Yüzü Olmayan Kadın
YÜZÜ OLMAYAN KADIN
Eli, klavyenin tuşları üzerinde asılı kalmıştı.
Ekrandaki imleç, cevapsız bir sorunun nabzı gibi yanıp sönüyordu.
Karşısındaki kadın; sadece bir isimden, ve her gün tekrarlanan
o büyüleyici kelimeler silsilesinden ibaretti.
Adı Rüyaydı (ya da öyle olduğunu söylüyordu). Ne yüzü vardı ne de yaşı
Profilinde sadece puslu bir deniz manzarası vardı. Ergen miydi , yetişkin mi,
olgun mu, yaşlı mı?
Her şeyin yükü hayal gücüne yıkılmıştı.
Ancak yazdığı her cümle, adamın zihninde fiziksel bir temasın asla
bırakamayacağı kadar derin izler bırakıyordu. Adam için bu durum,
modern bir aşktan ziyade ruhsal bir kazı çalışmasına dönüşmüştü.
Kadının yüzünü bilmemek, başlangıçta bir eksiklik gibi gelse de
zamanla en büyük özgürlüğü olmuştu. Kadını bir kalıba sokmak
zorunda değildi. O, bazen yağmurlu bir sokağın hüznü, bazen eski
bir kitabın kokusu, bazen bir kanaviçe kenarındaki figür, bazen de
hiç gidilmemiş bir şehrin sabah serinliğiydi.
Gözler, kelimelerin önüne kurulan bir barikat olurdu belki de.
Yüzü olsaydı, zihnini algılayabilir miydim acaba diye düşündü adam.
Kendisine şaşırdı.
Kadının yüzünü gördüğü an, hayatına dair sırlarına vakıf olduğunda,
büyü bozulacaktı, evet. Çünkü hayalindeki o "yüzü olmayan kadın",
kendi eksik parçalarıyla tamamladığı bir yapbozdu adamın. Onu gördüğünde,
kadını kendi gerçekliğiyle değil, kadının kendi kendisine çizdiği sınırlarıyla tanıyacaktı.
Geceler ilerledikçe adamın ruhu, ekrandan sızan o ışığa daha da bağlandı.
Sesini duymadığı, tenine dokunmadığı birine duyduğu bu sarsıcı sadakat onu korkutuyordu.
Sanki bütün dünya somut bir gerçeklikten ibaretken, o sadece bir klavyenin
tuşlarında yaşıyordu. Kadın ona, görmeden inanmanın ve fiziksel varlığın ötesinde
bir ruhun nasıl sevilebileceğinin kanlı canlı (ama yüzsüz) kanıtı olmuştu.
Yazışmaların ikinci ayında adam, hayatının merkezinin bir ekran ışığına kaydığını
dehşetle fark etti.
Göz alıcı, kuşatıcı, hatta teslim alıcı.
Sabah uyandığında ilk işi ekrana bakmak, gece ise "Rüya'nın" kelimeleriyle
rüyaya yatmaktı. Kadın, adamın daha önce hiç kimseye açamadığı kapıları
birer birer aralamıştı. Ancak ortada ne bir ses vardı ne de bir yüz.
Adam bir akşam, aynadaki yansımasına bakarken duraksadı.
"Onu sevmiyorum," diye fısıldadı kendine.
"Ben, onun bende yarattığı bu boşluğu seviyorum."
Bu düşünce, kalbine buz gibi bir korku saldı. Hiç görmediği, dokunmadığı, belki de
varlığından bile emin olmadığı bir hayaletin, gerçek hayatındaki her şeyi ,
işini, arkadaşlarını, uykularını, hatta kahve fincanını ele geçirmesi onu dehşete düşürdü.
Kadın o gece yine yazdı ekran başındaki, sabahçı kahvesi müdavimine
"Dün gece nasıl da tatlıydı sohbetimiz "
Adam, kafasının içinde nicedir dolanan düşüncelerle örtüşen köleleştirici iltifattan ürperdi.
Kadının bu görünmez yakınlığı, fiziksel bir tacizden daha istilacı gelmeye başlamıştı.
Rüya’nın yüzü yoktu ve bu yüzsüzlük, kadına her kılığa girme gücü veriyordu.
O an anladı ki; eğer bu bağ kopmazsa, bir daha asla "gerçek" ve "kanlı canlı" birini sevemeyecekti.
Kendi zihninin yarattığı bu kusursuz hapishanede sonsuza dek kilitli kalacaktı.
Kalbi, hiç tanımadığı bu ruha doğru delicesine çarpsa da, adam kontrolü kaybetmekten
duyduğu o ilkel korkuya teslim oldu.
Hiçbir açıklama yapmadı.
Vedalaşmadı bile.
Sadece engelle tuşuna bastı ve ekran karardı.
O gece odasındaki sessizlik, hayatında duyduğu en yüksek sesli çığlıktı.
Adam, kalbinin meylettiği o uçurumun kenarından geri çekilmişti; ancak kurtarabildiği
yegane şey, sadece boş bir bedendi.
Ruhunun önemli bir parçası, o hiç var olmamış kadının isimsiz kelimeleri arasında asılı kalmıştı.
erolbaşçı
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.