Gözü Olmayan Adam
Burak için dünya artık altı inçlik bir ekranın ışığından ibaretti.
Kadının adı yoktu, yüzü yoktu, kaç yaşında olduğu ya da nerede uyandığına
dair en ufak bir fikri yoktu. Sadece bir kullanıcı adı ve gecenin sessizliğini
bölen bildirim sesi vardı.
Başlarda sadece entelektüel bir oyun gibi başlayan bu yazışma, zamanla Burağın
zihninde kurduğu muazzam bir mabede dönüşmüştü. Dışarıdaki hayatı, sosyal çevresindeki
kadınların gülüşleri ya da iş arkadaşlarının flörtöz bakışları Burak için flulaşmış,
anlamsız gürültülere evrilmişti.
O, hiç görmediği bir sesin tonunu, harflerin arasından okumaya çalışıyor,
tuhaf ve sarsılmaz bir sadakatle bu hayalete bağlanıyordu.
"Bugün nasılsın?" diye yazdı Burak, parmakları titreyerek.
Cevap saatler sonra geldi:
"Yorgun."
Sadece tek bir kelime. Burak bu "yorgun" kelimesini saatlerce analiz etti. Bu yorgunluk
hayata mıydı, yoksa ona mı? Kadın, satır aralarında bir mesafe mi koyuyordu? Burağın kalbi,
bir sarkaç gibi umutla keder arasında gidip geliyordu. Bazen Rüya öyle bir cümle kuruyordu ki,
Burak onun ruhunun derinliklerine dokunduğunu hissediyor, dünyanın en şanslı adamı
olduğuna inanıyordu. O anlarda kadının sevgisinden, ona olan ilgisinden emin oluyor;
"Beni anlıyor," diyordu,
"Beni kimsenin görmediği gibi görüyor."
Ancak bazen de o "görüldü" işareti dakikalarca, saatlerce öylece kalıyordu. O boşlukta Burak,
kendi yetersizliğiyle yüzleşiyordu.
"Acaba çok mu üstüne gidiyorum? Sıkıldı mı? Belki de hayatında gerçek biri var,"
diye düşünürken buluyordu kendini. Beklemenin verdiği o zehirli sızı, sadakatini daha da perçinliyordu.
Çünkü acı çekmek, ona kadının gerçek olduğunu hissettiren tek şeydi.
Bir akşam, Rüya ona ismini şifreleyen bir akrostiş şiir gönderdi.
Burak şiirdeki kendi isminin harflerine bakarken, kadının o an penceresinden dışarı
bakıp kendisini düşündüğünü hayal etti.
O anki ilgi kırıntısı, Burağın tüm gün biriktirdiği kuşkuları sildi süpürdü.
Kalbi yine o tek kişilik orduya teslim oldu.
Onu hiç tanımıyordu ama onsuz bir anı bile düşünemez hale gelmişti. Burak, hiç dokunmadığı
bir ele, hiç bakmadığı bir göze duyduğu bu imkansız sadakatle, kendi yarattığı bir aşkın en
sadık mahkumu olmuştu.
Saçlarının boynuna akışını, gözlerinin billur bakışını hayal ediyor, avuçlarının yasemin kokusunu
derin derin burnuna çekiyormuşçasına gözlerini kapatıyordu
Burağın bu tuhaf sadakati, onu dış dünyaya karşı körleştirirken, aslında kendi içinde de
derin bir karanlığa sürüklemişti.
O artık "gözü olmayan bir adam" gibiydi;
Sadece ekrandan sızan ışığı görüyor, hayatın gerçek renklerini ve kadının satır aralarına
gizlediği asıl duyguları seçemiyordu. Kadın, bazen Burağın hiç beklemediği bir anda
"Bugün gök tam senin sevdiğin o deniz tonunda,"
diye bir mesaj atıyordu.
Bu, aslında "Seni ve neleri sevdiğini aklımdan çıkarmıyorum" demenin en zarif yoluydu.
Burak ise o sırada Rüyanın neden daha coşkulu cümleler kurmadığına, neden doğrudan
"Seni özledim" demediğine takılıp kaldığı için bu şeffaf ilgiye çarpıp geçiyordu.
Kadın, ona ruhunun en mahrem kapılarını aralayan hikayeler anlatıyor, Burağın zihninde
yankılanmak için can atıyordu; ancak Burak, kendi yarattığı
"ilgisiz kalma korkusu" içinde o kadar kaybolmuştu ki, kadının bu sessiz çığlıklarını,
bu derin yakınlaşma çabalarını bir türlü göremiyordu.
Diyapozonun sesi sönümlenmeye giderken, bir an gelip susacağını idrak edemiyordu.
Çünkü görmeyi becerebilen bir gözü yoktu.
Onun için sevgi; sadece sürekli bir onaylanma ve netlikten ibaretti.
Sürekli diyapozona vurulmalıydı.
Oysa kadın, sevginin en saf halini harflerin boşluklarına, paylaştığı bir şarkının nakaratına ya da
sadece ikisinin anlayabileceği o gizli şakalara, birlikte oluşturdukları o şifreli mesajlara yerleştirmişti.
Burak, kadının ilgisini bir türlü "kendi istediği kalıba" sığdıramadığı için, aslında önünde duran
o devasa sevgi okyanusunu bir çöl sanıyordu. Gözleri sadece kendi kaygılarına, kendi yetersizlik
hissine odaklanmıştı. Kadın her ;
"Buradayım"
dediğinde, Burak "Neden daha yakın değilsin?" diye sormaya devam ediyordu. Bu körlük, onu kadının
sevgisinden mahrum bırakmıyordu;
Sadece o sevginin varlığına olan inancını sakatlıyordu.
Burak, elindeki telefonun ışığıyla, güneşin doğuşunu arayan bir adam gibi, zaten içinde olduğu ışığı
fark edemeden karanlıkta kalmaya devam ediyordu.
Burak, kadının kendi etrafına ördüğünü sandığı o görünmez ama aşılmaz sandığı hayali
surlara çarptıkça ufalanıyordu. Kadın ne kadar zarifse, araya koyduğu mesafe o kadar keskin
ve rövanşist zannediyordu. Burak için bu mesafe bir güvenlik önlemi değil, bir reddedişti.
"Neden?" diye soruyordu kendi kendine,
"Neden bu kadar yakınken bu kadar uzağız?"
Bu "uzakta tutulma" hissi, zamanla Burağın içindeki o naif sadakati hırçın bir
fırtınaya dönüştürdü. Yazışmalarına zehirli bir dil sızmaya başladı. Kadının geç
gelen bir cevabına ağır imalarla karşılık veriyor, onun sessiz ilgisini küçümseyen,
sevgisini sorgulayan kırıcı cümleler kuruyordu.
"Zaten senin için bir ekrandaki yazıdan ibaretim, değil mi?"
diyerek kadının hassas ruhuna darbeler indiriyordu.
Oysa kadın, o surları Burağı dışarıda tutmak için değil, kendi kırgınlıklarını korumak
için örmüştü ve Burak her hırçınlaştığında, kadın o kalelerin içine biraz daha sinip
sessizce inciniyordu.
Bir akşam, Burağın sitem dolu bir mesajından sonra telefon
tamamen sustu. Bir saat geçti, bir gün geçti, üç gün geçti... O tanıdık bildirim sesi
bir türlü duyulmadı.
İşte o an, Burağın o kör gözleri dehşetle açıldı.
O sustuğunda dünya kapkaranlık oldu.
İçindeki hırçınlık, yerini göğsüne oturan devasa bir taş yığınına, kalbini oyulmuş taşocağı
yarasına, ağır bir kaybetme korkusuna bıraktı.
Onu hiç görmemişti, elini tutmamıştı ama onun yokluğu, Burak için oksijensiz kalmak gibiydi.
Gururu, öfkesi, "neden daha fazlasını vermiyor" deyişleri bir anda anlamını yitirdi.
Elleri titreyerek telefona uzandı.
Bu kez hesap sormak için değil, sadece varlığına muhtaç olduğu için yazdı:
"Seni görmeden, duymadan, sadece seninle nefes almayı öğrenmişim.
Kendi karanlığımda seni de incittim. Lütfen gitme, çünkü senin yokluğun benim
sonum olur."
Burak şimdi o surların önünde diz çökmüş, bir zamanlar az bulduğu o küçük ilgi kırıntılarına
muhtaç bir adamdı.
Artık tek bir gerçeği biliyordu:
Rüyayı kaybetmek, gerçeklerini kaybetmekten daha korkunçtu.
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.