Köy mektebinde yıllarca ders vermiş
kibirli bir öğretmen vardı.
Kitapların tozunu yutmuştu ama
gönlünün tozu hiç silinmemişti.

İçindeki boşluktan kaçmak için
bir gün dağ yoluna vurdu kendini.
Çıktığı o yol onu
koyun güden bir çobanın yanına çıkardı.

Çoban Ağacın altında oturmuş,
sanki kavalına değil, kendi kalbine üflüyordu.
Öğretmen, bilgisine güvenir edasıyla
selam bile vermeden sordu:

Söyle bakalım, sen kimsin?

Çoban gülümsedi:

Ben mi? Kalû Belâ’dan beri yolcuyum,
evvelim var, ahirim yok.
Adım insan, yüküm erdem.

Öğretmen bu cevabı basit buldu:

İnsan böyle mi anlatır kendini, açık söyle.

Çoban yerden bir avuç toprak aldı:

Şu toprak neyse ben oyum.
Bazen bir buğday tanesiyim,
bağrında olgunlaşan;
bazen Yunus olurum divane gibi dolaşan,
Şems olurum arayanı yakarım,
Mevlânâ olurum aradığımda yanarım.

Öğretmen içinden “cahil sözü” dedi,
ama merakı daha da arttı:

Peki senin hakikatin nedir, çoban?

Karasevdanın dert yoldaşıyım,
Veysel Karani’nin kumdaki iziyim,
Kerem’in yanık nefesiyim,
Edebali’nin hece hece sözüyüm,
yokluk pazarında bir nesîmiyim.

Öğretmenin gönlüne ince bir sızı düştü:

Bunlar hep varsayım,
sen kimsin sahiden?

Çoban bastonunu yere vurdu:

Bazen ilme doymak bilmeyen Hz. Ali’yim,
bazen hamlık deryasında bir veliyim,
bazen Reşat’ın sarayında tek deliyim.

Öğretmen sustu.
İçindeki ses “sor” dedi, yine sordu:

Bunca ad arasında senin aslın hangisi?

Çoban gökyüzüne baktı:

Adın ne önemi var hoca?
Etle kemik arasında bir kanım,
Hak’la nefes arasında bir canım,
yükü erdem olan bir kervanım.

Öğretmenin gözleri buğulandı.
Sanki karşısında duran çoban değil,
kendi içindeki ayna konuşuyordu:

Demek sensin, derviş dediğimiz.

Kul da benim, ümmet de,
apdalda, benim derviş de;
örfte benim, törede;
Anadolu’yum, medeniyetler mimarı,
Eyüp’ün sabrı, Yakup’un hicranı.

Uzun bir sessizlik oldu.
Öğretmen ilk kez bilmediğini hissetti:

Son sözün nedir, derviş?

Çoban kavalını dudaklarına götürdü:

Bildiğimin ehliyim, bilmediğimin cahiliyim.

Öğretmen o gün köye dönerken
sırtındaki kitaplar hafiflemiş,
içindeki kibir ağırlaşmıştı.
Anladı ki insan kendini bilmeden
ne okusa yük, ne konuşsa gürültüydü.

Çobanın sözlerinden sonra suskunlaştı.
İçindeki kibir paslı bir hançer gibi,
eski bir duvar gibi çatlamıştı.
Ağacın gölgesine usulca oturdu;
çobanın cevapları öğretmene
bir tokat gibi iniyordu her seferinde.
Mahcup bir sesle:

Ey derviş, bunca yıl okuttum, okudum,
lakin gönlüm hâlâ açmış.
Bana bir tavsiye ver, yolumu bulayım.

Çoban kavalını dizine koydu,
yerden küçük bir taş aldı:

Tavsiye istersen sana erdemi veririm hoca,
ama erdem sözle değil, yük olarak alınır.

Nedir o yük? dedi öğretmen.

Evvela doğruluk, dahası tevazu;
halkanın başı, hamlığın sonu,
hırçın deryada kaptanın yönü.
Başak doldukça eğilir,
insan bildikçe küçülür.

Öğretmen başını önüne eğdi:

Üçüncüsü merhamettir.
Merhameti olmayanın ilmi
susuz değirmene benzer;
döner durur, hiç öğütmez.

Çoban Ağaçtan bir yaprak kopardı:

Dördüncüsü sabırdır.
Ham meyve aceleyle koparılırsa
ne tat verir ne şifa.

Öğretmen derin bir iç çekti:

Beşincisi adalettir hoca.
Terazi şaşarsa pazar bozulur,
gönül şaşarsa pazarın adı zulüm olur.

Peki ya altıncısı?

Çoban gülümsedi:

Altıncısı edeptir.
Edep gidince ilim yük olur,
kibir başlayınca akıl yok olur;
sözler hançer, bakış ok olur.

Öğretmen utancından kızardı:

Ben bunca yıl çocuklara bilgi verdim,
ama erdemi veremedim galiba.

Çoban başını salladı:

Bilgi yağmura benzer,
damla damla işler ruha;
erdem toprağa…
Toprak yoksa yağmur sel olur,
yıkar geçer gönülleri.

Sonra ayağa kalktı çoban,
koyunlara doğru yürümeye başladı:

Sana son nasihatim şudur hoca:
Kendini bilen Rabbini bilir,
kendini yenen âlemi yener.
Erdem konuşmak değil,
susacak yeri iyi bilmektir.

Öğretmen dervişin eline sarıldı:

Bundan sonra nasıl öğreteyim?

Evvela sev, dedi çoban.
Aşk ile yaparsan işini mükafatı şerbet olur
Seversen, kelime gönül kapın olur,
sevmezsen, sağır bir duvar olur.

O günden sonra öğretmen
sınıfa girdiğinde önce çocukların
gözlerine bakar, sonra kitaba;
sesini yükseltmeden konuşur,
yanlışı kızmadan düzeltirmiş.

Çünkü anlamıştıki
erdem insana verilen değil,
insanın kendinde uyandırdığı bir kandildir.
Aynadan kaçan yüzünü değil, yolunu kaybeder.
Siz siz olun her zaman aynadaki siz olun.

( Erdem başlıklı yazı Bayram Ataç tarafından 9.02.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu