Bir Fincan Papatya Çayı
BİR FİNCAN PAPATYA ÇAYI
Geçen ay kırdan topladığı küçük papatyalar vardı cam kavanozda. Beş tanesini siyah kupa bardağın içine koyup, üzerine sıcak su ekledi. Arada tül perdeyi havalandıran rüzgârın emrivaki esişi, düşüncelerini de yükseklere çıkarıp, biranda yere bırakıyor ve tuz buz olma seslerini dinliyordu. Dakikalar ilerledikçe odanın içine toprağından çimenine, arı vızıltısından gökyüzünde uçan kuşların gölgesine kadar her ayrıntının ruhu ekleniyordu.
Sırtını dayadığı koltuk sanki onu giderek daha da yumuşacık sarıyordu. Serpil içtikçe durgunlaşıyor, durgunlaştıkça zihninde kuyruğu birbirine değmeden gezen tilkiler inlerine çekiliyordu. Geriye bir kurt kalıyordu ormanın açıklığında. Tüyleri duman renginde, çenesi güçlü, bakışları sabit bu kurt gözlerini kırpmadan onu izliyordu.
Orman sislerle kaplanmıştı ve birazdan hava tamamen kararacaktı. Serpil kaya gibi kımıldamadan gri kurda bakıyordu. Ne yapacağını bilmeden donması şoka girmiş olma ihtimalini artırıyordu. Ormanın derinliklerinden birbiri ardına atılan adım sesleri ikisine doğru yaklaşıyordu. Bunun anlamı kurtuluş muydu henüz belli değildi. Sisin içinden aydınlığa gelen yabancının yüzü yavaş yavaş beli oluyordu.
Işıkta her şey ortaya çıktığında, gelen yabancının babası olduğuna emin olmuştu Serpil. Babası ikisinin ortasına ama biraz geriye durmuştu. Yüksekten bakıldığında bir üçgenin üç köşesini tutuyorlarmış gibi gözüküyorlardı. Babası hiç konuşmuyordu, ama bakışları yine Serpil’in çocukluğundaki gibi yeterli geliyordu. Yorulan bakışlarını babasından çekip, gri kurda doğru çevirdi. Çocukken de bu delip geçen kızgın demir bakışlara bakmamaya çalışırdı. Gerçi bazen kalabalıkta o bakışlar bir meleğin bakışlarına dönüşürdü ama Serpil bilirdi ki kalabalık dağılınca yine o ruhsuz ve suçlar bakışlar geri gelecekti.
Kim avcı, kim av henüz belli değildi. Üçünden de çıt çıkmıyor, herhangi bir hamle teşebbüsü olmuyordu. Gücü olan elbet ortaya çıkmak zorunda kalacaktı. Bu üçgeni bozan, kendi hayatta kalma şansını da elinde tutacaktı. Zekâ mı, tecrübe mi yoksa yırtıcılık mı galip gelecekti.
Serpil, içinden bazı cümleleri birbiri ardına sıralıyordu.
“Ben seni gerçekten sevmeye çalıştım baba biliyor musun? Sen sevmemem için elinden geleni yaptıysan da, ben seni sevmeye gerçekten çabaladım. En kötüsü de ne söyleyeyeyim mi? Bunun senin hiç umurunda olmaması. Sen sadece biat istersin. Kendi düşüncesi olan birine tahammülün yoktur senin. Herkes senin taraftarın, hizmetlin, seyircin olmalıdır. Mutluluğu ben senin yanındayken hiç tatmamışım çünkü hep beraber yaşadığımız şey sadece senin mutluluğunmuş. Senin beni sevmediğini öğrendiğim o günden sonra sanki hiçbir erkek beni gerçekten sevmedi. Sevgiyi tanımam çok uzun sürdü. Benim mutluluğum ise kırk yaşımdan sonra küçük küçük sevinçleri bir araya getirişimle ortaya çıktı baba. Kırıp döktüğün kalbimden arta kalanları tüm gücümle korumaya çalışıyorum. Sana artık kızamıyorum. Çünkü sen benim, düşüp yaralanan dizlerimin üzerinden ayağa daha sağlam kalkmamı sağladın. ”
Hava iyice karardı. Hala içlerinde hiçbir hamle yapan yoktu. İlla biri yorulacak ve bu üçgen dağılacaktı. Uzaktan kurt uluma sesleri gelmeye başlamıştı ve olay gittikçe daha da karmaşıklaşmıştı. Serpil’in babası sanki az önce onun düşüncelerini duymuş gibiydi. Yıkılmayacakmış gibi duran o kudretli omuzları biranda çökmüştü. Daha önce hiç bakmadığı bir şekilde bakıyordu Serpil’in yüzüne. Serpil kaburgalarının arasında filiz veren bir şeyler olduğunu hissediyordu babasına bakarken.
Gözleri parıldayan kurt sonunda hareket etti. Havada basınçlı bir rüzgâr hissedildi ve o üçgen bir doğru parçasına dönüştü. Serpil’in sesi dağların yamaçlarında yankılanıyordu.
“Haayıııırrr. Şimdi değiiiillll! Babaaa! Babacığııııııımmm!”
Tülay Mavi Yıldırım
- Yorumlar 7
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.