Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
01.07.2026 · 171 · 0 · Tahmini 4 dk okuma
PDF olarak indir

“Yorgun Serçe” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Yorgun Serçe

Sıradan bir tahta parçasıydım. Yıllardır buradayım.
Her yağan yağmurla üzerimdeki dikenli tel paslanıyor, pul pul dökülüyor. Ben de yavaş yavaş çürüyorum. Nihayetinde insanların çizdiği yapay ayrımları temsil etmek üzere vardık biz.
Uzun bir kışın ardından kuş sesleriyle dağlar şenlendi. Sarı çiçekler, cıvıl cıvıl giyinmiş bir çocuk korosu gibi dizilmişti. Her rüzgâr estiğinde aynı ritimle sağa sola eğiliyor, sanki hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı.
Rüzgâr durdu, çocuk korosu sustu. Sonra küçük bir serçe geldi, üzerime konup uzun uzun
şakıdı ve bir anda kanatlanıp uçtu. Kuşlar özgürdü; dünyanın tüm sınırları onlar için geçersizdi. İnsan olsaydı, onun da peşinden koşamazdım.
Kuş havada bir iki tur atıp geri geldi, paslı dikene tutundu, etrafı yokladı ve tekrardan gözden kayboldu.
Ertesi gün yine aynı saatte, onu hiç beklemezken tekrar geldi. Dikenli tele kondu, şakıdı, minicik tırnakları ile gövdeme tutundu. Uzun bir süre öylece kaldı. Sonra yere indi, çiçeklerin arasında hoplaya zıplaya dolaştı. Geldiği yeri tanımaya çalıştı; o benim misafirimdi.
Bir zıplayışta tele kondu ve teldeki pasları gagalamaya başladı. Daha sonra işi bitmiş gibi, evine doğru kanat çırptı ve gözden uzaklaştı. Sevgili misafirim o günden sonra her gün bana uğruyordu. Işık, kuşun gözünü daha az kamaştırdığı vakitte gelir, çiçeklerin arasında dolaşır, ne bulursa yerdi. Sonra telin yüzeyindeki pasları, benim üzerimdeki izleri temizlemeye koyulurdu.
Misafir geldiği eve çekidüzen vermeyi kendine görev edinmiş olmalıydı. Bir şeyler anlatır gibi uzun uzun şakır, küçük kanatlarını gererdi.
Artık her gün sevimli misafirimi bekler oldum. Yüzeyimdeki yosunları ve yeşil gri siyah geometrik şekilleri dert etmiyor, bu halimle sevildiğimi düşünüyordum. Ertesi gün yine her zamanki gibi bekledim. İkindi vaktine az süre kaldığında gökyüzünden kara bulutlar geçti, güneş yer değiştirdi. Derin bir sessizlik oluştu, uğultu dahi yoktu. Bekledim ama misafirimi göremedim. Oysaki bu saatlerde gelirdi. Geldiği yöne baktım ama gelmiyordu. Saatler ilerledi, güneş battıktan sonra çıkageldi. Üzerime kondu, isteksiz bir şekilde şakıdı. Sonra yere kondu; uzayan çimler arasında öylece gezindi.
Dilim olsaydı neler olduğunu sorardım. Yorgun gibiydi. Çok kalmadı, kanatlanarak gitti.
Bir sonraki gün geldiğinde ise tele kondu ama ötmedi. Yere inmedi, telin üzerindeki pası ve benim üzerimdeki çürükleri temizlemeye tenezzül etmedi.
Her gelişinde rutinleri azalıyordu, benimse telaşım artıyordu. Ama yine de her gün geldiği için şükrediyordum.

Güneşli havalar yerini sisli ve yağmurlu havalara bırakmıştı. Sisten hiçbir şey gözükmüyordu. Serçenin gelişini zar zor fark ettim. Tele konduğunda sendeledi. Kanadını açıp toparladı. Tüyleri yağmurda ağırlaşmıştı.
En son dibime indi ve başını yere eğdi; öylece hareketsiz kaldı. Üşüyor muydu, korkuyor muydu anlayamıyordum. Onun bu hareketsiz kalışını sessizce izledim. En son başını kaldırıp bir zıplayışta üzerime atladı; bir süredir yapmadığı şeyi yaptı, yağmurların çürüttüğü yerlerimi gagalayarak temizlemeye başladı. Misafirim eski neşesine kavuştu diye sevindim ve umutlandım. Keşke kollarım olsaydı da ona sarılsaydım.

Temizleme işi bittikten sonra derin bir ah çeker gibi öttü ve tekrar yere indi. Yorgun düşmüştü. Başını kanatlarının arasına eğdi.
Sis sevimli misafirimin bu halini gizlemişti. Ne bir ses ne bir hareket vardı serçemden.
Derken sert bir rüzgâr çıktı. Ortalığı kaplayan sisi hızlıca uzaklaştırdı. Küçük bir çocuk nefes nefese koşarak geldi. Önümde durdu. Şaşkın bakışlarla yere bakıyordu.

“Aaa, kuş!” dedi. Yere eğilip kuşu minik avuçlarına aldı ve incelemeye başladı. Dudaklarında umutsuz bir kıvrılma vardı.

“Yazık, üşümüş gibi.” dedi.
Sonra durdu. “Yok, ölmüş.”
Kıpırdayamadım. Ne diyeceğimi bilemedim. Misafirimi ağırlayamadım.
Bir direk en fazla bu kadar misafirperver olabilirdi.

Çocuk benden bir parça odun kırdı ve dibimde küçük bir çukur açtı. Çamur, küçük ellerine yapıştı. Zavallı serçeyi gömüp üzerini toprakla örttü ve gitti.
Sarı bir kedi çıka geldi. Kuşun kokusunu almış olmalıydı ki etrafımda dört dönmeye başladı. Sonra az önceki küçük çocuk elinde sopayla koşa koşa geldi ve:

“Git buradan!” deyip kovaladı.
Kedi uzaklaşıp gözden kaybolunca çocuk da sopasını yerde sürüyerek gitti.
Ardından çok geçmeden kasketli bir adamla bir genç göründü. Birinde balta diğerinde keser vardı. Doğrudan yanıma geldiler. Eliyle beni gösterip:

“Çok çürümüş bu direk, tel de epey paslanmış.” deyip keserle üzerimdeki çivileri sökmeye başladılar. Dikenli telle aramdaki bağı koparıyorlardı. Çivilerin biri o kadar paslanmıştı ki yarısı kırılıp yere düştü.
Diğer çivileri sökerken çıkan çatırtı sesini onlar duyuyordu, ben hissediyordum. En son genç adam beni kuvvetli kollarıyla kavrayıp yukarı çekti. Çıkaramadı. İkinci kez daha kuvvetlice çekti, bu sefer çıkardı.
Genç adam beni omzuna alırken kuşun yattığı toprağa son kez baktım.
O an anladım.
Ben de bir misafirdim.
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Yorgun Serçe

Ayşegül Akdağ Barutçu Ayşegül Akdağ Barutçu