Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Ya Hu Ve Adem 2 Bölüm Adem Ve Evrim 12

      II.2.4.1) Melekler:

 

                             Hamdi Yazır'dan edindiğimiz bilgilere göre, melek, aslı mim olarak kuvvet demek olan melk kökünden feal vezinli olarak gelir. Mefal vezninde de risalet (elçilik) manasınadır. Zaten melekler, Allah'ın elçileridir (resulleridir). Yani melek, mekan ismi olmak üzere risalet yeri anlamını verir. Hamdi Yazır bu konuda şunları söyler: "Kur'an ayetlerinin işaretlerine göre, Melake'nin risaletinin hem emir hem de fiil tebliği olduğunu anlıyoruz. Alemde hiçbir olay olmaz ki, ona ilahi kudretin bir özel ilişkisi bulunmasın. Öyleyse melekler topluluğunu, ilahi kudret ve tekvin(yaratma)in vahdetten kesrete (tekten çoğa) dağılmasını ve onun özel çeşitlemelerini ve belli olup ortaya çıkmalarını ifade eden, yapıcı prensipler olarak düşünmek gerekir. Ve kainatta hiçbir şey, hiçbir olay, hiçbir fiil ve hareket düşünülemez ki böyle bir risalet ile vaki olmuş olmasın (bunlara duygu ve düşünceleri de ekleyelim). Meleksiz bir olay düşüncesi mümkün değildir. Meleksiz bir damla yağmur bile düşmez." Bunlardan başka, Hamdi Yazır, düşünce ve duygulara, manasal yöne de dikkat çeker. Biz de şunu ekleyelim ki bu manasal anlamların fiile geçmiş ya da geçmemiş olması önemli değildir, her halükarda melekidir. O nedenle kötü düşünce ve duygular ve bunların fiile dönüşen yönü olan kötü eylemler de bir nevi meleki etkilerle olur ki bu şeytanın da bir tür melek olmasını gerekli kılar.

                            Melekler için Kur'an'da,

 "Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rab'lerini överek tesbih ederler*. O'na inanırlar ve inanalar için mağrifet dilerler." (40/7)

 (Arş'ın ve semaların anlamını giriş bölümlerinde verdik.), "Sizin üzerinizde (yaptıklarınızı ve söylediklerinizi) zaptedici melekler vardır. Onlar değerli yazıcılardır, işlediklerinizi yazarlar." (82/10-12),

 "İnsanı önünden ve arkasından izleyen (melek)ler vardır. Onu Allah'ın emrinden (kazasından) korurlar" (13/11),

"Andolsun söküp çıkaranlara" (79/1), "İşleri taksim edenlere andolsun" (79/5), "Melekler de onun (semanın) etrafındadır." (69/17),

"Babil'deki Harut ve Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı." (2/102),

"Üzerinize vekil edilen ölüm meleği (melekü'l mevt)" (32/11)

gibi ayetler vardır. Mana varlıkları olan melekler, ancak gönül gözüyle görülebilir ki onların maddi bir varlıkları olmadığından, aslında şekilleri de yoktur. Bazı tefsirciler, meleklerin şekilleri olup olmadığı konusunda şunları söyler: "Peygamberler şekilleriyle bunları görmüştür, şekiller ise cismanidir, boyutları vardır. Bu nedenle melekler de cismani olmalıdır. Zira maddesiz soyut kuvvet (kuvvet-i mücerrede) düşüncesi, bizzat ilahi kudreti düşünmek demektir. Allah'tan başka bizzat mücerret yoktur. Madde tasavvurdan silindiği zaman, tasavvur olunan halis kuvvet ve kudret, ilahi kudretin kendinden ibaret kalır." Elbette bu görüşler son derece doğrudur. Ancak şunları eklemeliyiz: 1. si peygamberler melekleri hep farklı şekillerde görürler. Öyle ki bir peygamberin gördüğü bir melek, örneğin Cebrail, başka peygamberin gördüğü şekliyle aynı Cebrail değildir; hatta kendi peygamberimizin hadislerinden biliyoruz, aynı peygamberin farklı zaman ve mekanlarda gördüğü aynı melek, örneğin Cebrail, farklı şekillerde olabilmektedir. Buradan meleklerin, istendikleri şekilde görünebilen ya da onları algılayan bilincin o andaki haleti ruhiyesine göre şekillenen ruhani varlıklar ya da manasal terkipler oldukları gerçeği ortaya çıkar. Fakat 2.si, bildiğimiz madde gibi olmasa da, maddenin derunundaki fakat yine bir tarz incelmiş madde ya da enerji formu yada frekans girişimi diyebileceğimiz bir halde de olsalar, o idrakten bakıldığında maddi yada cismani diyebileceğimiz bir özellikleri olduğunu söylememiz gerekir. Ancak bu, bizim şu anda algıladığımız maddeden çok daha naif bir madde olduğu için, bize maddesizlik gibi gelmektedir. Aslında madde, genel anlamıyla, algılanan öze giydirilen kalıptır ki, bu mutlak öz, kalıpsız bir halde, manevi ya da meleki de olsa, görülemez yada yansıtılamaz. Bu nedenle Zat aleminden sonra Esma alemi, ondan sonra Melekut alemi (meleklerin alemi) gelir; ve Zat ve Esma alemi hiçbir şekilde düşünülebilecek herhangi bir forma yada maddeye indirgenemeyecek Allah'ın Zat'ını ve sıfatlarını yansıtan alemlerdir. Bu alemleri en öze yakın haliyle Mana yada Melekut alemi* olarak algılayabilir, ama çıplak haliyle algılayamaz, en kaba haliyle de bildiğimiz maddi alem olarak biliriz.

 

                           Çoğu İslam filozoflarına göre melekler, beşere ait düşünen nefisler yani insana has, ruh gibi soyut cevherlerdir. Bazı Hristiyan alimleri de meleklerin, bedenlerinden ayrılmış faziletli insan ruhları olduğu yönünde görüşleri vardır. Kur'an ve hadislerden bildiğimiz kadarıyla, meleklerin bir kısmı Allah'ın ilim sıfatına dalıp gitmiş, ve başka herhangi bir sıfat ya da oluşumla ilgilerini kesmiş durumdadır.

 "Gece gündüz tesbih ederler, hiç ara vermezler." (21/40).

Bir kısmı da Allah'ın sünnetullahını yani emirleri doğrultusunda gerçekleşecek oluşumları, semadan (boyutsal tabakalar) yeryüzüne taşır yani bir tabiat kuvveti olarak oluşumları oldurur, işleri idere ederler ki, bunlara da "İşi düzenleyenlere andolsun" (79/5) gibi ayetlerle temas edilir. Yine islam filozof ve tefsircilerine göre, mantıken de kabul edebileceğimiz gibi, bu meleklerin bildiğimiz anlamda göğe ve yere, ve/veya semaya (boyutsal katmanlar) ve yere(madde) ait olanları vardır.

 

                            Bu durumda, her oluş bir meleki tecelli demektir ve bu da meleklerin sonsuz sayıda olmasını gerekli kılar. "Gök gıcırdamaktadır. Ve gıcırdamak da hakkıdır. Onda bir ayak yer yoktur ki, bunda secde eden vaya ruku yapan bir melek bulunmasın" hadisi gibi birçok hadis bu çokluğa dikkat çeker ki, Kur'an'da da "Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir." (47/31),

 denerek bu vurgulanır. Demek ki tabiat kuvvetleri dediğimiz şeyler de birer meleki tecellidir. Görüşlerimize paralel olarak Adnan Fırat, melekler hakkında şunları söyler:

 

"Melekler evrenin nizam ve gidişatını sağlayan varlıklardır. Bize göre melekler maddeye mahiyet kazandıran varlıklardır. Bugün atom altı dünyanın bir bilenemez oluşu, iki bin yıl önce kimi filozoflar tarafından tartışma konusu edilen "madde var mıdır ve gerçek midir" sorusunun aslında hala cevaplanamamış olması, artık kimi bilim çevrelerinin aslında her şeyin bir tür enerjiden ibaret olduğunu iddia etmeleri, maddenin künhüne ilişkin "aslî" bir bilinmezliğin olmasının yanısıra İslam inancında "melek" olarak adlandırılan varlıkarın, doğa olaylarına ve maddeye vücut kazandıran varlıklar olduğunu düşündürmektedir.  Nitekim meleklere ilişkin taşıdığımız inançlar bize daha önemli ipuçlarını vermektedir. Örneğin melekler zorunlu olarak cebr(determinasyon) altındadırlar, onlar, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu görevin dışına asla çıkamazlar, onlar doğadaki olayları çekip çevirirler, onlar neredeyse sayısız denecek kadar çokturlar, sürekli Allah'ı tesbih ederler (yani evreni çekip çevirirler). Bu durumda meleklerin insana secde etmiş olması, doğanın insanın denetimine ve müdahalesine açık olması anlamındadır. Melekler (eşya'ın oluşturucu özsel katmanları) insana boyun eğmiştir. İnsan eşyaya müdahale edebiliyor, koşullarını değiştirip çevirebiliyor. Doğadan bilgi devşirebiliyor. Bütün bunlar meleklerin insana secde etmiş olmasından yani onların insanın iktidarını kabul etmiş olmalarından kaynaklanmaktadır." (6)

 

                             Bu açıdan tekrarlayalım ki Allah'la meleklerin konuşması, sözsüz (çünkü isimleri ya da sözü ya da dili Adem biliyor ya da bilecek ama melekler bilmiyor) şekilsiz ve kalıpsız olarak deruni bir düşünce (ama sessiz bir düşünce ki biz en azından çoğumuz, söze bağlanmamış bir düşünmeyi düşünemiyoruz) yani içe doğuş yada hal dili iledir. Allah, meleklerde oluşan insanın halife olmasını anlayamama halini bilmiş, yine onlara içlerinde oluşturduğu hallerle ya da hakikat diliyle kesin bir bilgi olarak cevap vermiştir.

 "(Allah), göğe ve yere isteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin, dedi. Dediler ki: İsteyerek (buyruğuna) geldik" (41/11)

ayetinde de, hal diliyle olan şeyler, anlamamız için, diyalog şeklinde ifade edilmiştir. Kur'an'da geçen çoğu olay ve düşünceler, insanın anlaması için insansal düşünce kalıplarına indirgenmiştir. Bu nedenle örneğin Allah cehennemde kafirlere hitap ederek onları bir nevi azarlar, hatta cehenneme doldun mu diye sorar cehennem de, daha yok mu der (50/30). Bu tür hitaplar, tabir yerindeyse, insan anlayışına indirgenmiş masalsı anlatımlardır ama haşa bunu dememiz, hitabın özündeki gerçeğin masal olduğunu demek değildir. Amaç insanları cehennemle korkutup, cennetle müjdelemektir. Bunun sonucunda insan şirkten uzaklaşıp Allah kulluğuna ve halifeliğine yönelir. Bununla birlikte, bu ayetleri şeklen kabul etmek, bilinci, Allah'ı yargıç tanrı, insanı da suçlu sanık konumunda kabule yönlendirir. Bu anlayışa göre

 

hesap günü de bir mahkeme salonudur. Terazilerle kütlesi olmayan günah ve sevaplar tartılır, ağır basan kola göre insan cehennem hapsinde mahkumiyete ya da cennet bahcesinde özgürlüğe kavuşur. Oysa ne Allah, değil yargıç, herhangi bir varlığa benzer, ne de ahiret dünya hayatına benzer. Aslında çoğu tefsirciler de bu önemli konuya parmak basmışlardır. Örneğin Şevkani  (öl.1250) Allah'la cehennemin konuşmasını simgeleyen bahsettiğimiz ayet için: "Bu kelam temsil ve tahyil kabilindendir. Bir soru ve cevap yoktur." derken, gerçeğin, bu şekli anlatımla anlatılmak istenen öz olduğu ve bu olayın gerçekten olduğu (bize göre olacağı) hususu üstünde de durur. Cehennem o genişliğine rağmen,

 "Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım" (11/19)

 ayeti hükmünce, gurup gurup cin ve insanlarla dolacak, fakat hızı kesilmeyecek, günahkarlar tarafından öfke ve şiddet şeklinde algılanan bir izafi halle, daha fazlasına hırs gösterecektir. Cehennemi bir katman olan ve Kur'an'da geçen Gayya çukuru tabiriyle de bu anlatılır. Gayya çukuru, dolup kapanmayan dipsiz bir çukurdur. Elbette burda, cehennemin insan ve cinlerle dolup taşması, her iki yaratılmış türününde, dünyevi hayatları sırasında da cehennemle temas ediyor olmaları ve belki, dünyevi hayatlarının sonunda, manevi hayatlarının başında da bir müddet bu manevi terbiyeden geçecekleri anlamındadır.

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ya Hu Ve Adem 2 Bölüm Adem Ve Evrim 12

KENAN KOÇ KENAN KOÇ