O Son Tren
Son kez evimin kokusunu içime çektikten sonra yola koyuldum. Eskiden, bu odun kokusunun yerini taze manolya çiçekleri tutardı. Bir futbol sahası kadar olan bahçemizden geriye kalan tek gerçek, hatıralarımdı. Bir ay öncesine kadar maneviyatı bir saçmalık olarak gören ben, şimdi ona mecbur kalmıştım. Hatıralarımla, tamamen yanmış olan evimizin bahçesini yeni dikilmiş ağaçlarıyla, sulanmış taptaze toprağıyla ve yeni boya kokan çitleriyle yad ediyordum. Aslında bu bir hayliyle zordu. Beynim bu gerçekliği sanki hiç varolmamış gibi algılıyor ve geçmişi canlandırmakta zorlanıyordu. Ki, hayatım hep gerçeklik ve hayali ayırt edebilmekle geçmişti. Şizofreni hastası olan babamın dediklerinin ne kadarının gerçek ne kadarının doğru olduğunu anlamaya çalışmak beni adeta bir yalan dedektörüne dönüştürmüş, sadece insanların dürüstülüğü üzerine kurulmuş bir robota evriltmişti.
Yolum uzundu, gitmeye karar vermiştim ve geri dönüşü yoktu. Uzaklara, çok uzaklara gidecektim ve arkama bakmayacaktım, bakmamalıydım. Acı çekiyordum ve bu günden güne azalmak bilmeyen bir işkenceye uzanıyordu. Evimden uzaklaştıkça odun kokusu azalıyor, ben de kendime yaklaşıyordum. Özgürlüğü keşfediyordum ilk defa, kanatlarım çıkıyor gibi hissediyordum. Fakat biliyordum ki, en ufak bir olumsuz düşüncede geri dönmek isteyecektim evime. Kendimi şizofreni gibi hissediyordum. Aynı babam gibi düşünceler geçiyordu aklımdan. Evim kalmamıştı, evimiz yanmıştı. Artık sadece küllerden oluşan ve yeniden filizlenmeyi bekleyen bir toprak vardı orada. Filizlenmesi oldukça zordu ve zahmet gerektiriyordu. Kendime benzettiğim bu toprak, üzerine yenisi atılmadan verim veremezdi. Ben, bu trene yetişmenin beni kendime getireceği umuduyla, üzerimdeki bu şehir pusunun bir yolculuk ile kilometrelerle beraber uçacağına inanıyordum.İlerledikçe azalan toprağın yerini sonunda demirler bulmuştu. Yaşama umudumla buluşmuştuk. Sonunda tren garına ulaşmıştım. Aklımda geride bıraktıklarım, evimin külleri ve bunların neden benim başıma geldiğiydi. Nefret ediyordum babamdan. Sonra o nefret alevleniyor ve bana sıçrıyordu. Hepsi benim suçumdu. Yarım saatliğine, bin sekiz yüz saniyeliğine ayrılmasaydım, farklı biri olmak zorunda kalmayacaktım. Son paramla aldığım elmaya, Bay Hamington’ın bahçesinden çalıp annemin mezarına bıraktığım çiçeklere ve belki de Mildred’dan daha iyi attığım adi düğümüne sevinebilecektim.
Saate baktığımda trene iki dakika kalmıştı. Bu saatte anons yapmadıklarından gar oldukça sessizdi. Tek ses, kafamın içindekileri dizginleyemediğim için çıkıyordu . Oldukça sesliydi. Eminim ki garda anons olsa dahi bu kadar sesli olamazdı. Geride bıraktığım ve ihanet ettiğim evim için suçluluk duyuyor, onun çıtır çıtır yanış sesleriyle babamın çığlıklarını tekrar etmeden kendimi alıkoyamıyordum. Soğuk demir banklar üzerinde kendimi sıcacık hissediyordum. Neye dokunsam bir sıcaklık, bir kıvılcım beni çarpıyor gibiydi. Kendime gelmem için demir raylara mı atlamalıydım yoksa? Geriye ben kalsam ne olacaktı ki, son yadigarımı da kaybetmiştim. Tren geldiği an ruhumun yok oluşunu hissettim. Kapılar gıcırdayarak açıldı ve tüm tozlar sürtünerek havaya yayıldı. Tozları içime çekmek iyi gelmişti. Gözlerimi kapadım, onları evimin külleri olarak hayal ettim ve donakaldım.
“Lanet olsun, hareket etsene be aptal herif! “
“Bin şu lanet trene, tüm hücrelerinle yayıl tüm dünyaya, hadi!”
Gözlerimi sıkıca kapatıyor, ellerimi sıkıyordum. Terlemiştim ve bu adlandıramadığım hissin saç tellerime kadar yayıldığını hissediyordum. Titremeye başladığımı hissettiğimde içimde yuvalanan korku, tüm vücudumu sardı. Sanki raylara düşecek gibiydim. Ama bu his o kadar tatlı geliyordu ki, doğduğumuzda bir meleğin bizi anne karnına bırakışını hatırlatıyordu bana.
Gözlerimi açtığımda kendimi beyaz bir tavana bakarken buldum. Kafamı kaldırdım ve anlam veremedim. Ne oluyordu? Görüş açımı aşağıya çevirdikten sonra fark ettim ki ellerim birbirine beyaz bir çarşafa sarılmış, yatağın kenarlarındaki demirlere kelepçelenmişti. Ayaklarımda beni bir kor gibi yakan beyaz çoraplar, çıplak vücudumu saran beyaz bir yorgan vardı. Kafamı geri yastığa koydum ve derin bir iç çektikten sonra hatırladım :
“Babacığım,
Daha fazla bu acıyla nasıl yaşanır bilmiyorum. Kendimi bir yabancı gibi hissederken yazmaya çalıştığım bu son mektubumu, sana son bir kelam olarak miras bırakıyorum. Hayatım boyunca kendimi bu eve ait hissetmeye çalıştım, didindim ve sanırım beceremedim. Bu hayata kendimi ait hissedemedim. Başka biriydim sanki ben. Sana hep iyi gelmeye çalışırken unuttuğum kendi benliğim ; bana bugün kendini hatırlattı. Öyle bir çarptı ki yüzüme, ne bir rüzgar, ne de bir esintiydi yüzümü dağıtan. Bir kasırga, bir hortumdu. Beni içine çekerken ruhumun parçalanışını sinsice gerçekleştiren bir çöküştü. Senin hastalığının bana da geçtiğini anladığım an savaşımın başladığını da anladım. Kendimi asla bulamayacağım fakat ölümü kabullenene kadar gerçekleştireceğim o savaş. Benzini annemin sulağında olan bir su, alevleri ise çiçek kadar narin gördüğün o gün, hayattaydım fakat ruhum çoktan Tanrı’nın yanında yerini almıştı bile. Artık yalnızca ruhum değil, aynı zamanda bedenim de onunla olacak. Treni bilerek kaçırdım. Seni bu pis beyazdan oluşan hastanede, pembelerin solmuş olduğu bu şehirde, artık mavilerimin griye dönüştüğü bu dünyada başka şehirlerde hayaletleşerek bırakacağıma ; bir insanın erişebileceği o kutsal evreye erişerek ayrılmak istedim senden. Mektubumu soğuk demir bankların üzerinde, dizlerim yerde; hastalığından önce beraber her pazar ayine katıldığımız o St.Eden kilisesinde olduğu gibi çökmüş bir şekilde yazıyorum. Ben senin dediğin gibi, kutsanmalıydım. Bari bunu becermeliydim. İşte baba, ne Tanrı ne sen beni kutsayabildin, ben de bu yüzden kendi kendimi kutsamayı seçtim. Sana vasiyetim :
Beni o yaktığın güzel manolya çiçeklerinin açtığı bahçemize gömsünler, olur mu?”
Arthur
Arthur’den; oğlumdan… küçükken elimin içinden sakındığım biriciğimin,hayatımdaki en değerli mücheverimin,en küçük parçasına kadar bana ait olan oğlumun bana benzerliğini daha iyi anımsıyordum şimdi. Asla yer edinememiş, varolmayı dahi becerememiş bir zavallıydı benim oğlum. Ben de tanrıya kavuşmak istiyordum. Hastalığımın ilerlediği her gün biraz daha az emin oluyordum gerçeklikten. Belki de böyle bir mektup yoktu, ve ben tamamen delirmiştim. Öğrenmenin tek yolu ise, Arthur’un da dediği gibi, erişebileceğim o kutsal evreye erişmekti.
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.