bir gayret ile
evinin eskimiş kolonuna tutunarak küçük adımları ile birer birer merdivenleri
çıkıp kapısına vardı. Bir yandan gözlerinden süzülüp yanaklarında derin hüzün
vadileri inşa eden gözyaşlarını silmeye çalıştı diğer yandan evinin kapısına
açmak için çantası kurcalamaya başladı. Bin bir zorluk ile çantasının en küçük
gözünde anahtarı çıkartıp birkaç denemeden sonra ancak kilit yuvasına oturtmayı
başarmıştı. Kapıyı aralayınca içeriden eski anılar birer birer kalbini
yokladığını fark etti. Bir kaç zaman duraksadıktan sonra tüm c’esaretini
toplayarak benliğini dışarda unutmuşçasına bedenini aldı salona. Pencere
kenarına kurulmuş sandalyesinde oturdu. Sokakta çocuk sesleri iyice azalmış
dolunay bulut yolculuğuna başlamış bir buluttan öteki buluta geçişleri izlerken
zihninde Azad ile dolunayın bir katreye hapsolduğu anıyı anımsamıştı. Oysaki
şimdi hem dolunay gittikçe uzaklaşıyordu kendinden üstelik Azad ‘ ta bir daha
olmayacaktı hayatında. Uzun süre dolunayın katreye hapsolduğunu anıları
irdeledikten sonra silkelenip kendine gelmek istedi lakin akrep yelkovan
savaşlarında tik tak sesleri damla damla hücrelerini öldürüyordu. Gözünü yummak
istedi uykuya belki de bir daha uyanmamak üzere…
Gece birkaç kâbustan sonra
ağzında ekşiyen bir yas tadı ile gözlerini açtı. Duş almak için hazırlanır iken
ruhunu pencere kenarında bırakmış bir his yapmıştı yakasına. Ellerinden tutup
kaldırmaya yeltendi lakin başaramadı olduğu yere diz üstü çöküp hıçkıra hıçkıra
ağladı. Takati bittikten sonra;
Kirpiklerin bahar saçaklarında visal
düşler bağlayıp
Göğsümde kan kırmızısı güller
yeşermedikçe
Vazgeçmek adına yek lahza eğilmeyecek gönlüm firaka
Taşarken vadilerden dağlara üryan
çığlıklarım
Sükût buhranında kirpiklerin ile örteceğim
düşlerini…
diye mırıldandı. Az sonra tüm gücünü toplayarak banyoya doğru yürüdü üstünü hiç çıkarmadan çeşmeyi açtı suyun şefkatli kollarına bıraktı kendini. Üşüdüğünü fark edince bornozuna uzandı çıkarır iken üstünü zemheri mevsimde yağmur altında kalmış kuş misali tir tir titrediğini fark etti. Alelacele dolabın kapılarını açarak matem rengi elbiseler seçerek giyinmeye başladı. Saçlarını kuruttuktan sonra ocağa doğru yöneldi çaydanlığı yarım yapıp ocağa bıraktı kahve mi içmeliydi çay mı tartışmalarından sonra ocağın altını kapatıp tuzlanmış gardıroba yöneldi birkaç parça elbise seçti ve birkaç parça kıymetli aile yadigârı takılarını aldı yanına. Gardırobun üstünde durun soluk mavi renkli bavula uzanmaya çalıştı boyu yetmedi oysaki kendisi bırakmıştı bavulu yerine mırıldanıp boyunun kısaldığının düşüncesi birkaç lahza meşgul etti lakin kapılmadı düşüncelere. Masanın altında bir sandalye çekip gardırobuna iyice yanaştırdı gardıroptan destek alıp sandalyenin üzerine çıkıp valizin tutamağını tuttu tam indireceği esnada eskimiş koli dikkatini cezbetti önce bavulunu indirdi sonrada koliyi dikkatli bir şekilde indirdi. Kolinin üzerine sinmiş tuzları temizlemek için mutfaktan temizlik bezi aldı geri geldi saati kontrol etti henüz sabah 09:57’ idi. Bezi aldıktan sonra hafifçe nemlendirdi kolinin üzerini kenarlarını tamamen silip bantlanan ağzını açtı. Gözüne ilişen fotoğraf albümü içinden Azad’ın ona el salladığı resmi çıkardı evvel uzun uzadıya baktı gözlerinden damlayan gözyaşları ile sildikten sonra kalbinin üzerine koydu. Resmi yerleştirmeden evvel resmi kokladı ve uzun soluklu bir buse kondurdu Azad’ ın saçlarına ve mektuplara eli yöneldi en altta olanı çıkardı.
Sevgili Ruken’ im( tebessüm eden yüzüm)
Giderken kahverengi masallardan kalma
sözler bırakmıştım kirpiklerine. Gözlerin firak telaşında erirken gözbebeklerimde,
tebessümlerini gezdirmiştin sızılarımda. Simamız kıvrımlarına döker iken güz
mevsimi hicranlarını korkma demiştim ben en çok yüreğin hıfzındayım diye…
Kimi zaman akşam serinliğine anlattığım kimi gün şafak
ile birlikte kuşlara öttüğüm.
Hatırlıyor musun? Ağustos akşamlarından dolunayını
gözlerinden izlediğimi ve erik ağacı şahitli geceyi. Gülen yüzüm bilmelisin ki
ben halen de aynı hasret ve ahitteyim.
Goncagülüm sanırım onca vakitten sonra denk
gelirse bakışlarımız, hasretinden çehremden beliren çizgilerden bakışlarımda uzayan
u’mutsuzluğumdan tanımayacaksın beni.
Bilirsin ruhum şeriki; baharı, umutlarımı
ve kalbimi bakışlarında bırakmıştım.
Hoşça kal güz güzeli…
Yazarın
Önceki Yazısı