Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (1 oy)

Gözü Olmayan Adam

Gözü Olmayan Adam

    Burak için dünya artık altı inçlik bir ekranın ışığından ibaretti.

Kadının adı yoktu, yüzü yoktu, kaç yaşında olduğu ya da nerede uyandığına

dair en ufak bir fikri yoktu. Sadece bir kullanıcı adı ve gecenin sessizliğini

bölen bildirim sesi vardı.

     Başlarda sadece entelektüel bir oyun gibi başlayan bu yazışma, zamanla Burağın

zihninde kurduğu muazzam bir mabede dönüşmüştü. Dışarıdaki hayatı, sosyal çevresindeki

kadınların gülüşleri ya da iş arkadaşlarının flörtöz bakışları Burak için flulaşmış, 

anlamsız gürültülere evrilmişti.

   O, hiç görmediği bir sesin tonunu, harflerin arasından okumaya çalışıyor,

tuhaf ve sarsılmaz bir sadakatle bu hayalete bağlanıyordu.

   "Bugün nasılsın?" diye yazdı Burak, parmakları titreyerek.

   Cevap saatler sonra geldi: 

   "Yorgun." 

     Sadece tek bir kelime. Burak bu "yorgun" kelimesini saatlerce analiz etti. Bu yorgunluk 

hayata mıydı, yoksa ona mı? Kadın, satır aralarında bir mesafe mi koyuyordu? Burağın kalbi,

bir sarkaç gibi umutla keder arasında gidip geliyordu. Bazen Rüya öyle bir cümle kuruyordu ki,

Burak onun ruhunun derinliklerine dokunduğunu hissediyor, dünyanın en şanslı adamı

olduğuna inanıyordu. O anlarda kadının sevgisinden, ona olan ilgisinden emin oluyor;

   "Beni anlıyor," diyordu, 

   "Beni kimsenin görmediği gibi görüyor."

   Ancak bazen de o "görüldü" işareti dakikalarca, saatlerce öylece kalıyordu. O boşlukta Burak,

kendi yetersizliğiyle yüzleşiyordu. 

   "Acaba çok mu üstüne gidiyorum? Sıkıldı mı? Belki de hayatında gerçek biri var," 

diye düşünürken buluyordu kendini. Beklemenin verdiği o zehirli sızı, sadakatini  daha da perçinliyordu.

Çünkü acı çekmek, ona kadının gerçek olduğunu hissettiren  tek şeydi.

Bir akşam, Rüya ona ismini şifreleyen  bir akrostiş şiir  gönderdi.

Burak şiirdeki kendi  isminin harflerine bakarken,  kadının o an penceresinden dışarı

bakıp kendisini düşündüğünü hayal etti. 

O anki ilgi kırıntısı, Burağın  tüm gün biriktirdiği kuşkuları sildi süpürdü.

 Kalbi yine o tek kişilik orduya teslim oldu.

Onu hiç tanımıyordu ama onsuz bir anı bile düşünemez hale gelmişti. Burak, hiç dokunmadığı

bir ele, hiç bakmadığı bir göze  duyduğu bu imkansız sadakatle, kendi yarattığı bir aşkın en

sadık mahkumu olmuştu.

Saçlarının  boynuna  akışını,  gözlerinin billur bakışını hayal ediyor,  avuçlarının yasemin kokusunu

derin derin burnuna çekiyormuşçasına gözlerini kapatıyordu

Burağın bu tuhaf sadakati, onu dış dünyaya karşı körleştirirken, aslında kendi içinde de

 derin bir karanlığa sürüklemişti.

O artık "gözü olmayan bir adam" gibiydi;

Sadece ekrandan sızan ışığı görüyor, hayatın gerçek renklerini ve kadının satır aralarına 

gizlediği asıl duyguları seçemiyordu. Kadın, bazen Burağın hiç beklemediği bir anda 

    "Bugün gök tam senin sevdiğin o deniz tonunda,"

diye bir mesaj atıyordu. 

   Bu, aslında "Seni ve neleri sevdiğini aklımdan çıkarmıyorum" demenin en zarif yoluydu. 

Burak ise o sırada  Rüyanın neden daha coşkulu cümleler kurmadığına, neden doğrudan 

"Seni özledim" demediğine takılıp kaldığı için bu şeffaf ilgiye çarpıp geçiyordu. 

Kadın, ona ruhunun en mahrem kapılarını aralayan hikayeler anlatıyor, Burağın zihninde

yankılanmak için can atıyordu; ancak Burak, kendi yarattığı 

"ilgisiz kalma korkusu" içinde o kadar kaybolmuştu ki, kadının bu sessiz çığlıklarını, 

bu derin yakınlaşma çabalarını bir türlü göremiyordu.

Diyapozonun sesi sönümlenmeye giderken,  bir an gelip  susacağını idrak  edemiyordu.

Çünkü  görmeyi becerebilen bir gözü  yoktu.

Onun için sevgi; sadece sürekli  bir onaylanma ve netlikten ibaretti.

Sürekli diyapozona vurulmalıydı.

Oysa kadın, sevginin en saf halini harflerin boşluklarına, paylaştığı bir şarkının nakaratına ya da

sadece ikisinin anlayabileceği o gizli şakalara, birlikte  oluşturdukları o şifreli mesajlara yerleştirmişti. 

   Burak, kadının ilgisini bir türlü "kendi istediği kalıba"  sığdıramadığı için, aslında önünde duran

o devasa sevgi okyanusunu bir çöl sanıyordu. Gözleri sadece kendi kaygılarına, kendi yetersizlik

hissine odaklanmıştı. Kadın her ;

"Buradayım"

dediğinde, Burak "Neden daha yakın değilsin?" diye sormaya devam ediyordu. Bu körlük, onu kadının

sevgisinden mahrum bırakmıyordu;

Sadece o sevginin  varlığına olan inancını sakatlıyordu.

Burak, elindeki telefonun ışığıyla, güneşin doğuşunu arayan  bir adam gibi, zaten içinde olduğu ışığı

fark edemeden karanlıkta kalmaya devam ediyordu.

   Burak, kadının kendi etrafına ördüğünü  sandığı o görünmez ama aşılmaz sandığı hayali

surlara çarptıkça ufalanıyordu. Kadın ne kadar zarifse, araya koyduğu mesafe o kadar  keskin

ve  rövanşist zannediyordu.  Burak için bu mesafe bir güvenlik önlemi değil, bir reddedişti.

"Neden?" diye  soruyordu kendi kendine,

"Neden bu kadar yakınken bu kadar uzağız?"   

Bu "uzakta tutulma" hissi, zamanla Burağın içindeki o naif sadakati hırçın bir 

fırtınaya dönüştürdü. Yazışmalarına zehirli bir dil sızmaya başladı. Kadının geç

 gelen bir cevabına ağır imalarla karşılık veriyor, onun sessiz ilgisini küçümseyen, 

sevgisini sorgulayan kırıcı cümleler kuruyordu.

  "Zaten senin için bir ekrandaki yazıdan ibaretim, değil mi?"

diyerek kadının hassas ruhuna darbeler indiriyordu. 

Oysa kadın, o surları Burağı dışarıda tutmak için değil, kendi kırgınlıklarını korumak

 için örmüştü ve Burak her hırçınlaştığında, kadın o kalelerin içine biraz daha sinip 

sessizce inciniyordu.

Bir akşam, Burağın sitem dolu bir mesajından sonra telefon 

tamamen sustu. Bir saat geçti, bir gün geçti, üç gün geçti... O tanıdık bildirim sesi 

bir türlü duyulmadı. 

İşte o an, Burağın o kör gözleri dehşetle açıldı.

O sustuğunda  dünya kapkaranlık oldu.

İçindeki hırçınlık, yerini göğsüne oturan devasa bir taş yığınına,  kalbini  oyulmuş  taşocağı

yarasına,  ağır bir kaybetme korkusuna bıraktı.

Onu hiç görmemişti, elini tutmamıştı ama onun yokluğu, Burak için oksijensiz kalmak gibiydi.

Gururu, öfkesi, "neden daha fazlasını vermiyor" deyişleri bir anda anlamını yitirdi.

Elleri titreyerek telefona uzandı. 

Bu kez hesap sormak için değil, sadece varlığına muhtaç olduğu için yazdı: 

"Seni görmeden, duymadan, sadece seninle nefes almayı öğrenmişim. 

Kendi karanlığımda seni de incittim. Lütfen gitme, çünkü senin yokluğun benim

sonum olur."

     Burak şimdi o surların önünde diz çökmüş, bir zamanlar az bulduğu o küçük ilgi kırıntılarına

muhtaç bir adamdı.

Artık tek bir gerçeği biliyordu: 

Rüyayı kaybetmek,  gerçeklerini kaybetmekten daha korkunçtu.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)
  • Yorumlar 5
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Gözü Olmayan Adam

Gözü Olmayan Adam

Gökdeniz Gökdeniz