Üç Mekan Tek İstiklal...
(12 MART “İSTİKLAL MARŞI”nın kabulü
anısına...)
Her nefes aldığım “an”ı; her adım
attığım mekânı; her yolumda karşıma çıkan “insan”ı Allah’ın bana lutfettiği “en
parlak yıldız”, “en mucizevî işaret” olarak ele almışımdır, ömrüm boyunca…
Asla, bir Polyannacı olmadım; ama her zaman bir şükreden, bir idrak eden, bir
ilham alan, bir ders çıkaran olmaya çalıştım. Bu kadar, alıcıları dış dünyaya
açık olmaya uğraşırken de; bir iki konuda hassas olmayı bir görev, bir güzellik
addettim: Bulunduğum noktadan çevreye aydınlık ve bereket saçmak…Verici olmak;
verdim demeden…Sevmek Yaradılanı; ya sevmezse / hiç sevmedin ki demeden…
Bu arzuyla yol adım, yol alıyorum ve yol
alacağım; yolumun son anına kadar…Yolumda yürürken; pır pırları beklemektense
“pır pır” eden bir yüreğin varlığına şükretmek; o yüreğin gücüyle; her düştüğüm
anda kanayan dizlerimi elimle silerek, yeniden ayağa kalkıp da yolda gidebilmek
bana yeter…Bu gidişte, yanımda onlarca “pır pır” yürekliyle el ele gönül gönüle
güçlü adımlarla, sağlam kulaçlarla ilerlediğimi duyumsamak, ne büyük devlet!
12 Mart günü, çiçeği burnunda Fen
Lisemizin heyecanlı öğrencileri ve yaşı ne olursa olsun “genç kalmayı” “azmi”,
”cesareti” elinden bırakmayan iki öğretmeni ile Ankara içinde bir okul gezisi
yaptık. Gezi planımızda üç ayrı mekânımız vardı. Birinci ziyaret yerimiz Ankara
Palas’tı. Başlarında “en kıdemli” ben olsam da, bir çocuk gibi, en heyecanlısı
da bendim. Çocukluğumda, babamın her yaz ayındaki izninde, Ankara’ya dedemin
yanına ailece geldiğimizde, bu şehirde birçok tarihî mekân gezmiştik ama,
içlerinde Ankara Palas’ı hatırlamıyordum. Mutlaka benim dışımdaki herkes- belki
başka illerden yatılı olarak okulumuza gelen üç beş öğrenci dışında- bu mekânı
görmüş olmalıydı. Bense ilk defa görecektim.”Bu yaşa kadar bu mekânı
göremeyişim, ne büyük kayıp benim için” diye düşündüm bir an.
Ankara Palas’a her birimiz ayrı bir
heyecan içinde girdik. O kadar heyecanlıydık ki; binaya girer girmez hemen
hepimiz ellerimizdeki cep telefonları ve fotoğraf makineleri ile mekândaki tüm
objeleri, tabloları, Atatürk’ün özel köşelerini çekmeye başladık.Ta ki; Bizi
gezdiren bina sorumlusu bana bir serzenişte bulunana kadar “Hoca Hanım, gençler
buraya koltuklarda oturmaya ve resim çekmeye gelmişler, hiç soru soran yok!”
İnanır mısınız, çok utandım; kendim ve öğrencilerim adına…
Aslında hiç de öyle değildi; 12 Mart’ı
özellikle seçmiştik. Mehmet Âkif’in yazdığı “İstiklal Marşı”nın Türkiye Millet
Meclisi'nde Kabulü anısına- aynı günde olmasına da özen göstererek- bu geziyi
düzenlemiştik. Gezi için ilk aklımıza gelen mekân Mehmet Âkif Ersoy’un evi ve
Tacettin Dergâhıydı. -Ki bu mekan, benim üniversite yıllarımda Beytepe
otobüslerine bindiğim yerdeydi ve ne güzel ki; işte bu mekanı, defalarca gezmiştim.-
Sonra, I.Meclis Binasını gezmemizin uygun olacağını düşündük. Ne de olsa,
“İstiklal”imizi kazananlar, İstiklal Marşımızı kabul edip de ayakta ilk kez
okuyanlar, bu meclis binasının sıralarında oturmuştular.
Daha sonra da, gezimize “Ankara Palas” eklendi.
Yani çok bilinçli seçilmiş bir gezi güzergâhımız vardı. Hatta sekiz - on tane
fotoğraf çekmekle görevli öğrencimiz; ikişerden üç grup da soru soracak
“muhabirlerimiz” bile mevcuttu. Fakat, dedim ya –biz öğretmenler de dahil-
Palas’a girince o kadar etkilendik ve coştuk ki; soracağımız sorular bir anda
aklımızdan uçtu. Atatürk’ün, Cumhuriyetimizin ilk Bakanlarının, Meclis
Başkanlarının, Millet Vekillerinin, Latife Hanım’ın, yabancı devlet adamlarının
ve elçilerinin çalıştığı, önemli toplantılar, münazaralar yaptığı; sıcak
sohbetler ve balolar düzenlediği o mekânda adeta kendimizden geçtik. Hele hele,
bizi gezdiren Bey, “Bu binayı Ankara’da ilk defa, bir Lise geziyor” deyince
heyecanım ve onurum bir kat daha arttı. Her köşenin ayrı ayrı resmini çektim:
Atatürk’ün oturduğu köşe, Atatürk’ün ve eşi Latife Hanım’ın bulunduğu köşe;
Balo salonu, toplantı salonu, Piyano köşesi; duvarlardaki tablolar ve Atatürk
fotoğrafları. Muhabirlerin aklı başına gelince Rehberimize sorular sordular.
Harıl harıl notlar aldılar. Rehber de daha bir onurla bildiği her şeyi nakletti
bize. Hepimiz “o yılların heyecanını” içimizde duyduk; sanki biz binadayken
Atatürk de aramızda geziyordu.
İkinci durağımız Ankara’daki I. Meclis
Binasıydı. Geziye iki gün evvel karar verdiğimizden, bu bina için almamız
gereken Valilik onayı yetişmemişti. Ben Binanın Güvenlik Sorumlusuyla konuştum.
Edebiyat öğretmeni olduğumu, okulumu söyledim; günün önemini hatırlatarak rica
ettik; gençlerin ve bizim isteğimizi gören görevliler, içeri girmemize izin verdiler.
Tek şartları vardı. “Fotoğraf çekmek yasaktı”
İçeride bizi orta yaşlarda bir Bayan
Rehber karşıladı. “Anlatışı” ve duruşu bir Tarihçi olduğu izlenimini verdi
bana. Ben tam da Bayan’a “Size soru soran öğrencilerimle sadece sizin resminizi
çekebilir miyim?” diyordum ki; az evvel bize “resim çekmek yasak” diyen Bey’in
arkamda olduğunu işaret etti öğrencilerim. İşaret etmeselerdi zaten; ben
incecik bayan, arkamda göremediğim dev cüsseli adamı ezecektim:) Neyse,
fotoğraftan vazgeçtik. Özellikle Muhabir öğrencilerim akıllanmıştı artık: Bayan
Rehberin söylediği her şeyi not ettiler.
O, resimlerden ve televizyonlardan
gördüğüm I. Meclis Salonunun benim evimdeki salondan küçük olduğunu görünce;
sıraların zamanın Muallim Mektebinden getirildiğini; tavandaki gaz lambasının,
sobanın ve diğer eşyaların civar evlerden ve kurumlardan toplandığını duyunca
“kalbim ezildi mi” yoksa “sil baştan kabardı mı” anlayamadım bir an. Fakat
kulaklarımda zamanın Mili Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’nin İstiklal Marşı’nın
son kıtasını okuduktan sonra Bütün Meclisin dakikalarca ayakta İstiklal’i
alkışlaması yankılandı.
Daha sonra, yan odaya geçtik. Ön planda
“Riyaset Makamı” görevinde bulunanların resmi vardı. Arka planda ise Bakanlar
Kurulunun toplandığı masa… Masadaki her sandalyeye bir adet düşen, “gümüş hokka
ve divit takımı” beni yeniden heyecanlandırdı. Daha mürekkep kurumadan
“Cumhuriyet”in ilk yıllarında alınan “o cesur” kararlar geldi aklıma..
Heyecanımı gizleyemediğimi gören Bayan Rehber gülümsedi bana…”Ya işte, öyle
Hoca Hanım, O’nlar bununla “tarih” yazdılar…” dedi.
Başka bir odaya geçtik: Kurtuluş
Savaşı'nda, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kullanılan bir telefon santrali,
birkaç da telgraf çekme aleti ”kutusu” vardı. Gençlere baktım. İşte, bir parça
bu odada heyecanlanabildiler, o zamanki iletişimin zorluğunu anlayınca… Diğer
odada; Kurtuluş Savaşı’nda bizim ve düşman askerlerinin asker, silah ve
mühimmat sayıları karşılaştırmalı olarak verilmişti. Bu odada hepimizin
“hayret” nidaları artmaya başladı. Rehber, şunlar da “mitralyöz” deyince; benim
yüreğim yeniden “pır pır” etti: “Şu meşhur; şiirlere, şarkılara konu olan
mitralyöz, bu mu?” Öğrencilerimi yararak en öne geçtim. Artık Rehber Hanım
benim çocukluğuma alışmıştı. Olağan karşıladı, sevinçle hüzün karışımı kuşlar
gibi çırpınışım arasında Hanım: ”Evet, “Kahraman Mitralyöz” bu hoca hanım”
dedi.Bense “Kahraman Mitralyöz”ümün "hafızama" kahramanca fotoğrafını
çektim, yanaklarıma süzülenlere aldırmadan.
Bir odaya daha girdik.Duvarda bir halı
vardı:Büyük bir ihtimalle ipekti… Halının tam ortasında Bayrak ve Sancak
resminin altında Eski Yazıyla “Hakimiyet Milletindir” yazıyordu. Bir öğrencim
bana yaklaştı: “Hocam, bu halıyı yere mi seriyorlarmış o zaman?” “Aferin oğlum,
güzel soru bu. Demek ki sizler de duyarlısınız. Galiba biz çocukluğu atamazken
sizler olaylara daha ağırbaşlı yaklaşıyorsunuz…” dedim içimden, sonra ona dönüp
“Hayır Bahadır, o sadece duvar halısı hiç yere serilmez, böyle bir halı.”
Öğrencimin içinin rahatladığını gözlerinden okudum.
Biz öğrencimle halıya takılmışken,
Rehber grubumuza bir masayı gösteriyordu: Lozan Barış Anlaşması’nda İsmet
İnönü’nün yumruğunu vurduğu masaydı bu masa.2000 yılında İsviçre Hükümeti bize
göndermişti, bu masayı… Odalarda bunlardan başka, birçok İstiklal Madalyası;
İstiklali savaşta ve barışta bize tattıranların künyeleri; imzalar, mühürler,
savaş malzemeleri ve resimler vardı…
Odayı terk ederken, yanımdaki öğretmen
arkadaşım öğrencilere dönerek; “Çocuklar ilk defa eşyaların tarihe nasıl
tanıklık ettiğini anladım. Lozan Barışı’nın imzalandığı masa, cansız değil; o
bir canlı tarih…” Arkadaşımın dile getirdiği o sözleri, eminim, grubumuzdaki
herkes aynı canlılıkla hissediyordu.
Binadan çıkmak üzereydik. Rehbere
dönerek bu binayla ilgili “Bir broşürünüz var mı?” demek gafletinde bulundum. O
ağır başlı Hanım Efendi, sanki kendi eksiğiymiş gibi sıkılarak “Yok, ama bir
sayfa bir yazımız var; size vereyim” dedi.
Binadan çıktık. Madem ki, içeride
fotoğraf yasaktı biz de binanın merdivenlerine dizildik ve “an”ı
ölümsüzleştirdik. I.Meclis’ten Mehmet Âkif’in evine doğru yol alırken
minibüsümüz, “Keşke, gezdiğimiz şu tarihî binanın her köşesini, her objesini
profesyonelce fotoğraflasalar; her karesindeki anıyı, tarihî bilgiyi yazsalar
ve hepsini kitaplaştırsalar” diye düşündüm. Hatta, gurumuz olan bu binalar için
Web sitesi bile yapmaları gerek; buradaki tarih zenginliğini cümle âlem
görmeli…
Üçüncü mekânımız
Mehmet Âkif’în evi ve Tâcettin Dergâh’ı idi. Önce Âkif’in de ilham aldığı
Dergâh’ı dolaştık.-Aslında ben öyle sandım- İçeride dua ederken, Fen Lisemize
yeni gelen erkek öğrencimin ne zaman içeri girip de duaya başladığını
anlayamadım doğrusu… Ben de dua ederken “benim, çocuklarımın, sevdiklerimin,
öğrencilerimin, milletimin, ülkemin istiklâlinin devamı için”; bir
taraftan da, “ İşte, maddî ve manevî güzelliklerle yetişen bu bilinçli gençler
“bizi ayakta tutacak” diye düşündüm. Öğrencim ve ben dışarı çıktık.
Grubun tamamı Âkif’în evine çoktan
girmişler, orada üst katta monitörden verilen “Âkif’in Hayatı”nı izlemeye
koyulmuşlardı bile… Ben videoyu izlemek yerine “Ev’in içindeki fotoğrafları,
Âkif’in ve onu dinleyen iki kişinin maketlerinin de bulunduğu evin kendisinin
çeşitli görüntülerini çektim. Âkif’in yattığı odaya girdik iki
öğrencimle…”İşte, çocuklar Âkif vefat etmeden önce bu yatağında son röportajını
verdi ve o meşhur “Allah, bir daha bu millete İstiklal Marşı yazmayı nasip
etmesin, sözlerini burada söyledi” dedim… Sözlerimi bitirirken arkamızdaki iki
Beyefendinin de bana kulak kabarttığını fark ettim.. Eve şöyle bir baktım…
Âkif’in yaşadığı anlardaki “mütevazi”lik, her yere, yıllar sonrasında bile
hissedilir şekilde nüfuz etmişti.
Evden dışarı çıktık; evin önünde Âkif
resimleriyle oluşturulan koridorda hep birlikte resim çektirdik. Hatta, bir
kamera binayı çekerken “Âkif”i ziyaret eden Fen liseli gençler"i de
görüntüledi…
Saat 12’de başlayan gezimiz; servisi
okula yetiştireceğimiz için 14.35’te bitti. O üç mekanla ilgili izlenimlerimiz
mi? Hala, birbirimize anlatışımız bitmedi. Çoğu dergimize de taşındı… İşte bu
yüzden, ben sözü “gençlerime” bırakacağım için çok şeyi anlatamadım size…
Anlatamasam da, pırı pır eden yüreklerimiz aynı. Beni anlayacağınızı
biliyorum…Bizde bu yürek oldukça, İstiklal’imiz ebediyen devam edecek; Ay ve
Yıldızımız sonsuza dek parlayacak; bu yüreklerimiz güçlü ve yekvücut “pır pır
“edecek…
Korkmayın; “Kahraman Mitralyöz” bizi
bekliyor… Orada…
İyi ki, bu ülkede nefes alıyorum…
(12 Mart 2010-Ankara Okul Gezisi)
Ranâ İSLÂM DEĞİRMENCİ
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.