Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Ya Hu Ve Adem 2 Bölüm Adem Ve Evrim 3

I.2. Noktadaki nükte

 

                         Tasavvufa* göre her tür varoluş, tıpkı evrenin Big-bang teorisinde* öne sürülen sonsuz küçük kütlesiz bir noktanın birden bire kontrollü bir şekilde patlatılmasıyla oluşması gibidir. Nokta ile başlar. Bu nokta, herşeyin içinde olduğu tohum anlamında olduğu gibi; Mutlak varlık'ın yaratılmış âlemler içre gözlenemezliğinden kaynaklanır. Mutlak ve gerçek anlamda Tek varlık'ı simgeleyen Yokluk anlamındadır. Burada Yokluk, yok; Hiçlik, hiç demek değildir. Yokluk ya da Hiçlik, var olabileceği halde, algı yetersizliğimizden dolayı bize göre yok olandır. Yok ya da hiç ise, mutlak anlamda yok olan demektir. Bu mutlak hiçliğin hiçbir zaman, hiç bir şekilde olamayacağını yukarıda kısaca açıkladık. Yani aslında biz; yok ya da hiç kelimesini ancak mutlak anlamda gerçekten olmayan, olamayacak olan bir şey için  yani mutlak hiçlik için kullanabiliriz. Gerçekte ise sadece kendi algılarımızla sınırlı olduğumuzdan,  düşünülebilecek herşey olabilir ya da oluyor durumda olabilirdir. Biz bilmediğimiz bu gerçeklikler için ancak yokluk ya da hiçlik terimini kullanmak durumundayız .Yani bunların yokluk ya da hiçliği bize göredir. Ama mutlak anlamda yok ya da hiç olmayabilirler. İşte tüm âlemler, mutlak hiçliğin tam zıddı olan, bize göre ise hiçbir şekilde algılanamayacak olduğundan dolayı Yokluk ya da Hiçlik olarak bilinen,  tam anlamıyla bilinemeyen Mutlak varlık'tan ve bu Mutlak varlık'la ayakta duruyor (kaim*) durumdadır. Bundan dolayı, mevcudatın tümü, içinde yokluk düşünce ve kavramı olan noktadır. Kesret* ölçüsünden yani yaratılmış âlemler içre bir yaratık gözünden bakarsak, varlık bu noktalardan oluşmuştur. Burada noktalardan diyoruz, çünkü bu gözde artık teklik değil, çokluk vardır. Ama o çoklukta, en temele indirgenmiş haliyle, tekliği haykıran noktaların bir sınırlanmışlığı, yani zihnin mevcudata giydirdiği elbiseler içindeki gerçekliği simgelenir. Öyleyse nokta, tüm mevcudatın varlık giysilerinin kendisi, özü ve özetidir. O nedenle ilmin başı noktadır. Nokta konulmuştur ki bununla varlık (vücud) bilinsin. Tasavvufta nokta, ahadiyete* işaret eder. Vahidiyetin* batını ahadiyet, zahiri Rahmaniyet' dir*, denir. Noktada zaman yoktur. Noktadan ya da bizim gözümüzle noktalardan oluşmuş âlemler de her an bu zaman ve mekân ötesi Mutlak gerçeklikle ilişkili bir oluş halindedir:

"O, her an yeni bir şandadır (olduruş halindedir)" (55/29).

                        Burada yokluğu, mutlak varlık olarak tanımlamamız kafaları karıştırıcı bir şey değildir. Zira söylediğimiz gibi 'O', bizim algı kapasitelerimizden dolayı yokluktur. Algılarımızla bildiğimiz şeylerden yola çıkarak, kavramlar olarak ileri sürdüğümüz var olmak ve yok olmak, aslında her an yenilenen evrenin en önemli özelliği olan değişimden dolayıdır. Varlık ve yokluk da bize göre, bizim algılarımızdan bize gelen bilgiye göredir. Bu nedenle dinlerin ileri sürdüğü gibi, gerçek anlamda bir ölüm yoktur. Sadece belli bir süre algı sınırlarımız dâhilindeyken, sonra algılarımızın sınırlarının ötesine geçmiş oluşumlar vardır. Bizatihi kendimiz de, bu algı dünyamızla sınırlandırdığımız kendi evrenimizin, biyolojik olarak kendi bilincimizdeki algısal çözülüşü neticesinde, bu çizgi ötesini idrake başlarız. Mevlana (öl.1273) bu sözlerimizi şöyle özetler: "Yok olma, bitme, karşıtın karşıtını yok etmesiyle olur. Karşıt kalmadı mı sonsuzluktan başka birşey kalmaz." Öyleyse mutlak barış ve huzurun (İslam*) tek çaresi, yok olmaktır:  "Kişi tümden yok olmadıkça kesin bir'lik olmaz. Bir'lik erişmek değil, yitmektir." Ancak burda yok olmakla kastedilen, izafi benliğin yokluğu, dolayısıyla o benliğin özünde olan ve Allah'ın Ruh'undan olan Mutlak benliğin ya da Zat'ın aşikâra çıkmasıdır.

                        Yunus Emre'nin de (öl.1321), Yaradan'dan ötürü yaradılanı sevmesi, kendi özündeki Mutlak Zat'ı bir ben vardır bende benden içerü diyerek müşahade etmesi, âlemlerde, izafi oluşların ötesindeki Mutlak varlığı görmesinden ötürüdür. Böyle idrak edilen âlemlerde, son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılmak, Allah'ın tecellilerini* bir başka gözle görmektir. Bilinçteki bu sıçramayı sağlamak için, tasavvufta, varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak amacıyla tüm oluşumların oluşturucu deruni öz tabakalarına doğru gidilmelidir. Bu gidişin son makamı, zaman ve mekânın olmadığı hiçlik, yokluk makamıdır. Orada sadece Allah vardır. Anlaşılır ki bilinen tüm mekân ve zamanlar izafi* ve zan(sanı) imiş sadece tek bir an vardır. O nedenle tasavvufta derler ki, 'sadece O vardı. Bilinmeyi istedi; bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye irade buyurdu ve kudretiyle bunu gerçekleştirdi'. Böylece bütün âlemler, madde ve manalarıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu (ki zaman, tamamen mekânsal ilişkilere zihnin verdiği izafi bir anlamdır. Mutlak anlamı yoktur.) O an, dinlerin söylediği Genesis* ya da Yaratılış'ın ilk anıydı. Yani bilimin söylediği Big-Bang anı. İlk yaradılış, yaratılmış mümkünatlar harici bir zaman ve mekân olmadığından, zaman ve mekânda ilk yaratma anıyla başladığından, belli bir yerde ya da anda değildi. O nedenle Big-Bang teorisinde bu ana sıfır anı ve bu mekâna sonsuz küçüklükte bir nokta (tasavvufta da nokta-i kübra*) denir. Bu gerçekten ötürüdür ki, ilk andan itibaren her evrensel hücrecikte kesintisiz olarak sürüp giden yaratma, hala düşünülebilecek her yer ve zamandadır (varlık, özündeki noktalara giydirdiğimiz değişken elbise kalıplarından dolayı varlıktır). Big-bang hala her yerde ve her anda sürüp gitmektedir. Allah'ın ol emri tüm an ve mekânların tüm hallerini kapsar.

                         Entropi ilkesinin evrenin son bulmasını açıklamaya uyarlanması diyebileceğimiz, bazı kabul görmüş evrenin sonu teorileri vardır. Evrensel her hücrecikteki farklılıklar, zamanla kaybolacak ve evrenin her noktasında artık hiçbir enerji alış verişinin olmayacaktır. Dolayısıyla hareket ve dinamikliğin de kaybolacağı bir aynilik haline gelecektir. Bu, dinamik evrenin, son anında, statik ve tamamen donmuş bir halde kalması demek olacaktır. Aslında her türlü varoluş, ancak farklılıklar, zıtlıklar ve dolayısıyla izafiliklerle mümkündür. Evrensel anlamda aynilik, bildiğimiz oluşların tam anlamıyla olamaması, zamanın ve mekânın donması, daha doğrusu, herşey gibi bu kavramlar da izafi olduğundan, böyle kavramların artık algılanmaması demektir. Yine kabul görmüş bir başka teoriye göre ise (Big-crunch (büyük çöküş) teorisi), Big-bang anından itibaren sürekli genişleyen evren, kritik bir denge konumuna gelecektir. O konumdan sonra da bu sefer ters bir ilerleme göstererek, kendi üstüne çökmeye başlayacaktır. Sonunda aynı hiçlik noktasında herşey bitecektir. 'Bu açılma ve kapanma, doğada da her türlü olayda gözlemleyebileceğimiz evrensel bir kanundur', denir. Hatta evrensel çekim kanununun, atomu oluşturan maddenin temel taşları da dâhil, maddi unsurların bir araya gelip birbirlerine yaklaşmasından yani bir nevi toplu olarak çökmelerinden, dar hacimlere yığılmalarından kaynaklandığı, bir teori olarak ileri sürülür. Belki dinlerde söylenen kıyamet, en son ve genel anlamıyla bu evrenin donması ya da kendi üstüne çökmesi teorilerinin söylediği şey, yani bildiğimiz anlamda evrenin yok olması halidir. Ancak bu anlamda yaradılış ve kıyamet, aslında her an ve her mekânda sürekli olan, evrensel bir kanundur. Bu da değişim ve dinamiklik olarak bize yansır. Tüm maddesel ve manasal âlemler, yanıp sönen neon ışıkları gibi, her an varlık ile yokluk arasında gelip gitmektedir. O nedenle sonsuz küçük bir an da olsa zamansal öncelikten ve sonralıktan bahsedebilmekteyiz. Çünkü evrenin hiçbir en küçük anı, başka bir en küçük anıyla aynı değildir.

                        Tüm bu yaradılış macerası için,  neden yaradılış var, Allah'ın yaratmaya ihtiyacı mı vardı, neden bilinmeyi istedi diye sorabiliriz. Bu sorunun gerçek cevabı şudur ki, her nevi yaradılış, bize göre yaradılış adını alsa da, aslında mutlak Zat'ın sıfat, vasıf ve özelliklerinin âlemler şeklinde yansımasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla evren ya da evrenler ve bu evrenler içre tüm âlemler, ardarda ve/veya aynı anda hep yok olsa da, yaradılış sonsuz evvelden sonsuz ezele kadar sürüp gidiyor olabilir. Allah'ın ezeli ve ebedi vasıflarının bir yansıması olarak, hiçbir şey izafi varlığı açısından ezelden ebede var olamayacaktır. Ama belki de oluş, ezelden ebede sürecektir. Çünkü Mutlak varlık her daim olan varlık olduğundan, O'nun sıfat ve vasıfları da her daim türlü şekillerde yansıyacaktır. Şu anda bile ben dediğim bütün, az önceki ben dediğim bütünle aynı değildir. Ki bu da, izafi benin, değil ezelden ebede, sonsuz küçük bir andan sonsuz küçük bir ana kadar dahi aynı haliyle oluyor olmadığını gösterir. Ama bu, aynı zamanda sürekli bir oluşunda ispatıdır. Ancak bu ezelden ebede süren yaradılış, elbette, bizim açımızdan,' Allah'ın dilemesiyledir', diyerek bilinir. Evrenimizin yaratıldığı 15 milyar yıldan önce belki farklı bir evren yaratılmış, yaşanmış ve bitmişti. Ve belki bizim evrenimizin sonundan sonra da aynı şey olacaktır. Bu durumda bu evrenler, sonsuz içre oluyor olabilirler.Yani ezelden ebede, sonsuz sayıda evrenler olmuş, olmakta ve olacaktır. Hatta biz içinde yaşadığımız bu evreni yaşarken, şu anda da farklı farklı evrenler sonsuz boşluk (yani mekânsızlık) içre yaşanıyor olabilir. Yukarıda bahsettiğimiz, evrenimizin kendi üstüne çökeceği teorisinin felsefi bir ileri adımı da, bu anlattığımız Sonsuz evrenler ve Açılıp kapanan evren (Oscillating universe) modelleridir.  Bu modeller aslında yaradılışı destekleyen Big-bang teorisini daha geniş açıdan ele alarak yaradılışın olmadığını ortaya koymak amacıyla oluşturulmuştur. Ancak bizce bu modeller bile sonsuz içre bir yaradılışın çeşitli felsefi ispatlarından başka bir şey değildir. Elbette bu felsefi ve bilimsel çıkarımların doğruluğunu biz bilemez ya da ispatlayamayız. Acaba izafi âlemlerin, izafi olarak bile olsa, hiç olmadığı ve sadece salt Zat'ın olduğu bir evre oldu mu, olacak mı ya da olur mu? Bu derinlemesine düşünüldüğünde çetin bir sorudur ve bu kitabın konusundan daha fazla uzaklaşmamak için, bu sorunun olası cevaplamalarını gelecek kitaplarımıza bırakmak durumundayız.

 

 

 

 

 

                   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                 ****KABUK VE DAMLALAR****

 

Deniz kabuğuna bir yağmur damlası düştü. Kabuk, bu beklenmedik misafire sordu: "Kimsin sen? Nereden gelip nereye gitmedesin?" Damla, "Ben Deniz'den gelenim" dedi. "Ve ben gökten gelenim. Yine göğe çıkacağım ve yine Deniz'e ineceğim."

 

Sonra başka damlalar da geldi. Ve kabuk, dolup taştı. Kabuğa sordular: " Peki sen kimsin? Sen nereden gelip nereye gitmektesin?" Kabuk, "Ben de denizden gelenim" dedi. "Ve bir yere gittiğim yok. Ne olacağımı bilmiyorum. Aslında ne olduğumu da…"

 

Bunun üzerine damlalar, hep bir ağızdan: "Yaa, senin için üzüldük." Dediler. O kadar gürültülüydüler ki, kabuğun içinde dalgalar oluştu. "Oysa biz, eninde sonunda yine Deniz'e gideceğiz. Deniz, bizlerle dolu. Biz olmasak, deniz olmaz. Ve biz, denizde gizliyiz." Kabuk buna çok şaşırmıştı. "Öyle mi?" dedi, "Oysa bilirim ki, Deniz' de bende gizli…"

 

Damlalar bu söze öyle güldüler, öyle güldüler ki, kabuk sallanmaya başladı. Ve bazıları, kabuktan dışarı bile düştü. "Şuna da bakın. Koskoca Deniz onda gizliymiş. Ne deniziymiş bu? Bırak denizi, biz gelmesek bir damlan bile yoktu. İçin bomboştu. Biz olmasak, kör bir boşlukla dolu olacaktın."

 

Ve kabuk dedi ki: "İşte her şey o kör boşluktan olmalı. Belli ki her şey o kör boşlukta gizli. Deniz bile…"      

 

 

 

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ya Hu Ve Adem 2 Bölüm Adem Ve Evrim 3

KENAN KOÇ KENAN KOÇ