Gelenekten Mektebe Mülkiye'nin Gölgesinde İdari Modernleşmemiz
Akademik Deneme Yazısı
Gelenekten Mektebe: Mülkiye’nin Gölgesinde Doğan İdari Modernleşmemiz
Anahtar Kelimeler: Mekteb-i Mülkiye, Kamu Yönetimi, Tanzimat, Liyakat, Usta-Çırak Eğitimi, Bürokrasi,Sultanizm,Patrimoniyalizm, Sosyoloji
Giriş
Bürokrasi denince çoğumuzun aklına o sıkıcı, soğuk devlet daireleri, bitmek bilmeyen evrak işleri ve bir türlü aşılamayan gri koridorlar gelir. Ama derslerde ve okuduğumuz metinlerde Osmanlı’dan günümüze uzanan bu idari hikâyeye bakınca, aslında işin arkasında koskoca bir zihniyet mücadelesi yattığını görüyoruz. Açıkçası sınıfta hocaları dinlerken ve teorik metinlerin altını çizerken daima şunu sorguluyorum: Biz bugün amfilerde kavramları, modelleri ve reform dalgalarını ezberleyip sınavlara girerken, geçmişte insanların "devlet adamı" olmayı bizzat yaşayarak, sabrederek ve o ortamda demlenerek öğrenmesi bana her zaman çok çarpıcı gelmiştir. Aradaki bu uçurum, sadece bir eğitim yönteminin değil, insan ve devlet algısının kökten nasıl değiştiğinin de en net aynasıdır.
1. Masanın Karşısındaki Hasır: Bir Memuriyet Raconu ve Sabır Sınavı
Tanzimat öncesi Osmanlı’sında "git bir okul bitir, diplomanı al gel, seni memur yapalım" gibi bugünün konforlu ve seküler bir kariyer planlaması yoktu. Aslında o dönemin idari sistemi, bugünkü stajyerliğin çok daha sabır, çile ve gelenek isteyen, neredeyse dervişane bir versiyonuydu. Kalemlere "şakird" denilen o gençlerin masanın karşısındaki hasıra oturup kıdemli kâtipleri saatlerce izlemesi, sadece güzel yazı yazmayı veya evrak çevirmeyi öğrenmek demek değildi; devletin adabını, dilini, hiyerarşik inceliklerini ve o gizli "raconunu" ruhuna yavaş yavaş sindirmek demekti.
Nitekim o dönemi yansıtan loş Bâbâli kalemi tasvirlerine baktığımda insan ister istemez "Burada nasıl 20 yıl sabredilmiş?" diye düşünüyor. Masa yok, sandalye yok... Minderlerin üzerine bağdaş kurmuş, dizlerinin üzerindeki kâğıtlara kamış kalemle saatlerce evrak yazan insanlar; pencereden görünen Boğaz ve duvarda asılı duran kocaman bir tuğra... Bu atmosfer insana resmen "Sadece bir kâtip değilsin, koca devletin bir parçasısın" hissi vererek onu büyülüyor. Ama bir yandan da ne kadar çetin bir çıraklık! Biz bugün iki saatlik amfi dersinde sıkılırken, adamların usta kâtibin gözünün içine bakarak o loş odalarda demlenip bürokrat olması bana gerçekten sarsıcı geliyor.
Bana kalırsa bu usta- çırak ilişkisi, işin pratik mekanizmasını muazzam çözen ama bir yandan da bireyin ömründen 20-30 yılı gözden çıkarmasını gerektiren acımasız bir rekabet dünyasıydı. Nitekim dönemin hatıratlarında, Resul Babaoğlu’nun ve İlber Ortaylı’nın kaleminden dökülen tahlillerde de net bir şekilde gördüğümüz gibi; Kanuni dönemindeki Kasım’ın ya da gencecik yaşta adını duyuran Ta'likî-zade’nin hikâyeleri bize tek bir şey söylüyor: O devirde bürokrasinin zirvesine çıkmak sınavla değil, kılı kırk yaran bir sabırla, cehaletle ve ustadan bizzat el alarak katedilen uzun, çileli bir yolculuktu. Bugün bir sınav sonucuna bakan bizler için bu sabrı idrak etmek bile başlı başına bir zihinsel dönüşüm gerektiriyor.
2. Sultanın Dudakları Arasından Okul Amfilerine: Zihniyetin Kırılması
Ancak bu geleneksel ve köklü yapının, imparatorluğun hantallaşan çarkları altında kalan çok büyük bir zaafı vardı. Max Weber’in "patrimoniyalizm" veya merhum Halil İnalcık hocanın "sultanizm" diye kavramsallaştırdığı o teorik çerçeve tam olarak burada devreye giriyor: Sistem ne kadar usta-çırak ilişkisine dayanırsa dayansın, günün sonunda liyakatten çok sultana sadakat ve kişisel ilişkiler ağı üzerinden dönüyordu.
Tahtında kürkler ve nişanlar içinde oturan o heybetli sultan tasviri aslında "sultanizm" dediğimiz olayın tam bir özeti gibidir. Oturuşundan bile okunan o mutlak güç, dönemin idari gerçekliğini gözler önüne seriyor: Ne kadar okuduğunuz ya da ne kadar yetenekli olduğunuz bir yere kadardı; asıl mesele o tahtta oturan kişinin iki dudağının arasından çıkacak lafa bakıyordu. Sınav yok, rasyonel kural yok... Devlette yükselmek tamamen sadakate ve sultanın gözüne girmeye bağlıydı. Koca imparatorluğun kaderinin bir amfide öğrenilen kurallarla değil, o taht salonundaki kişisel ilişkilerle çizildiği bu dönem, kişisel keyfiliğin ve iktidar tekelinin egemen olduğu bir idari akla işaret ediyordu.
Tabii bu sadece bize mahsus bir çelişki de değil; o dönemin dünyasına baktığımızda Fransa’da makamların parayla satıldığını, İngiltere’de devletin aristokrasinin tekelinde boğulduğunu görüyoruz. İnsan düşünmeden edemiyor; insanlığın adalet ve liyakat arayışı meğer her coğrafyada benzer sancılarla doğmuş. İşte tam bu noktada, II. Mahmud dönemiyle birlikte başlayan okullaşma hamlesi sadece fiziksel binalar açmaktan ibaret ucuz bir modernleşme hamlesi değildir; doğrudan zihniyetin kabuk değiştirmesidir. Yüzyıllık usta-çırak usulünün koca bir imparatorluğu artık sırtlayamayacağı anlaşılmış; "sadık kul/adam" profilinden, rasyonel kurallarla işleyen "eğitimli, liyakatli ve işini bilen memur" profiline geçiş zaruret hâline gelmiştir.
3. Dünyanın Arayışı ve Mülkiye Zihniyetinin Doğuşu
Dünyanın farklı coğrafyalarında—İngiltere’deki reform raporlarından Amerika’daki kamu reformu yasalarına, Fransa’nın çığır açan mekteplerine kadar—devletler "torpili ve kayırmacılığı nasıl bitiririz, liyakatli insanı sisteme nasıl dâhil ederiz?" derdine düşmüştü. Woodrow Wilson’ın o meşhur metninde kaleme aldığı gibi, idareyi siyasetten ayırıp rasyonel bir ilme dönüştürme çabası küresel bir dalga hâlini almıştı. Bizde de Tanzimat’la birlikte yakıcı bir şekilde hissedilen bu donanımlı idareci ihtiyacı, nihayet 1859’da Mekteb-i Mülkiye’yi doğurdu.
Mülkiye’nin o siyah-beyaz, devasa taş binasının mimarisine baktığınızda bile "İşte zihniyet burada kırılmış" diyorsunuz. Önünde at arabalarının geçtiği, yüksek tavanlı, son derece nizami ve vakur bir bina... Bâbâli’nin o sıkışık, ahşap ve kişisel nüfuzlara açık kalem ortamından böyle disiplinli bir okul binasına geçmek sadece mimari bir değişim değildir. Devlet resmen "Ben artık torpilli adam değil, bu mektepte yetişmiş, ne yaptığını bilen adam istiyorum" demiştir. O binanın heybeti bile başlı başına "Burada artık modern devletin kafası pişiyor" diye bağırır.
Benim bu süreçte düşünsel olarak en çok heyecan duyduğum nokta, Mülkiye’nin sıradan bir meslek okulu olarak kalmayıp Türkiye’nin modernleşme hafızasına ve vicdanına dönüşmüş olmasıdır. Ali Çankaya’nın o devasa hatırat-biyografi derlemelerine ya da Taner Timur’un okula dair getirdiği sarsıcı analizlere baktığımızda şu gerçeği net olarak görüyoruz: Mülkiye, kurulduğu günden itibaren devlete sadece memur değil, toplumsal değişimi okuyabilen, ülkenin kaderine el koyan eleştirel ve entelektüel bir elit tabaka yetiştirmiştir. Okulun duvarları arasında pişen o ruh, ülkenin her çalkantılı döneminde bir aydın sorumluluğu üretmeyi başarmıştır.
4. Dönüşen Devlet, Dönüşen Zihniyet: Klasikten Amerikancı Yönetime
Mülkiye’nin (bugünkü adıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin) Cumhuriyet döneminde, özellikle de çok partili hayata geçişle birlikte geçirdiği o keskin kabuk değişimi de bürokrasimizin ne denli dış etkenlere ve siyasi rüzgârlara açık olduğunu gösteriyor.
1950’lerin Mülkiye amfisine ait fotoğrafları incelediğimde "İşte tam bizim kafalar!" demekten kendimi alamıyorum. Ahşap amfi sıralarında yan yana oturmuş kadın ve erkek öğrenciler, tahtada yazan "Municipal Finance" dersini takip ediyor, harıl harıl not tutuyor... Bâbâli’de minder üstünde yazan kâtipten, amfide Amerikan kamu yönetimi teorilerini ve işletme mantığını tartışan bu gençlere gelmek inanılmaz bir dönüşüm. İdari yapımız Fransa’nın kanun ezberinden Amerika’nın "iş bitirici" kamu yönetimi anlayışına kayarken, sınıftaki öğrencilerin duruşu bile değişmiştir.
Eskiden Kıta Avrupası ekolünün ve Fransız hukuk sisteminin ezberleriyle büyüyen, kanun maddelerine sıkı sıkıya bağlı o klasik bürokrat tipi; 1950’lerden sonra Amerikan eksenli kalkınma projeleri, New York Üniversitesi iş birlikleri ve ICA belgeleriyle birlikte yerini bambaşka bir idari kültüre bıraktı. Klasik hukukçu devlet memuru modelinden, iş bitirici, rasyonel, adeta bir işletme mantığıyla çalışan yeni bir kamu yönetimi yaklaşımına evrildik. Bizim bugün amfide oturduğumuz sıraların arkasında işte böyle devasa bir tarihsel makas değişimi var. Bu dönüşüm bize şunu fısıldıyor: Devlet, dünyadaki güç dengeleri ve ekonomik trendler değiştikçe kendi bürokratının DNA’sını da yeniden yazmak zorunda kalıyor.
Sonuç
Bâbâli kalemlerindeki o loş hasırların üzerinden bugün oturduğumuz aydınlık amfi sıralarına kadar gelen bu uzun tarihsel yürüyüş; idarenin sadece yasalar, yönetmelikler ve soğuk evrak yığınlarından ibaret olmadığını, bizzat insan ruhunun ve zihniyetinin dönüşüm süreci olduğunu gösteriyor. 1. sınıf bir kamu yönetimi öğrencisi olarak geriye dönüp bu büyük resmi izlediğimde şunu çok daha net idrak ediyorum: Tarih boyunca yapılan bütün bu reformların, açılan mekteplerin ve değişen ekollerin arkasındaki yegâne motor gücü, o hiç sönmeyen adalet ve liyakat arayışıdır. Torpilin, keyfiliğin ve atadan kalma kayırmacılığın yerine bilgiyi, rasyonelliği ve liyakati koyma çabası; yüzyıllardır süren ama asla eskimeyen, tam aksine bizim omuzlarımızda geleceğe taşınmayı bekleyen en kutsal idealdir.
KAYNAKÇA
* Babaoğlu, Resul. (2018). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bürokrasi ve Eğitim: Mekteb-i Mülkiye ve İdari Modernleşme. Ankara: Detay Yayıncılık.
Metinde Aktarılan ve Atıf Yapılan Eserler:
* Çankaya, Ali. Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler. (Mülkiye’nin tarihi ve biyografik verileriyle ilgili aktarılan bilgiler).
* İnalcık, Halil. Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600). (Sultanizm kavramına ilişkin atıflar).
* Timur, Taner. Mekteb-i Mülkiye, Modernleşme ve Özgürlük Kavgası (1859-1923). (Okulun toplumsal değişimi üzerine aktarılan değerlendirmeler).
* Weber, Max. Sosyoloji Yazıları. (Patrimoniyalizm kavramına ilişkin atıflar).
* Wilson, Woodrow. (1887). "The Study of Administration". (Kamu yönetiminin doğuşuna dair aktarılan görüşler).
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu