Tema
Üye Ol Giriş Yap
Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Sesli Şiirler Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Ya Hu Ve Adem- 38-

11.6-) İslam Tarihinden Üç Sufi

 

                                       

                                      Kitabımızın bu kısmında irdelediğimiz şahsiyetlerin (zannımca bu kişilere eren ya da evliya da diyebiliriz) düşüncelerini, söz ve mesellerini, kitabımız boyunca açıklamaya çalıştığımız olguları hatırda tutarak okumakta fayda vardır. Zira gerekli yerlerde hatırlatmalardan, açıklamalardan ve kitabımızın ilgili bölümlerine göndermede bulunmaktan kaçındık. Okuyucunun, artık kemale ermiş olmasını beklediğimiz yorum kabiliyetini kendi kendine göstermesini umduk. Bu düzeydeki bir idrak sahibi, bölümleri okudukça demek istediklerimizi aşikar olarak görecektir.

 

 

                    11. 6-1-) Cüneyd-i Bağdadi

 

                                    Cüneyd bin Muhammed, 822 - 911 yılları arasında yaşamış, Tasavvuf ehlinin tanınınmış simalarındandır. Hemen hemen tüm yaşamını geçirdiği Bağdat şehri, 9. yüzyılda, Bizans, İran ve Hint medeniyetlerinin kaynaştığı bir mozaik görünümündeydi. Sosyal

 

çalkantıların, isyanların, fikir çatışmalarının da beşiğiydi. Bu ortamda, Bağdat Okulu adını alan mistik bir hareket öne geçer ve asırlarca etkisini sürdürecek bir düşünce sisteminin temelleri atılır. Bu okulda, o dönem diğer tasavvuf okullarından farklı olarak, Allah ve insan meselesini ele alırken, delillere değil, tecrübeye ile amellere ağırlık verilmektedir. Sembolik ifadeler ve Sufinin hallenmeleri üzerinden yapılan tartışma ve çıkarımlarla uzun dönem sürecek bir fikri oluşumun tohumları atılır. İşte, Cüneyd-i Bağdadi, Nuri ve Şibli gibi isimlerin yanında, bu okulun en önemli temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Küçük yaşlarından itibaren ilim çevrelerinin içindedir. İmam Şafii' nin öğrencisi olan Ebu Sevr'den fıkıh dersleri alır. Şer'i ilimlerde iyice yetiştikten sonra tasavvufa yönelip dayısı Serî as Sakatî 'nin sohbetlerine katılır.

                                    Bağdat okulunun kurucu sayılan Serî'nin öğretim yöntemi, Sokrat'a benzer. O da diyalog yoluyla, tasavvuf üzerine düşüncelerini dile getirmiş, tartışmalar ve soru-cevap yöntemiyle çevresindekilerin gerekli sonucu bulmalarına yardımcı olmuştur. Yeğeni ile arasındaki ilişki de Sokrates ile Eflatun'un ilişkisi gibidir. Zira herhangi bir yazılı eser bırakmamış, sözlerinin çoğu Cüneyt yoluyla bizlere ulaşmıştır. Seri as Sakatî' nin metoduyla yetişip olgunlaşan ve daha yirmi yaşındayken Ebu Sevr'in ders halkasında fetvalar vermeye başlayan Cüneyd-i Bağdadi'nin, devrinin otoritelerinden ders almasının yanı sıra, yaşça kendisinden büyüklerde bile görülmeyen bir zekâ ve ilmî sorulara doğru cevaplar verme yeteneği, kısa zamanda ilerlemesine vesile olmuştur. O ise, diline gelenlerin, kitaplardan ezberlenmiş bilgiler değil, Allah'ın Keremiyle dökülen sözler olduğunu bildirir. İlimi nereden aldığını soranlara da "Kırk yıl Allah 'ın huzurunda oturmamdan" yanıtını verir. "Allah 'ın yeryüzüne çıkarıp insanların öğrenmesini mümkün kıldığı hiçbir ilim yoktur ki, Allah benim için de o ilimden bir pay ayırmış olmasın!" diyen Cüneyt, mükemmel bir kelam ilmi almasına rağmen, katı bir kelamcı olmamıştır. Yaratıcı'yı insanlara özgü sıfatlardan ve eksikliklerden tenzih etme konusunda tartışan bazı kelamcılara hitaben şunları söyler: "Kendisinde kusur olması mümkün olmayanı, kusurdan tenzih etmek, kusurdur."

                                       Diğer fırkaların görüşlerini sorularıyla çürüten ve bu gayeyle kitap hazırlayan İbn-u Kullab, aynı niyetle ona da bir adam gönderir ve düşüncelerini sordurtur. Cüneyd de; "Bizim yolumuz, ebedi olanı zamanda olandan ayırmak, kardeşlerden ve yerimizden yurdumuzdan kaçmak, olmuş ve olacak her şeyi unutmaktır." karşılığını verince, Kullab, "Bu öyle bir şeydir ki, biz onunla başa çıkamayız"  der ve daha sonra bizzat sorduğu sorularına aldığı şaşırtıcı yanıtlar karşısında, Ebu'l Kasım Bağdadi 'nin ilimdeki üstünlüğünü itiraf eder.

                                             Tasavvufu bizzat yaşamak, yaşadığını da sistemli bir şekilde ifade etmek yoluyla ameli ve nazari tasavvuf yolunu açan Bağdadi'nin yerleştirdiği prensipler günümüze kadar gelen birçok hareketi derinden etkilemektedir. O, bilgisini ameliyle tamamlayarak, tasavvufun kâl değil, hâl ilmi olduğunu bilfiil gösterir. Allah'tan başka her

 

şeyin ortadan kalktığı, kendisi dahil bütün eşyanın Kadim varlık karşısında yok olduğu şeklinde açıkladığı Tevhid anlayışını çok derinlere götürmüş, insanın ancak Tevhid hâlinin getirdiği sarhoşluktan (sekr) sonraki sahv (uyanıklık) hâline geçmekle tam kemâline erişeceğini söyleyerek birçok taşkınlığın önüne geçmiştir.Bunun tam tersini kabul eden, yani sekri, sahv'dan daha üstün bulan Beyazıd-ı Bistami için: "Ebu Yezid, hâlinin büyüklüğüne ve işaretinin yüceliğine rağmen, başlangıç hâlinden çıkamamıştır. Ondan kemâle ve nihayete delâlet edecek hiçbir söz işitmedim" der. Ama yine de ruhi yüceliğini takdir ederek "Onun bizim aramızdaki durumu Cebrail'in diğer melekler arasındaki durumu gibidir" ifadesini kullanır.

                                   Halk arasında çok sevilen ve popüler bir zat olan Ebu Yezid (Beyazıd-ı Bestami)(31), tasavvufi- teolojik sistem meydana getirmemiş, dini yaşayışı ve sezgisi ona, kendi duyular alemini, Allah'ın Vahdaniyeti şeklinde göstermiştir. Zira Bestami'nin en yüksek hallenmelerinde bu dünya kendisi için bir Uluhiyet kazanır; halbuki Cüneyd' in en yüksek halinde fani dünya yok olmaktadır. Uyanıklığın cemiyete dönüp irşâd vazifesi için gerekli olduğunu düşünen Cüneyd, kendini öğretime ve eserlerine vermiş, birçok da talebe yetiştirmiştir. Örneğin meşhur Hallac-ı Mansur, bu talebelerdendir. 
                              

                               "Lisanını zaptet, zamanının insanlarını iyi bil ve onlara bildiklerini söyle; bilmediklerini, anlamayacakları şeyleri söyleme. Zira bilmediğine düşman olmayan çok azdır"  diyen Cüneyt'in sadeliği, hayatının her alanında sezilebilir. Ne yaşamdan kaçıp koyu bir zühde dalmış, ne de hayli yüklü olan servetinin yoluna engel olmasına izin vermiştir. Tam bir İslami orta yol felsefesi üzre yaşam sürmeye çalışmıştır. Bazı sufilerin taşkın hallerine de sıcak bakmamış, ehli olmayanların eline sırların geçmesine razı olmamıştır. Bütün dikkatine, ılımlı davranışlarına rağmen, 'küfür, dinsizlik ve zındıklık'la suçlanan Bağdat Okulunun diğer mensupları gibi, birçok defa karalanır, iftiralara uğrar, hatta tutuklanır. Bu da bilmediğine düşman olanların her devirde hiç değişmeden, belki de farkında olmadıkları görevlerini yerine getirdiğinin bir  göstergesidir adeta.

                                         Cüneyd-i Bağdadi'den Bazı Aforizma ve Meseller:

"Tasavvuf, kalbi temizlemen, hiçbir bağ olmadan tamamiyle her an Allah ile olmandır."

"Tasavvuf Hakk'ın seni senden öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesidir."

"İlim, kendi haddini bilmek; tasavvuf, kalbi temizlemektir."

"İhlâs; ameli, Allahü teâlâ için olmayan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktır."

"Namazda kalbime dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardım. İşin esâsı nefse uymamaktır."

 

 

"Allah teâlâ'dan gâfil olmak, ateşte olmaktan beterdir."

"Şükr Allah-ü teâlâ'nın ihsan ettiği nimetlerle ona isyan etmemektir"

 

                                  Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvuf yolunda olmasına rağmen ulemâ elbisesi ile dolaşırdı. "Niye sofilerin hırkası gibi hırka giymiyorsun?" diye soranlara; "Hırka ve yamalı elbise giymenin bir işe yarayacağını bilsem, demirden ve ateşten elbise yaptırıp giyerim. Ama kalbime,  îtibâr hırkaya değil, yanık kalbedir, şeklinde de bir ilhâm geliyor." karşılığını verdi. Yine bir gün, Cüneyt'in talebelerinden birisi, "Hiç ibadet ve tâat yapmadan Allah'ın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?" diye sorar. Cüneyt'in cevabı şudur: "Zaten gelen bütün nimetler Allah'ın lütfudur. Bizim gibi acizlerin ibadetlerinden ne olsun."

                                Cüneyd-i Bağdadi, derslerine sonradan katılan, ama yüksek ruhunu, iyilik ve faziletlerini sezdiği bir öğrencisini çok severdi. Diğer talebelerin kabuk nefslerine yenik düştükleri ve bu durumu çekemedikleri Cüneyd'e malum oldu. Talebelerinin eline birer kuş verdi ve "Her biriniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayıp getirsin." dedi. Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi kuşa kıyamamış, boğazlayamadan getirmişti. "Hocam ıssız bir yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor." deyince, Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: "Arkadaşınızın firâsetini gördünüz mü?" Bunun üzerine; tövbe edip boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.13

 

               11.6.2-) Muhuddin-i Arabi

 

                                  Şeyh Ekber' de denilen, Endülüslü büyük bir Arap tasavvuf adamıdır (1165-1240). Varlık birliği felsefesinin önemli savunucularından ve bu fikri ilerleten sufistlerdendir. Görüşleri Avrupa'lı fizoloflara da ilham kaynağı olmuştur (Örneğin Spinoza). İlk gençlik yıllarında,  Kurtuba' da kadılık yapan, çağının en meşhur filozoflarından İbn-i Rüşt ile görüşmüştür. Vahdet-i Vücut diye anılan ünlü tasavvuf kuramını şiddetle savunur. Bağdat'tan Selçuklu hükümdarının daveti üzerine Konya'ya gelmiş ve veliaht Keykavus'a hoca olmuştur.  İbni Arabi, Lao Tzu ve Chang Tse'nin düşüncelerini İzuhutsu, bir kitabında geniş olarak karşılaştırmıştır. 

                                     Arap Tayy kabilesine mensup olan ailesinin hem anne hem de baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır. Akrabaları arasında

 

tasavvufi  bilgilere sahip kimseler vardı. Dayısı Ebû Müslim el-Havlânî de, kutubların büyüklerinden sayılır. Şam, Bağdat ve Mekke'ye giderek tanınmış alimlerle görüştü. Döneminin ve öncesinin büyük idraklerine eleştirel olarak yaklaşabilecek deruni bir kavrayışa sahipti. Örneğin İbni Rüşd, Bilgi'nin akıl yoluyla elde edileceğini söylemesine rağmen, Muhiddin, gerçek bilgi'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı. Benzer şekilde Gazali nasıl daha çok davranış ilmi, yani ibadet ve ahlak gibi konular üzerinde durduysa, Muhiddin-i Arabi' de mükaşefe ilmine, yani ilham ve marifete ağırlık verdi. Çünkü Fütuhat'ında değindiği üzere, ona göre muamele ilmini Gazali hallettiğinden, kendisine mükaşefe ilminin halledilmesi kalmıştı.

                                     1185'de, eserlerinde ilk hocam diye bahsettiği, çok faydalandığını söylediği Ureynî isimli bir şeyhle tanışır. Ureynî, Ubudiyet (kulluk) meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllarda Martili adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O'na: 'Sadece Allah'a bak' derken Martilî 'Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma' diye öğüt vermişti. Martilî'ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, 'Oğlum, Ureynî'nin gösterdiği Yol, Doğru Yol'un ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir' dedi.

                                 Vahdet-i Vücud' un ortaya koyduğu manaya göre, mevcudat varoluşunu Allah'ın varlığından almaktadır. Ancak Allah Mutlak Hakikat olarak müteal yani aşkındır. Arabi'ye göre, burada Mutlak Hakikatten ayrı olarak müstakil bir gerçeklik planı tasavvur etmek İslam'da en büyük günah kabul edilen şirke girmek olarak değerlendirilir. Çünkü bu şekilde bir tasavvur açıkça düalite inancı oluşturmak ve Kelime-i tevhit ile formülize edilmiş olan "mutlak hakikatten başka hakikat yoktur" manasına gelen "la ilahe illallah" (hiçbir ilah yok, sadece Allah) ifadesini inkâra sapmak demektir. Şöyle der: "Alem'de Tek bir Varlık vardır. O da Vucudu Mutlak olan Allah'ın Varlığıdır. Diğer Varlıklar bu Varlığın çeşitli Zuhurları ve değişik Tecellileridir. Var zannedilen Şeyler aslında Vehim ve Hayalden İbaret'tir."

                                    Vahdet-i Vücud düşüncesinde; kendinden ibaret olan Zat, her ne kadar tasavvur ve idrak edilemez olarak Mutlak Aşkın olsa ve değişimin dışında olarak nitelendirilse de, tasavvuf ıstılahında, taayyün denilen kendini belirleme halinde, belirli modelleşmelere sahiptir. Yani esasta Mutlak Teklik düzleminde kendinden başkası olmayan bir hiçliğe, Ahadiyet'e sahipse de, bir olma  (Vahdaniyet) düzleminde kendinde gördüğü ve bildiği sıfatlar söz konusudur. Ancak bu sıfatlara "O'dur" denilemeyeceği gibi, "O değildir" de denilemez.

                             "Bütün insanların İlah konusunda bağlı kaldıkları Akideler vardır. Ben bunların hepsine inanıyorum ve bağlanıyorum." diyen Arabi'ye göre, dinî ve ilahî konularda, aklî bir delilin kabul ettiğini, aynı mahiyetteki diğer bir aklî delil reddeder. Akli düzlemde her dinin kendine göre doğruları vardır ve akıldan aşkın olan bir bilinç, bu tartışmaların çok

 

uzağında, Nasrettin Hoca misali, hepsini de kendi çerçevesinde haklı bulur. Bunlara dayanarak, Mutlak Hakikat sahasında akla güvenilemeyeceğini ileri sürer. Fikirlerinde taklit üzere olan Mukallidler'i eleştirir. Özden keşfe yönelmedikleri için kabukla oyalandıklarını düşünür. Oysa Tevhid ve Tasavvuf İlmi, aklın tavrının üstündedir. Bu nedenle dahilinde olamaz. Aklın bir hududu vardır; akıl, bu sınırın ötesine gidemez. Daha önce bahsettiğimiz Sezgisel akla şöyle bir gönderide bulunur: "Harfi, sesi, sözü artık birbirine vurup parçalayayım da  seninle bu üçü olmaksızın konuşayım." Sezgisel Akıl, dayanağını, Özsel Nefisten, yani izafi olmayan Zat'dan alır. İzafi zat ise deyim yerindeyse bu 'akıl oyunları'yla bu alemde oyalanıp durmaktadır. Akıl, her ne kadar uhrevi konuları kavramada şartsa da, aslen maddi alemin eseri ve esiridir. O'na göre, "Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler." Bu sathi aleme bağlılık, nefsin 2. yönüne yani izafi  zata verilen gücü gösterir. Öze dikkat çekmek için de, daha sonra Yunus'un diyeceğine benzer olarak der ki: "Sen kimsin? Şüphesiz sen sen değilsin."

                                      Gözden kaçırılan bu Öz'de alemlerin sırrı gizlidir:"Küçük insan, büyük alemin (makro-kozmos) bir minyatürüdür. İnsan varlığı, alemden daha da küçük olsa da, o büyük alemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır. Bu sebepledir ki, bilge insanlar, bu aleme büyük insan (insan-ı kebir) adını veriyorlar...''

                                   Bunlara bağlı olarak, Arabi'ye göre, Şeriat'ın biri aşağı, diğeri yüksek iki dairesi vardır. Aşağı dairesi Ehl-i Fikr, yukarı Dairesi Ehli Keşf içindir. Keşf Ehli'nin söyledikleri sözlerin, kendi dairelerinde bulunmadığını gören Fikir Ehli, Keşf Ehli'nin sözlerini red ve inkar eder ama, Keşif Ehli, Fikir Ehli'nin sözlerini red ve inkar etmez. Hem fikir hem keşif sahibi olanlar, zamanın hakimidirler. Musa ve Hızır'ın kıssaları buna şahittir.  Böyle bir mantıktan hareketle, Arabi, şunları söyler: "Rivayet Yolu ile gelen nice sahih hadisler vardır ki, bunlar Ravilere göre sahih olduğu halde, Keşf sahibi olan bu zata göre sahih değildir. Zira bu hadisin sahih olup olmadığı Rasulullah'a sorulmuş, Rasulullah bu hadisin mevzu olduğunu ona haber vermiş, o da bu hadisle amel etmeyi terketmiştir. Fakat senedi sahih olduğu için Nakilciler bu tür hadislerle amel ederler. Senedi zayıf olan nice hadisler vardır ki Ehl-i Keşf için sahihtir. Zira Rasulullah'tan işitmiştir."

                                  Arabi, keşfe dayanarak bir çok öngörüde bulunmuştur. Bunlardan biri şudur: "Allah kemâl sahibidir. Kainatta kendi kemâlini göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır. Mükemmel şekil küredir. Onun için kâinat küreler halinde yaratılmıştır. Dünya küre şeklindedir ve ekseni etrafında dönmektedir."

                                     Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî, Keşf konusuyla alakalı olarak şöyle demiştir:  "Hocam İbn Arâbî, geçmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarından istediği ile rüyâsında veya uyanık iken görüşürdü." 13

 

              11.6.3-) Mevlânâ Celaleddin-i Rumi

 

                                   İslam ve Tasavvuf dünyasında tanınmış bir şair, düşünce adamı ve Mevlevi tarikatının öncüsüdür. Kendisine Rumi lakabı, Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı için (ki o tarihte Anadolu'ya Diyar-ı Rum deniyordu), Mevlana lakabı ise, saygı belirtisi olarak verilmiştir (ki Mevlana, Efendimiz manasına gelir). Asıl adı Celalettin'dir.

                                  Bağdat okulu aracılığıyla Müslüman dünyasına yansıyan Hind ve hatta kadim Çin düşüncesi, Endülüslü filozof ve mutasavvıflar aracılığıyla İslam tefekkürüyle yorumlanıp Avrupalı düşünürlere bu koldan da ulaşmıştır. Bağdat okulu ve Muhiddin Arabi'nin etkileri, Horosan'lı ve Semerkant'lı erenlerin yanı sıra, kadim dini bilgilerin bu koldan da Anadolu'ya gelmesine vesile olmuştur. Eski Yunan bilgeliğinden de esinler alan bu görüşler çok renkli tasavvufi akımların Anadolu'da boy göstermesini sağlamıştır. Örneğin Muhiddin-i Arabi'nin üvey oğlu olan Sadettin-i Konevi, Mevlana'nın çağdaşıdır. Mevlana'da tüm bu kültür mozağinin etkilerinin izleri kendini göstermektedir.

                                   Mevlana, dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Tirmizli Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O'na hizmet etmiştir. Burhaneddin, Konya'daki genç Celaleddin'i o çağda geçerli olan bütün İslami ilim dallarından sınava sokar ve gösterdiği başarıdan sonra: "Bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kal ehlisin (söz adamı). Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" der. Bu uyarıdan sonra, Celaleddin dokuz yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'ye müritlik edip, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçmiştir.

                                     1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin iner. Adı Şemserrn Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir şeyhin müridi idi. İplikçi Medresesine doğru yola çıktı ve Mevlânâ'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu. Atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezid-i Bestami mi?"  Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Bayezit'in sözü mü olur?"  Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: "Neden Hz. Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da, Beyazid 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?"  Bu soruyu

 

Mevlânâ şöyle karşıladı: "Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Beyazid, ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı; onun için böyle konuştu". Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

                                  Oradan, birlikte, Mevlânâ'nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası) gittiler. İki kişilik kesin bir yalnızlığı tatmak için halvet oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ' nın yaşamında bu sırada büyük bir değişim oluştu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. En sonunda ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti.

                                   Tebrizli Şems'in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, aklına gelen, gidilebilecek her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled ve yirimi kadar arkadaşı Tebrizli Şems'i alıp getirmek üzere acele Şems'in bunluğu yer olarak haber aldıkları Şam'a gittiler. Tebrizli Şems gerçekten de ordaydı ve Sultan Veled'in ricalarını kırmadı. Konya'ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ' yı Tebrizli Şems'ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ' ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems "Bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (Eflaki, onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ'nın oğlu Alaeddin'in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled'in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü.

                                   Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özdeşleştirme deneyimini yaşıyordu. Bu hal, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını  kullanması gerekirken, Tebrizli Şems'in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Mevlânâ, o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb'u seçmişti. Tebrizli Şems'in yokluğunu onunla gideriyordu. Selahattin Zerküb, Mevlânâ'nın gözünde

 

Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin'i hedef edindiler.  Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ'dan "Bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin, cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. İstediği her şey yapıldı.

                                     Selahattin'in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin'in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için Hüsamettin, Ahi Türkoğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ'ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ'nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi. İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 citlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu.17 Aralık 1273'te de vefat etti.

                                         İngiliz doğubilimcisi A.J. Arberry, Mevlânâ'yı "dünyanın en büyük ozanı" olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed İkbal felsefesini onun düşünceleri üstüne kurmuş, İngiliz doğubilimcisi Nicholson 30 yıl çalışarak Mesnevi' yi İngilizceye çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını sağlamıştır. Mevlânâ yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı niteliğini korumaktadır. Kişi, inanç ve düşünce özgürlüğüne olağanüstü bir değer vermesi, bütün insanları (suçlu-suçsuz, mecusi-putperest, kara-sarı, efendi-köle) saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük özelliğidir.

                                          Mevlânâ tam bir vahdet-i vücud (varlık birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak'kın bir ayrı tecellisidir ve yaratılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan'a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak'kı halkta ve halkı Hak'ta sevmek gerekir. Mevlânâ biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iş edinmişti. Ona göre, asıl konu 'insan'dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardı. Doğru olan, gerçeğe giden Yol'u bulmaktı ve bu Yol, 'aşk'tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti.

                                       

 

                                           Mevlânâ için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine "aşk nedir efendim" diye soran bir öğrencisine "Ben ol da bil" yanıtını verdi. Bu yanıtta, Yunus'ta en güzel ifadesini bulan Özsel Nefs'e yani Zat ile rabıtalı zata da bir gönderme vardır. Mevlânâ'nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiği yorumdan Mevlevi tarikatı doğdu ama Mevlânâ bizzat, bir tarikat kurucusu değildir. Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin Çelebi'nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur. 13

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ya Hu Ve Adem- 38-

KENAN KOÇ KENAN KOÇ