Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Ya Hu Ve Adem 2 Bölüm Adem Ve Evrim 17

II.5. Ahiret

 

                       "Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun." (3/133)

Bu ayette cennet için genişliği göklerle yer arası kadar olan denir. (57/21)'de de, cennet için genişliği göklerle yerin genişliği gibi olan denir. Bu konuyla ilgili, İmam Razi'nin tefsirinde şu hadis nakledilir: Rum kralı Herakil'in elçisi, Peygamberimize, "Sen müttekiler için hazırlanmış ve genişliği yer ve gökler kadar olan bir cennete davet ediyorsun. O halde nar (ateş, cehennem) nerede?" diye sormuştur. Peygamberimiz, bu soruya şu harika anlamlarla yüklü muazzam soruyla karşılık vermiştir: "Sübhanallah, gündüz olduğu zaman gece nerede olur?"  Bu soruya cevap olarak verilen muhteşem bir sorudur. Gece ile gündüzün bir mekan kaplamaktan, dolayısıyla aralarında mekansal bir ilişki kurularak aralarındaki uzaklıktan bahsedilemeyeceği, mekanların ya da mekan bildiğimiz şeyin halleri oluşu gibi, cennet ve cehennem de, bir mekandan çok mekanın halidir. Daha doğrusu bizim şu andaki mekanlarla sınırlı algılarımız için bu böyledir; yoksa gerçekte, bildiğimiz anlamda mekan da yoktur. Ki bu hal, ancak o hali algılayıcı bir idrakle anlaşılabilir. Bir kör için gece ile gündüzün en azından ışık yönünden bir farkı yoktur. Farklarını göz algısıyla değil, belki ten algısıyla yani dokunma duyusuyla fark edebilir. Ahiret de, algılayamadığımız bir gerçek olarak maddi alemin yada mekanın özsel bir halidir ki bu hali çıplak olarak algılama derecesine yükseldiğimizde (Hadis uyarınca, daha dünya hayatını yaşama sırasında ölmeden önce öldüğümüzde ya da gerçek anlamda öldükten sonra) bize cehennem yada cennet olarak yansır. Zira, basit bir örnek olarak, diyelim kuşluk vakti, görme algısı hassas bir göz ya da yaratık için gündüz veya belki cennet, daha az hassas bir göz ya da yaratık için ise gece veya belki cehennem olarak algılanabilir. Burada önemli olan şeyin kendisi değil, algılanış tarzıdır.

"Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık."(7/277)

 Bu ayette öyle güzel bir sır vardır ki, aslında tüm kitabımızı özetler: Şeytanın ayıp yerlerini kendilerine göstermek amacında olduğu… Demekki onların bedenleri vardı ki bu bedenlerin ayıp yerleri olsun. Ama onlar bir nevi ayrılıklarının ve bedenlerinin farkında değildi. Yani ayıp yerlerinden ziyade, yerlerinin farkında değildi. Oysa yerleri sonradan dünya diyecekleri yerdi ve bilinçleri bu yerdeki bedene hapis olacaktı. Ayette bahsedilen diğer bir önemli husus da şudur: Şeytan, cin ve meleğin insanları görebilmeleri, fakat insanların maddi alemle sınırlı normal algılarıyla bu ruhani varlıkları görememeleri, söz konusu varlıkların, maddi alemin boyutsal katmanlarındaki latif varlıklar olmalarından dolayıdır. Yani Şeytan ve kabilesinin insanları, insanların onları göremeyeceği yerden görmesi demek, cinlerden yani insan görüşünden gizli yaratıklardan olmaları nedeniyledir. Ama onlara göre insan, cin, yani kendi gözlerinden gizli bir yaratık değildir. Peki, onların bizi görmeleri nasıl olur? Bu, bizim göremeyeceğimiz çok uzak bir mekandan bizi görmeleri şeklinde değil, mekan bildiğimiz mekanın daha latif katmanlarında yani boyutsal derinliklerinde varlıklarını sürdürüyor olmalarından ve kendilerine göre üst madde olan alemleri de görebilme yetisine sahip olmalarından ileri gelir.

"Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız! Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!"(7/40-41)

 Bu ayetteki cemel kelimesi hem deve hem de kalın halat ipi anlamına gelebilir. Ancak ayetteki ifade, Matta İncilinde (19/24) de vardır: "Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın göklerin melekûtuna girmesinden daha kolaydır." İster halat, ister deve olsun, bu ayette anlatılan, aslında çoğu tefsircinin sandığı gibi, olmayacak bir şeyi vurgulamak (bizim, "balık kavağa çıkana kadar" deyimimizde olduğu gibi) olmayabilir. Ki olmayacak bir şey vurgulanıyorsa, suçlular cehennemden ilelebet çıkamayacak demektir. Oysa gerçekten, devenin iğne deliğinden geçebileceği bir an ya da hal olabilir. Bu an ya da hal, maddi âlemin kalıplarından tamamen sıyrılmış bir bilincin halidir ki, öyle bir bilinçte devenin maddi hacmi ve iğne deliğinin bir nevi hacimsizliği değil, her şeyin birliği ve maddi elbiselerden soyunmuşluğu söz konusudur. Yani devenin iğne deliğinden geçmesi, deveyi ve iğneyi mekânsal uzamlara sahip maddi varlıklar olarak düşünen bir zihin için imkânsızdır ama maddi âlemi özsel boyutuyla algılama yetisine sahip bir zihin için, maddi âlemle blokelenmiş bir zihin açısından imkânsız olan hiçbir şey, imkânsız değildir. O algılama biçiminde, maddi unsurlar olarak şeylerin özüne biçtiğimiz kalıplar yoktur. Bu nedenle devenin büyüklüğü ve iğne deliğinin küçüklüğü anlamsızlaşır. İşte kâfir, zaten kendini dünyaya yani maddi algılara tutsak ettiği için kâfir olmuştur. Ancak onun algılarındaki bu blokelenme, ister cehennemi ister dünyevi terbiyeyle aşıldığı zaman, onun için artık deve iğne deliğinden geçebilir hale gelmiş demektir. Ve bu algı seviyesine yükselmesi de, kendini maddi unsurlara hapsetmekten kurtardığı için, onun kurtuluşudur.

 

                           Çünkü gök kapıları, cennet kapılarıdır. Müminlerin ruhları, bedenlerinden ayrıldıktan sonra göklere yani cennete çıkarılır. Bir hadiste şöyle denmekte: "Müminin ruhu göğe çıkarılır. Ona gök kapısının açılması istenir. Kendisine: - Merhaba, güzel bedende olan güzel ruh, denir. Ta yedinci göğe varıncaya kadar ona böyle hitap edilir. Kafirin ruhu için de gök kapısının açılması istenir. Ona: - Ey kötü ruh, dön, çünkü sana gök kapıları açılmaz, denir." Demek ki kafirlerin göğe çıkmasına, yani cennete gitmesine izin verilmez. Aslında bu durumun yorumu şudur: Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra dünyevi etkilerden kurtulmadıkça semaya ulaşamaz. Yani hala dünya hayatının algılarıyla idraki bloke olmuş durumdaysa, idraki maddi alemin özüne sızamaz. Ölüm sonrası hal, bir müddet, ruhun dinlenme halidir. Bu hal, yukardaki (7/41) ayetinde anlatıldığı gibi, gerçeği örtenler (kafirler) yani maddi alemi gerçek sanıp derunundaki asli gerçeğe ermeyenler için cehennemi bir terbiyedir. Cehennem'in de Allah'ın rahmetinden (Rahman ismi gereği) olduğu düşünüldüğünde bunun haşa sadist bir tanrının kullarına (böyle bir zihni yapıda kul değil kölelerine) eziyet edişi değil, Allah'ın Rab'lık vasfının da gereği olarak, daha latif sema katmanlarına, yani maddi alemin özündeki mana alemine süzülebilmek için gerekli bir terbiye ediş olduğu anlaşılır.

                        "Cennet ehli, cehennem ehline seslendi."(7/44) ayetini, İmam Razi'nin nakline göre alimler, mesafenin, uzaklığın, sesi idrak etmeye engel olamayacağını söyleyerek açıklamışlardır. Elbette dünya şartlarında da telapati gibi zihinsel, radyo, telefon, televizyon gibi teknik örneklere dayanarak bu görüşün doğru olduğunu ileri sürebiliriz. Ancak bu ve benzer ayetlerde çok daha derin bir gerçek, cennet, cehennem ve dünya hayatlarının iç içe geçmiş mekansal olarak aynı, boyutsal olarak farklı idrak seviyelerine ait hayatlar olduğu gerçeği vurgulanıyor da olabilir.

"İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve A'raf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: "Selam size!" diye seslenirler." (7/46)

 ayetinde geçen cennet ve cehennem arasında bir perde ve Arafta (bu ikisi arasında) bir takım kimseler vardır deyişini de, bu esastan hareketle yorumlayabiliriz ki buna göre araf, aynı mekana sahip olan olan cennedi ve cehennemi şuur düzlemlerinin arasında bir şuurluluk halini, ve dolayısıyla dünyasal ya da cehennemi arınma sonucu, maddi etkilerden kurtularak daha naif algılamalara yönelebilen zihinlerin algısal boyutunu ifade eder.

"Aralarına kapalı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet vardır, dış yönünde de azap" (57/13)

ayetinde de bu yoruma göre, cehennemi ve hatta arafi terbiyenin, görünüşte bir azap olmasına rağmen, asıl itibariyle, içsel yönüyle, bilinci arındırmaya yönelik bir rahmedin eseri olduğunu görürüz. Bu nedenle cehennemde Rahman'dandır, derler. Bu ayet aynı zamanda cennedin, cehennemden daha latif ve özsel boyuta daha yakın bir katman olduğunu, maddi unsurlardan daha uzak ve rahmedi tecelliye daha yakın olduğunu, bu nedenle cehennemi algılayan için o algı sınırları dahilinde madde olan şeyin, özsel yapısı bakımından daha latif ve rahman olduğunu ortaya koyar. Zira "... Allah onları rahmetine (cennetine) koyacaktır. Şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir." (9/99)

ayeti üzre, cennet, rahmettir. "Allah cennete şöyle buyurdu: sen benim rahmetimsin, ben senle kullarımdan dilediğime rahmet ederim. Ateşe de şöyle buyurdu: Sen sırf benim azabımsın. Ben seninle kullarımdan dilediğime azap ederim." hadisi de bu cennetin rahmet sıfatından geldiğine dikkat çekmekle birlikte, (57/13) ayetiyle çelişmeyecek şekilde düşünüldüğünde, bu sırf azap olma halinin, bu azabın derunundaki rahmet hikmetini anlayamayan bilinçler açısından olduğu söylenebilir.

"Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedi kalacaklardır. Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur." (11/108)

Buradaki Gökler ve yer durdukça tabiri, Arapların bir şeyin sürekli olduğunu belirtmek için kullandıkları bir tabirdir. Ancak bu ifadeden, ahirette de gökler ve yerin var olduğunu çıkarabiliriz (Dikkat edelim, çoğu ayette olduğu gibi yer tekil, gökler çoğul olarak zikredilmiştir. Tekrar edelim ki, bu ve benzer ayetlerde, yer deyimiyle bildiğimiz kaba maddi unsurlardan  oluşan, daha doğrusu algılarımıza öyle gözüken alemden yani bu manada tüm kainatın maddi düzleminden  bahsediliyor olabilir. Gökler kelimesinden de bu maddi olarak algılanan alemin boyutsal ve gittikçe öze daha yaklaşan latif tabakalarını yani sema katmanlarını anlayabiliriz.). Zaten üzerinde hep durduğumuz gibi, ahiret boyutu şu anda da maddi alemin özünde işleyen mana alemi olduğuna göre, şu anda ve bildiğimiz maddi evren varolduğu sürece, maddenin özünde hep olacaktır. Ancak algıladığımız evrenin açık bir haliyle deruni özünü, kişinin ölümü demek olan, yani maddi unsurlar vasıtasıyla ve maddi cevherler etkisiyle oluşan bedenii algılama biçiminin çözülmesi sonrasında ve daha genel ifadeyle kıyamet sonrasında perdesiz olarak idrak edebileceğiz. İşte o yüzden, "O gün arz başka bir arza, gökler de başka göklere değiştirilir" (14/48) ayeti hükmünce, genel anlamıyla arz ve gökyüzü, özel anlamıyla maddi evren ve özündeki semavi mana alemi, yok edilmeyecek, sadece başka bir hale dönüştürülecektir ki, bu başka hale dönüşüm de, ancak bizim algı kapasilerimizin maddeyle blokolenmiş halden kurtularak açılması sonucunda, bize göre olan evrenin algısal değişimini simgeler. Bazı tefsircilerin dediği üzere, bir deyişle bu değişim, manevi bir değişimdir.

"Biz onu (kıyamet gününü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz." (11/104) ayetiyle bu gerçekliğin sayılı gün için ertelenmiş olduğu, yani bu gerçeğe perdeli olarak yaşadığımızdır. Bu perdelilik bize, gerçeğin maddi alemin derununda hali hazırda işlediğini yadsıtmamalıdır. Zira her küçük kıyamet (kişisel ölüm) ardından ve genel olarak kıyamet sonrası, bu gerçeğin açık hale geleceği belirtilmiştir.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ya Hu Ve Adem 2 Bölüm Adem Ve Evrim 17

KENAN KOÇ KENAN KOÇ