Bu kitap 90’ların komşuluğunu, arkadaşlığını, dostluğunu insana yeniden hatırlatıyor. Okurken sokaklar, evler, insanlar tanıdık geliyor; sanki bir mahalleye geri dönmüş gibi oluyorsun. Kitabı okurken bütün karakterleri tek tek gözünde canlandırıyorsun; her birinin yüzü, sesi, yürüyüşü var adeta. Anne babanın omuzlarındaki yük, eşlerin birbirine duyduğu saygı çok doğal bir şekilde akıyor hikâyenin içinde. Fakirlik neredeyse hiç mesele değil; asıl mesele onurlu durabilmek ve insan kalabilmek.
Dostluk ve arkadaşlık kitabın en güçlü damarlarından biri. Güvendiğin, “nasıl olsa var” dediğin insanların bazen seni cepte gördüğünü fark ediyorsun. Hayatın herkesi farklı yerlere savurduğunu, “vazgeçmez” dediklerimizin bile bir gün vazgeçebileceğini sessizce anlatıyor.
Hele Edis’in ölümü… Okurken içimizden gerçek bir cenaze kalkıyor sanki. O kayıp, sadece bir karakterin vedası değil; bir dönemin, bir masumiyetin de uğurlanışı gibi. Kitabın sonuna yaklaşırken duygu yoğunluğundan kopamıyorsun, bitsin istemiyorsun.
İnsanlara, eşyalara ve kavramlara yüklediğimiz anlamları sorgulatıyor; gözümüzde büyüttüklerimizden korktuğumuzu, çoğu zaman bizi yoranın da bu olduğunu fark ediyorsun. Bir yanıyla hüzünlü, bir yanıyla düşündürücü, biraz da geçmişe özlemle baktığımız bir kitap oldu.
Herkes bu hikâyeyi kendi yerinden okuyabilir elbette. Ama bizim gibi 90’larda çocukluğunu yaşamış, mahalle kültürünün tadına varmış insanlar için Salkım Sokak No: 3 sadece bir kitap değil; anılarla birlikte yeniden hayat bulan, içinden kolay kolay çıkamadığın bir dünya.