Sonbahardı adı tıpkı mevsimlerden mevsim geçişi gibi uslu, kırılgan, naif, sessiz, sakin, huzurlu, mutlu, neşeli, gözü yaşlı, soğuk...
O sabah Eteklerinden yapraklar dökülüyordu adeta ıssızlığının acısı yüzüne yansımıştı; yürüdüğü her yerde hafif bir hışırtı kalıyordu geride. O, kırılmayı öğrenmiş bir kadındı. Ama kırıklarını saklamak yerine onları ışığa tutmayı seçiyordu daima.
Bir Sabah yürürken seslendi üç yolu birleştiren, üç ana bakan, üç aynayı bir arada barındıran alanda durdu ve ona seslendi tüm içtenliğiyle ve kalbiyle ve gözyaşıyla :
"Gör beni!.. eteklerimden döküldü yapraklar, mevsimlerden sonbahar, yaşanan acı tatlı rüyalar, Acınası zamanlar ve avuçlarımdan kayıp giden emeklerim, hayallerim, umutlarım, içten dışa, dıştan içe aktardıklarım hepsi aynı anda ayna oldular kırıldım ve kırdım en sevdiklerimden yana, parçalar vitraylar oluşturdu ruhumda rengarenk acılar içinde ne varsa sevgiye döndü içimde. Çaresizim çare göster bana. Yorgunum yorgunluğumu gider bana. Susuzum susuzlğumu gider. Açım doyur beni. Yanıyorum söndür ateşimi. "
Ve işte Bir Sabah tüm kalabalık içinde yalnız başınayken gördü onu. İçten gülümseyişini, naif gözlerinin derinliğinden gelen sevgi ışığının derinliğini...
Adam kalabalığın içinde değildi. Gürültünün dışında duruyordu. Sanki o da hayatla kavga etmeyi bırakmış, sadece anlamaya başlamıştı. İçinde bir şey yoktu saf ve temiz hava gibiydi.
Rüzgâr saçlarını savurduğunda adamın bakışı değişti.
Öyle bir bakıştı ki bu ne sahiplenmek isteyen, ne de kaçmak isteyen biri gibiydi.
Sadece gören.
Kadın ilk kez biri tarafından gerçekten görüldüğünü hissetti o an. Kalbi çarptı derin derin bir nefes gibi içten, soluk alır gibi.
Makyajsız korkularıyla, yarım kalmış cümleleriyle, geç kalmış hayalleriyle, içten içe sarsıldı…
“Üşüyor musun?” diye sordu adam.
“Hayır,” dedi kadın.
“Ama bazen içim ürperiyor.”
Adam ceketini omuzlarına koymadı.
Onun yerine yanına oturdu.
Ve birlikte sustular.
Çünkü gerçek romantizm bazen kelimesiz başlar.
Günler birbirini takip etti.
Birlikte kahve içtiler.
Birlikte yağmura yakalandılar.
Birlikte susmayı öğrendiler.
Adam onun kırık hikâyelerini dinlediğinde yüzünü buruşturmadı.
Kadın onun başarısızlıklarını duyduğunda geri çekilmedi.
Bir gece, şehir ışıkları altında kadın şunu söyledi:
“Ben kırıldım… hem de en sevdiklerimden yana.”
Adam elini tuttu.
Sıkıca değil.
Nazikçe.
“Ben de,” dedi.
“Belki bu yüzden birbirimize zarar vermek yerine birbirimizi iyileştirebiliriz.”
Kadın o an anladı…
Bu bir ateşli tutku masalı değildi.
Bu, güvenle büyüyen bir duyguydu.
Adam onu değiştirmeye çalışayacaktı, irdelemeyecek, sorgulamayacak, Uçsuz bucaksız, sonsuzluk gibi içinde barındıracaktı.
Kadın onu düzeltmeye çalışmayacaktı. İçindeki acısını görecek durması gereken yeri bilecek ve Uçsuz bucaksız deniz gibi fırtınalı zamandada, sakin ışıltılı dönemlerinde de yanında durmasını bilecekti.
Birbirlerinin yanında büyüyeceklerdi. Birbiri ile sonsuzluk denizinde gibi zamana direnen, zamansız gelen giden iki parça olacaklardı.
Bir sabah kadın aynaya baktığında artık kırık vitraylar görmek yerine, Işıkla dolu bir pencere gördü. Aydınlığı bulamayız dediği yerde aydınlık içerideydi. Sadece göremiyordu.
Ve arkasında duran bir adam…
Ona sarıldığında dünya sustu. Sessiz sakin bir an.
Çünkü gerçek romantizm büyük sözler değil, sakince sessiz bir anda ufak bir ışıltı ile gelir ve “Buradayım”, "bendim" derdi.
Ve o gün kadın ilk kez şunu fısıldadı: "sahiden sen miydin?"
“Ben artık korkmadan seviyorum.”
Adam gülümsedi.
“Ben de artık kaçmadan.”
Sonbahar bitmişti. Yapraklar dökülmüyordu artık.
Kökler derinleşmişti.
Ve aşk…
Gürültülü değil,
Gerçekti. ❤️