Âşıklar Hikâyesi
Âşıklar
Hava çoktan kararmış, hayvanlar ahırlarındayken öten kuşların sesini ulumalar almış.
Tahta evi aydınlatan tek şeydi mumlar. Mavi tükenmez kalemimle siyah deri küçük defterime çimlerde yazdığım manileri yeniden yazıyorum.
Ormanların çevirdiği bu yerde yaşam pek basit pek zahmetli olurdu. Gece uluyan kurtların, kiraz ağaçlarındaki baykuşların sesi evi inletirdi.
Günün ilk ışıklarıyla sabah telaşını bitirdiğimiz gibi ben ve Hülya otobüsle kasabanın merkezinde indik.
Yazın her yer hareketli kışınsa ölüm insanları kovalıyor gibi sokaklar bomboş olurdu bu yerde.
Günlerden perşembe. Bugün kasabanın pazarı var. Hülya'nın babası da açmış tezgahını. Az da değildir bu yaşlı bunak. Geçenlerde sütü suyla karıştırıp satmış bizim köyde. Tabii yine herkes hiçbir şey olmamış gibi yine sütünü alıyor.
Merkezdeki kahvehanenin önünden geçerken gözlerimin buluştuğu yeşil gözler dün gibi aklımdaydı.
Sarıya çalan kıvırcık saçları, genç vücuduyla karşıma dikilen bu genci artık göremiyorum. Eh! Köyde işler bitmek bilmezken Perşembeleri pazarda dolaşmak olmaz da ondan. Hele ikide bir gelip beni isteyen köyün ahmakları yok mu deli ederlerdi beni. Oysa tek taraflı sevginin anlamsızlığını bilmeyen var mıdır?
Kasabalı genç de az değilmiş. Dün beni otobüsçü Ahmet'e sormuş. Tabii adımı bilmediğinden ancak köyümün adını öğrenilmiş. İnsan her gün gidip geldiği yolları unutacak değil ya! Bunu da Hülya'dan öğrendim. Çatlak babası dün evde genç bir adamın şoföre otobüsün nereye gittiğini sorarken duyduğunu konuşmuş. Az değildir demiştim. Otobüs geldiği gibi ilk koltuğa oturur.
Yine akşam vaktiydi. Çok iş olmadığından günü erken bitirdiğimizde köy balkonundan bizim eve bir taksinin yanaştığını gördüm. "Aha! "dedim. Yine geldi evlilik isteyen bir ahmak! Sıkıla sıkıla indim merdivenleri. Kahveleri yapıtım ve oturma odasına indim. Kahveleri ikram ederken gençle bir anlığına da olsa göz göze geldik.
Kahveler içildi, sohbetler edildi. İstemeler başladı.
Bir fırsatını bulup eve gelen her görücüye yaptığım gibi bu delikanlıyı da köşeye çekitim. Evlenmek istemiyordum. En azından insan sevebileceği biriyle evlenmeli diyenlerdendim. Bunu söylediğim gibi gencin gözleri parlamaya başladı. Kaybedilen bir eşyayı bulduğumuz zaman seviniriz ya işte öyle.
Bir anlığına gözleri tahta evin loş ışığıyla birleşti.
"Sen osun! " Dedi. "O gün gördüğüm kız. Her Perşembe günü gözlerimin seni nasıl aldığını,gece rüyalarıma girdiğini bilemezsin. "
Perşembe günü kahvenin bahçesinde servis yaparken gördüğüm gençti bu. Şimdi taşlar yerine oturuyordu.
Böylelikle önce isteme sonra kına derken Bahar'ın en güzel gününde evlendiler.
Başta her şey güzelken ardından parasızlık ve hastalık vurdu bu genç adamı. Para kazanılırdı elbet. Yeter ki insanın aklı yerinde olsundu.
Adam artık her şeyi unutuyordu. Vücudu da iyiden iyiye çökmüş, saçı sakalı halsizlikten ve bakımsızlıktan birbirine dolaşmıştı. Nefesini bile zor alıyordu.
Arada yavaş da olsa kasabanın meydanına çıkar kahvedeki eski dostlarıyla sohbet ederdi.
Mart ayı gelmiş, çiçekler açmış, kasaba yeşile boyanmışken adam hatırladı birden. Mart ayında evlenmişlerdi.
O gün ilerideki çiftlerden sarkan kırmızı, pembe güllerden kopardı. İki- üç gülü kopardığı gibi güllerin pembeliğine daldı. Ne de güzeldi karısı hele ilk evlendiklerinde. Gülün pembeliği de karısının yanaklarını hatırlatmıştı ona. Her kadın gibi onun da haklıydı elbet Mart ayında bir gül almak. Hele bir de evlilik yıldönümüyse.
Saplarından tuttuğu güllerle kasabanın ana yolunda yürüyor da yürüyordu. Yaşlılıktan sesleri de iyi duymuyordu. Öyle ya arkadan gelen tırın sesini bile duyamamıştı.
Adam öldü. Kadınsa her martın birinci günü ona güller getiriyor. Bir bakışla sevilen yüzler topraktan ibaretti. Ne olurdu her şeyler çıkan topraktan sevilen yüzler yeniden çıksaydı? İşte böyleydi artık bizim âşıklar.
Serenay Özkan
Öykümen Edebiyat, 23.sayı, 98.s (15 Nisan 2026)
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.