" Ancak, "Oku"yanlar "Yazabilir" "âteş" ile..."
Uzun yıllar öğrencilerime, çocuklarıma, komşularıma, dostlarıma
ve daha yeni tanışmış olsam dahi, gönül köprüsü kurabildiğim insanlara “kitap” konusu gelince hep aynı şeyi derim, ben…
“Kitap,
bir denizdir, bunu hepimiz biliyoruz. Kitapla hem yazar hem de okuyucu zamana
damgasını vurur, bunu da biliriz. Kitap okumanın insana kazandırdıklarını ise
anlatmaya uğraşmak “tereciye tere satmak” olacaktır ki ben, tekrardan ve
herkesin bildiğini ulu orta anlatma bilgisizliğinden hep kaçtım. Ama kitap
deyince…”
İşte
böyle başlarım söze… Söz kitaptan açıldı mı; hayatta kendini, yaşamı ve varlığı
araştıran her insan, kitap hakkında da binlerce değerli söz katar sohbete…
Kitap,
büyük bir hazinedir. Kitabı yazmak için, dolu dolu bir hayatı gözlemlemek ve
hissetmek; hissettiğinizi dopdolu ve derin yürekle yazıya dökmek gerekir. Kitap
yazmak için, hayatta görebildiklerinizi ve hayata verebildiklerinizi,
“hayattaki tüm bilginizin”, aslında sizin bilginiz olmadığını, yalnızca size
verilen büyük bir emanet olduğunu idrak etmeniz; cesaretle “Bu Büyük Bilgiden”
hissenize düşeni diğer insanlara pay edebilmeniz gerekir.
Yazmak
zordur: Yazmak, yalnızca aklımıza geleni ve akademik ezberimizi harflere
dökerek, bilge sandığımız kendimizi başkalarına göstermek olsaydı; yazıyı söken
herkes YAZAR olurdu.
Yazmak
zordur: Hem hayatın ve var olmanın size sunduğu bilginin farkında olacaksınız
hem de bu farkındalığınızı, bilginizi büyük bir tevazu ve görev şuuru ile
insanlığa yüreklice sunacaksınız. İşte onun için; herkes acıkınca “ben acıktım”
diyebilir ama ancak yazar, “Ben susadım, ya siz; ağacın gölgesine otursak da
çıkınımızı açsak mı, ekmeğimizi bölüşsek mi?” der…
Kitap,
Bilgece bir misyon taşır. Kitabı oluşturmak nasıl derin anlamlı bir
sorumluluksa “kitap okuyucusu” olmak da o kadar büyük bir görev yükler insan
olanın omzuna…
“Oku!”
emriyle başlamış hayat. Öyleyse dünyaya gelen her insan “okuyucu” olarak doğar.
İnsan dünyaya “merhaba” dediği anda, hemen yazar olamayacaktır ama okuyucu
olacaktır, ilk çevresine baktığı vakit. Olmalıdır da! O’na verilen ilk görev
budur. Demek ki, okuyucu olmak insan olmanın en temel ve en öncelikli
şartlarından biridir. Derler ki; dünyaya gelen bir çocuğun ilk altı yılında
zeka gelişiminin büyük bir kısmı tamamlanır. Gözünü hayata açan insan ne ile,
hangi misyonu ile kendini tamamlar? Elbette, “okuyucu” olmasıyla… İnsan
beşikten mezara kadar okuyacaktır. “İyi de; altı yedi yaşında “yazı”yı öğrenen
insan, nasıl olur da daha bebekken okuma sorumluluğu ile karşı karşıya
bırakılır? O zaman, ”kitap”, ”yazı”, ”yazar”, ”okur” bizim bildiğimiz anlamları
dışına taşan anlamlar mı taşıyorlar?” diye sormalıdır, insan.
OKU! En
şümullü emirdir, insanoğlu için. O zaman “kitap” sınırsız bir okyanus olmalı. Kitap,
evrenin kendisi olmalı. Kitap, dünya olmalı. Kitap, dünyaya gelen insanın
bizatihi kendisi olmalı. Kitap, canlı cansız bütün varlıklar olmalı. İşte
kitabın gerçek manası budur! Ve bu manalar ile baktığımızda, insan; başta
kendisi olmak üzere “her biri birer orijinal kitap olan” hayatı, evreni,
dünyayı, insanları ve tüm varlıkları “büyük bir özenle okumalı”; okuduklarını
kutsal emanet bilerek, çevresiyle paylaşma bilinciyle ilmik ilmik işleyerek,
bilgiye ve yüreğe dönüştürüp yazıya geçirmelidir.
Şükür
ki, okuyup yazıyorum. Şükür ki, okumanın ve yazmanın sırrına erebilmiş her biri
şaheser “kitap” olan “Yazar”larla tanışma bahtiyarlığı içindeyim. Şükür ki, ân
gelince ben de yazarım.
“Siz, yüreğinizle yazın okuyacaklardır; siz
yürekten okuyun yazacaklardır.”
Hiç
şüphemiz olmasın. Yüreğinize sağlık. İyi ki sizi okudum. Bütün “Kitap”lara
sevgi ve saygımla.
Yegah
Elif Mirzade