
Unutulan eski tatlar deyince akıllara çok şey gelir.
Çocukluğumuz, eski şekerlemeler, eski açık hava sinemaları, eski tiyatrolar, eski mahalle kültürü ve komşulukları ve daha niceleri...
2000’li yıllara girerken milenyuma giriyoruz. İlerleyeceğiz derken, öylesine hızlı sirkülase oldu ve her şey dejenere edildi ki kendimizi bile tanıyamaz olduk.
Ne bilimin tadına varabildik, ne de eskilerin yerini doldurabildik.
Koskoca bir boşluk boğazımıza düğümlendi...
Küçücük bir şarkı bile bu düğümü tekrar canlandırıp, gözlerde yaş akıp bizi zorlayabiliyor. Bir fotoğraf film karesi gibi gözlerden akıp gidiyor.
Bunca yaşanmışlık ve değişimden sonra sürekli tekrarlanan ’’ anın değerini bil, anı yaşa ( carpe diem) ’’ mantığında hızla değişen ve daha da hızla akan zamanda bir toz gibi uçup gidiyor.
Tutamıyoruz.
Ağımızdan keyifle savrulan leblebi tozları gibi, zaman içinde savruluyoruz. Havada akan zaman misali, o andaymış gibi ama bitince hiç olmamış gibi bir his uyandırıyor.
Tükeniyoruz.
Unutulan eski tatlar yerine onların muadilini çıkarıp kendimizi tatmin edip ağlıyoruz. Sonra başka eskilere bakıyoruz. Onu da tüketiyoruz. Sonra bizlerde eski fotoğraflar ve hiç kimsesi kalmamış bakımsız mezarlıklar gibi bir köşede unutuluyoruz.
Bunun tek bir çözümü var.
Doğaya ve canlılara iyi gelen geri dönüşümü olan faydalı eserler bırakmak ve eserinle evrende iz bırakmaktır.
İşte o zaman leblebi tozundan farkın olur.
Kütür kütür kavrulmuş bir çorum leblebisi gibi, çayın yanında o eserin anılır.
O tadı verirsin.
Uğur TÜRKEKÖLE
16.03.2025
01.12
Yazarın