Cevaplar (5)
Çevrenizde, ailenizde bu haksızlığa şahit oldunuz mu?
Bir kadının hakkını yiyerek kurulan o zenginliklerde huzur bulabilir mi?
Gelenekler, adaletin önüne geçebilir mi?
Sözü ve kalemi siz değerli dostlara bırakıyorum.
Ben yaşamadım rastlamadım da. Ama miras kavgalarına çok şahit oldum. Öyle ki daha anne babası yaşarken tutulan hesaplar için çok üzüldüm.
Hak yiyen elbette huzur bulamaz. Bir alır on çıkar kendisinden. Çünkü ağlayanın malı gülene asla yaramaz. Gelenekler adaletin önüne geçiyor mu diye sormuşsunuz maalesef. Bazı bölgelerde öyle.
Değerli katkılarınız ve hassasiyetiniz için çok teşekkür ederim Hocam. Ne yazık ki hangi kadınla konuşsam bir ah işitiyorum. Kadınların haklarını blerek cesaretlenmesi gerek diyeceğim ama bu da bir hayli güç kırılması gerekiyor ama yine de başarılı olanlar var. Epilepsi hastası Azize gibi. Babasını mahkemeye verip hakkını almayı başaran. Sevgiler.
https://www.eskisehirdenhaber.net/kadinlari-miras-hakkindan-mahrum-birakmayin-3-H1907913.htm
Not: Anadolu'nun ortak bir sosyolojik yarasını ele aldığımız yazı dizimiz, yaşanmış genel tanıklıklar üzerinden devam etmektedir.
Değerli okurlarım,
Yazı dizimizin ilk iki bölümünde Diyarbakır'dan Elbistan'a, Mardin'den Eskişehir'e uzanan sessiz çığlıklara kulak verdik. Kadınların miras haklarının gelenek adı altında nasıl gasp edildiğine şahit olduk. Geleneklerin dine aykırı ve yanlış olduğunda dahi insanoğlunun nasıl körü körüne bir bağlılık gösterip hırsların tuzağına düştüğünü gördük.
Bugün, bu haksızlığın inanç dünyamızdaki yerini sorgulayacak ve karanlığın ortasında parlayan bir adalet feneriyle seriyi noktalayacağız.
Bizler, adaletten bahsederken mangalda kül bırakmayan ama iş kendi mülkümüze, evlatlarımıza geldiğinde terazinin ayarıyla oynayan bir toplumsal ikiyüzlülükle karşı karşıyayız. Kadına miras hakkını bizzat din buyurmuşken, Nisa Suresi ile o hak ilahi mühürle tescillenmişken; hangi gelenek, hangi 'aman ocak sönmesin, düzen bozulmasın, ataerkiliz' bahanesi Allah'ın adaletinin önüne geçebilir?
Peygamberimiz (s.a.v.) açıkça 'Çocuklarınız arasında adaleti gözetiniz' diye buyururken, kızını mirastan mahrum bırakıp malı oğluna ya da erkek kardeşine yığanlar hangi vicdanla ilahi huzura çıkacaklar? Dünyaya gelirken çıplak değil miydik ve yine çıplak gideceğiz, öyle değil mi? Hayat ile ölüm arasındaki sürede de Allah'ın mülkünü birer emanetçi olarak taşırız. Bir emanetçinin, mülkün asıl sahibinin (Allah'ın) koyduğu miras hukukunu çiğneyerek 'Ben bunu kıza vermem, oğlana veririm' demesi, mülkün asıl sahibine de başkaldırmaktır.
Her gün dillerinden düşürmedikleri, mahkeme duvarlarına astıkları 'Mülk Allah'ındır' hakikatini, iş kendi kız evlatlarına geldiğinde nasıl da unutuyorlar? Madem mülk Allah'ındır, o mülkü Allah'ın kulundan, hem de kendi canından, kızından kaçırmak hangi kitabın adaletine sığar? Helallik alınmayan her karış toprak, ahirette boyna dolanacak birer pranga, birer urgandır.
Neyse ki bu köhne düzenin karşısına dikilen asil yürekler de var. Tıpkı kendi ailemde, memleketim Eskişehir'de bizzat şahit olduğum o dik duruş gibi... Yıllar önce dedem vefat ettiğinde, babam miras işlemleri için tapu dairesine gitmişti. Oradaki memurlar, adeta yerleşik bir refleksle babama akıl vermeye kalkıp, 'Kız kardeşlerine ne mal bildireceksin, erkeğin hakkıdır, her şeyi üzerine al' gibi hadsiz bir teklifte bulunmuşlardı.
Benim asil babam, o gün o masada bu zihniyete şiddetle karşı çıkmış ve bana da bu durumu gururla aktarmıştı. Hâlâ sesi, sözü kulaklarımda... 'Ben kardeşlerimin kul hakkını yiyemem, adalet neyse o yapılacak!' diyerek adeta Hz. Ömer'in adaletini göstermiştir. İşte benim aradığım, özlediğim Anadolu asaleti tam olarak budur! Gerçek erkeklik, kız kardeşinin hakkının üzerine yatmak değil; o hakkı korumak için tapu dairesindeki o masada dik durabilmektir.
Devletin mahkemeleri, tapu müfettişleri günün birinde o haksız dayılara, abilere mutlaka soracaktır; o günler çok yakındır. 'Bu mülkü hangi parayla, nereden aldın?' diye. Hukuk o hakkı er ya da geç sahibine teslim eder. Ama ailelerin kızlarının kalbinde açtığı o derin güvensizlik yarasını hiçbir mahkeme kararı tamir edemez.
Kız çocuklarımızın haklarını korkuların ardına saklamayalım. Bir kadının en büyük güvencesi abisinin, dayısının insafı değil; kendi hakkı, kendi tapusudur. Gelin, evlatlarımız arasında cinsiyete göre değil, vicdana göre saf tutalım. Çiçeklerin dili kendi hâlinde gizlidir; o hâli soldurmayalım. Adalet, kadına da erkeğe de eşit borcumuzdur diyerek, merhum Hocam Hanifi Kara'nın bir şiiri ile sözlerimi noktalıyorum.
ADÂLETSİZ ADÂLET
Delilsiz ve belgesiz, infâzını yaparken
Yargısızsa adâlet, en büyük bir zulümdür.
Sınırları belirgin, gücün Hak'tan almayan
Sınırsızsa adâlet, en büyük bir zulümdür.
Mahkemede/dışar'da, ortamı germiş ise
Hakkı ketmetmek için, o rüşvet vermiş ise
Dâvâlı/dâvâcıya, kayırma girmiş ise
Yanlı ise adâlet, en büyük bir zulümdür.
Eline ne geçecek, adam adamı vursa
Hepsi geride kalır, bağ/bahçe, tarla/arsa
Uzadıkça uzarsa, zaman aşımı varsa
Gecikirse adâlet, en büyük bir zulümdür.
Âdil olan bu diye, sakın ters düşme Hakka
Bu ibre hassas ibre, olmaz "men dakka dukka"
Maslahatı gözetmez, uymaz ise hukûka
Kânunsuzsa adâlet, en büyük bir zulümdür.
Adâlet sofrasını, herkese sermiyorsa
Doğruya hak vererek, kötüyü yermiyorsa
Hakkı Hak sahibine, eğer ki vermiyorsa
ADÂLETSİZ ADÂLET, en büyük bir zulümdür…
https://www.eskisehirdenhaber.net/kadinlari-miras-hakkindan-mahrum-birakmayin-2-H1907912.htm
Yazar Notu: Anadolu'nun ortak bir sosyolojik yarasını ele aldığımız yazı dizisi serimiz, yaşanmış genel tanıklıklar üzerinden devam etmektedir.
Değerli okurlarım,
Geçen hafta Diyarbakır'daki eş dost, kardeş meclislerinden tanıştığım kadınlarımızın uğradığı mülkiyet gasplarından ve bu haksızlığa ortak olan anne engelinden bahsetmiştim. Bugün ise bu içten içe kanayan yaranın sadece bir bölgeye ait olmadığını; Elbistan'dan Mardin'e uzanan, hayata dair insan hikayeleriyle aktarmaya devam edeceğim. Çünkü adaletsiz yaklaşım coğrafya tanımıyor ama unutmayalım ki ilahi adalet de zaman tanımıyor; er ya da geç boynuzsuz keçinin hakkını boynuzludan alıyor.
Yine Elbistan'dan çok acı ve ibretlik bir baba hikayesi canlanıyor hafızamda... Bir baba düşünün; ocak sönmesin, mal dışarı gitmesin körlüğüyle bütün malını mülkünü, tapularını öyle ya da böyle öz oğlunun üzerine yapıyor. Kız evlatlarını ise hiçbir şeyi yokmuş gibi tamamen dışarıda bırakıyor, kalplerini kırıyor. Peki sonra ne mi oluyor? Hayatın hesabı, kulun hesabına uymuyor. O el üstünde tutulan oğul genç yaşta Hakk'ın rahmetine kavuşuyor, onca mal mülk de gelinine kalıyor.
Kızları haklı olarak babaya gücenip elini eteğini çekiyor. Barıştırmaya çalışsam da nafile... Kırılan yerden ışık girmiyor, yaralar o kadar sertleşmiş ki. Babanın asıl güvendiği, hayattaki tek dayanağı olan eşi de vefat edince, o koca mülklerin sahibi adam bir başına kalıyor. Mal yığdığı oğlu toprakta, onca mal mülk elin elinde; arkasına dönüp baktığında ise kızları ona küs, dargın ve kırgın. Şimdilerde o mağrur baba, yaptığı haksızlığın sessiz pişmanlığıyla tek başına sığındığı bir huzurevinde yaşıyor; çok sevdiği, adını verdiği torunlarından uzakta. Hayat öyle bir şey ki, evlat ayırana, hayat da böyle bir başına kalmayı reva görüyor işte. Neyse ki devletimizin çatısı altında, güvende ama kalbindeki o yapayalnızlıkla baş başa...
Yine aynı topraklardan, Elbistan'dan bir başka örnek... Hayatını ilme adamış saygın bir Hoca hanım. Abisi, babadan kalan mülkleri yıllarca kendi üzerine geçirmiş, kız kardeşinin hakkına kulak tıkamıştı. Ne hazindir ki o abinin adaleti hatırlaması için 6 Şubat depremini yaşaması gerekti. Ölümün sarsıcı gerçeğiyle burun buruna gelen abi, ancak o afetten sonra vicdana gelip hakkı teslim etti ve kız kardeşine bir medrese açmasını teklif etti. Soruyorum size; kul hakkından korkmak için illa ki dünyamızın başımıza yıkılması mı gerekir?
Şu an Eskişehir'de yaşayan Mardinli komşum da benzer bir kaderin pençesinde. Eşinden gördüğü ağır şiddete boyun eğmeyip çocuklarının geleceği için tek başına direnen bu onurlu kadın, sığınmak istediği baba ocağında 'Kız çocuğusun, sana mal verilmez' duvarına çarptı. O da boyun eğmedi; şimdi hakları için adalet kapısında hukuk mücadelesini sürdürüyor.
Bir kadının en büyük güvencesi abisinin, babasının insafı değil; kendi hakkı, kendi tapusudur. Haftaya final bölümünde, bu vebalin inanç dünyamızdaki yerine bakacak ve Eskişehir'de babamın gösterdiği o asil duruşu anlatacağım.
İşte böyle... Bazen de o haksız malın hayrı olmuyor. Kızdan mal kaçırıp oğula vermenin, günün sonunda o hayırsız hırs yüzünden babayı huzurevinde yapayalnız bırakabileceğini de görebilmek gerekiyor. Bu haksızlığı yapmaya niyetli olan diğer babalara, abilere, dayılara, amcalara küçük bir gözdağı, büyük bir ibret olsun.
Yazar Notum: Bu yazı dizisi serisinde paylaşacağım hayata dair hikayeler, ne bir tek şahsı, ne bir aileyi ne de bir kurumu hedef almaktadır. Hayata dair bu insan manzaraları; Eskişehir'den Diyarbakır'a, Mardin'den Elbistan'a kadar Anadolu'nun pek çok yerinde sohbet edip tanıklık ettiğim, toplumsal vicdanımızı yaralayan ve ortak bir meselenin gözlemleri olan yaşanmış tecrübelerdir. Kadınlarımızın uğradığı haksızlıklar sonucunda haklarının gaspı farklı illerimizde yaşanmış olsa da ortak yaramızdır.
Değerli Eskişehirdenhaber.net Okurları,
Bugün köşemizde, Sümen altı edilen içten içe kanayan, biz kadınların birbiriyle dertleştiği bir Anadolu yarasını elime neşter yerine kalem alarak masaya yatırmak istiyorum. Yanlış olsa da sıkı sıkıya bağlı olduğumuz gelenek ve göreneklerin gölgesinde yok sayılan aman düzen bozulmasın diye rızası gasp edilen kadınların miras hakkını…
Ne yazıktır ki bu yara elinizi nereye atsanız sessiz bir çığlık ah olarak yükseliyor. Ve elimi kaleme alıp yazmanın tek çare olduğunu hatırlatıyor bana. Çünkü yazmadığım takdirde gerçekler acı bir biçimde kaçınılmaz olacak ve yüzleşme asla tamamlanamayacaktır.
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır'da dertleşirken kadın kadına yine o çok tanıdık duvara çarptı yüzüm. Bir komşum boynunu büküp, "Bütün mallar amcamın üzerinde, o her ay kazancından bize ne verirse onunla geçiniyoruz." diyerek hakkı olan mülkün sahibi olmak yerine amcasının insafına bırakılmış sığıntı bir hayatı özetliyordu.
Bir diğer dostum ise dededen kalan topraklardan, başını sokabileceği küçük de olsa bir toprağım olsa bir ev yaparım tek göz de olsa diyerek arsa talebini dile getiriyordu. Ancak karşısına çıkan ilk ve en aşılmaz barikat kim oldu biliyor musunuz? Öz annesi... 'Aman kızım ses etme, amcanla, dayınla, abinle aramız bozulmasın, düzenimiz kaçmasın...'
Bir anne, kendi canından bir parça olan kız evladının hakkını, hangi ara erkek kardeşinin veya oğlunun mülk hırsına kurban edecek noktaya gelir? İşte en büyük psikolojik paradoks burada değil midir? Mağdurun, kendi celladının sistemine bekçilik yapması. Anneler, ileride bir gün çaresiz kalırlarsa erkek kardeşlerinin ya da oğlunun gölgesine sığınabilme korkusuyla, öz kızlarının geleceğini feda ediyorlar. Bir erkeğin gücüne yaranmak için, kendi kızlarının ayakları üzerinde durma ihtimalini elleriyle kırıyorlar. Korkuyla adalet takas edilir mi hiç?
Oysa kadına miras hakkını bizzat din buyurmuşken, Nisa Suresi ile o hak mühürlenmişken; hangi gelenek ilahi adaletin önüne geçebilir? Peygamberimiz (s.a.v.) açıkça 'Çocuklarınız arasında adaleti gözetiniz' diye buyururken, kızını mirastan mahrum bırakıp malı oğluna, kardeşine yığanlar hangi vicdanla huzura çıkacaklar?
Devletin mahkemeleri, tapu müfettişleri günün birinde o haksız abilere, oğullara, amcalara, dayılara mutlaka soracaktır. 'Bu mülkü hangi parayla, nereden aldın?' diye. Hukuk devleti o hakkı er ya da geç sahibine teslim eder. Ama ailelerin, hele ki annelerin kızlarının kalbinde açtığı o derin güvensizlik yarasını hiçbir mahkeme kararı tamir edemez.
Kız çocuklarımızın haklarını geleneklerin ve göreneklerin, korkuların ardına saklamayalım. Bir kadının en büyük güvencesi abisinin, dayısının ya da amcasının insafı değil; kendi hakkı, kendi tapusu, kendi ekonomik özgürlüğüdür. Çiçeklerin dili kendi hâlinde gizlidir derler; gelin biz o halin içindeki sessiz çığlığı duyalım. Evlatlarımız arasında cinsiyete göre değil, vicdana göre saf tutalım. Serinin bir sonraki yazısında, bu haksızlığa karşı asilce direnenlerin ve Eskişehir'den yükselen o örnek adaletin hikayesiyle devam edeceğiz. Adalet, kadına da erkeğe de eşit borcumuzdur diyelim. Ve Rahmetli Hocam Hanifi Kara'nın 'EŞİTLİK ve ADÂLET' beytiyle bu yazımızı mühürleyelim. 'Dinde ölçü nedir, diye sorsanız? Hukuk'ta EŞİTLİK, mal da ADÂLET'.
https://www.eskisehirdenhaber.net/kadinlari-miras-hakkindan-mahrum-birakmayin-1-H1907885.htm